Makale

TOPLUMSAL DEĞİŞİMİN TEMEL DİNAMİĞİ

TOPLUMSAL DEĞİŞİMİN
TEMEL DİNAMİĞİ

Dr. Abdülkadir ERKUT
DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı


اِنَّ اللّٰهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْۜ

“Şüphesiz ki bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.”

(Rad, 13/11.)

Yüce Allah uçsuz bucaksız gökleri var etmiş, bir denge içinde varlıklarını devam ettirmelerini sağlamış, yeryüzünü insanların hayatlarını sürdürmelerine, ihtiyaçlarını gidermelerine uygun bir şekilde yaratmıştır. Göklerde ve yerdeki delilleri göremeyenler, O’nun birliğini, öldükten sonra dirilişi inkâr etmekte, ilk defa var edenin ikinci defa da var edebileceğini düşünmemektedirler. Oysa O’nun kudret ve iradesi gibi bilgisi de bütün varlık âlemini kuşatmıştır. Görünmeyen âlemi de görülen âlemi de aynı şekilde bilir. (Rad, 13/1-10.) Allah Teâlâ, bilgisi, kudreti ve iradesinin tezahürünü beyan sadedinde sonraki ayette şöyle buyurmuştur: “İnsanı önünden ve ardından takip eden melekler vardır. Allah’ın emriyle onu korurlar. Şüphesiz ki bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez. Allah, bir kavme kötülük diledi mi, artık o geri çevrilemez. Onlar için Allah’tan başka hiçbir yardımcı da yoktur.” (Rad, 13/11.)

Ayetten anlaşıldığına göre Yüce Allah’ın görevlendirdiği melekler kullarını takip etmekte, onların yapıp ettiklerini kayıt altına alıp korumaktadırlar. Çünkü O, insanları sorumlu varlıklar olarak yaratmış, bunun için de onları kendi sınırları dâhilinde irade sahibi kılmıştır. Bu yüzden ilahi bilgi, kudret ve irade karşısında kulların konumları, “Bir toplum kendilerindeki özellikleri değiştirinceye kadar Allah, onlarda bulunanı değiştirmez.” cümlesi ile ifade buyrulmuştur. Ayette sözü edilen değiştirme (tağyir), bir şeyi zıddıyla değiştirmek demektir. Ancak bu, bir süreç dâhilinde gerçekleşmektedir. Değişim öncelikle düşüncede başlamakta, düşüncede değişimi duygularda değişim takip etmektedir. Davranışın değişmesi ancak duygu ve düşünce değiştiği takdirde mümkün olmaktadır. Davranışların değişmesi ile toplumsal anlamda değişime götüren bir yola da girilmiş olmaktadır. Düşünce, duygu ve davranışın karakterine göre söz konusu değişim olumlu olabileceği gibi olumsuz da olabilmektedir. Ayet, hem olumlu hem olumsuz, iki değişimi de içermektedir. Olumsuzundan başlarsak; bu, bir kavmin iyi durumunun işledikleri kötülüklerden dolayı kötüye dönüşmesidir. Yani onlar imanı küfür, taati isyan, şükrü de nankörlükle, güzel hâlleri çirkin hâllerle, salih amellerini ve fıtri melekelerini zıtlarıyla değiştirdiklerinde Allah sahip oldukları nimetleri ellerinden almaktadır. Ayette sözü edilen değişim, toplumun tamamının değişimi ile olabileceği gibi toplumun bir kesiminin değişimi ile de olabilir. Nitekim Kur’an’da şöyle buyrulmuştur: “Sadece içinizden zulmedenlere erişmekle kalmayacak olan bir azaptan sakının ve bilin ki Allah azabı çetin olandır.” (Enfal, 8/25.) Uhud Savaşı’nda okçular Hz. Peygamber’in durmalarını emrettiği tepeyi terk etmişler, onların tepeyi terk etmesi de ordunun mağlubiyetine zemin hazırlamıştı. Ancak Allah değişimin olumsuz sonuçlarından ona sebep olmayan ve görevini yerine getirenleri sorumlu tutmaz; aksine bu münasebetle onların ecrini artırır. Gerçek şu ki ayette genelde cari olan ilahi kanun beyan edilmiştir. Bu, musibetlerin sadece günah işleyenlerin başına geleceği anlamına da gelmez. (Alusi, Ruhu’l-Meani, XIII, 116.) Varlık âlemindeki ilahi tasarruflarda idrakimizin ötesinde hikmetler olabilir. Olumlu değişime gelince; bir toplumun kötü durumunun, yapacakları iyiliklerle, iyiye dönüşmesidir. Yani masiyeti terk edip taate yöneldikleri takdirde onların şekavetleri saadete dönüşecektir. Düşmanlarının önünde hezimete düçar olan bir toplum, kendini ıslah ettiğinde, birbirine sırt dönmekten vazgeçip Hak’ta birleştiğinde zafere erişecektir.

Değişimde insanın rolünü ifade eden bu ilkeye, başka bir surede somut tarihî örnekler eşliğinde tekrar yer verilmiştir. (Enfal, 8/53.) Bu örneklerin ilki Mekke müşrikleridir. Onlar açlık ve korkudan emin kılınmış, kendilerine peygamber olarak Hz. Muhammed (s.a.s.) gönderilmişti. Ancak peygamber onları tevhide davet ettiğinde onu reddettiler, akrabalık bağlarını dahi gözetmeksizin ona ve ona tabi olanlara düşmanlık ettiler. Sonunda Hz. Peygamber’in Medine’ye hicreti ile bu nimetten mahrum kaldılar. Söz konusu tutum ve davranışlarının karşılığını, ilk olarak Bedir’de aldıkları mağlubiyetle gördüler. Davet sürecinin sonuna gelindiğinde ise Arap Yarımadasındaki varlıklarını yitirdiler, kudret ve hâkimiyetlerini, şöhret ve itibarlarını kaybettiler. Bu konuda benzer bir örnek de Firavun ve Firavun’dan önce yaşamış toplumlardır. Onlar da peygamberi inkâr ettiklerinden, nimetlerin kadrini bilmediklerinden helak edilmişlerdi. (Duhan, 44/25-28.) Hem Mekke müşrikleri hem de Firavun kavmi ve benzerleri, Allah’ın razı olmadığı önceki hâllerini daha da kötüsüyle yani ilahi gazaba sebep olacak hâller ile değiştirmişlerdi.

Yüce Allah kullarına duygu, düşünce ve davranışlarını değiştirebilme imkânı vermiştir. O hâlde insana düşen, bu mümkün alana dikkatini teksif etmektir. Bu açıdan, sürekli şartlardan şikâyet edip sızlanarak ya da bir kurtarıcı beklentisi içinde kendini avutarak bir türlü harekete geçip yapabileceklerini yapmama gibi tutumların yersizliği de anlaşılmaktadır. Üstelik insanın sahip olduğu imkânı doğru yönde kullanmasının, büyük değişimleri tetiklemesi de olasıdır. Öte yandan klasik tefsirlerde yukarıdaki ayet tefsir edilirken, genellikle ayetin ilk cümlesi ve o cümlede geçen melekler ile onların özellikleri hakkında sayfalarca bilgi verilmiş; ancak ayetin ikinci cümlesi üzerinde çok fazla durulmamıştır. Değişimin gündemde olmadığı bir zamanda yaşayan toplumlar için bu doğal karşılanabilir. Ancak günümüz dünyasında değişim, Müslümanların gündeminde önemli bir yer işgal etmektedir. Onlar bir taraftan hayatın çeşitli alanlarındaki hızlı değişimler karşısında sahih İslam inancına, vazgeçilmez temel değerlere bağlı kalma ve bir kimlik bunalımından kendilerini koruma zorunluluğu ile karşı karşıyadırlar. Diğer yandan İslam’ı temsil sorumluluğunu yerine getirmek için değişmeleri, kendilerini sürekli aşağılara çeken yanlış düşünce, duygu ve davranışların farkına varıp onları terk etmeleri gerekmektedir. Dolayısıyla ayet, birinci türdeki gibi olumsuz bir değişimden sakındırma; ikinci türdeki şekliyle olumlu bir değişimi ise teşvik içermektedir. Her iki hâlde de değişim insandan başlamaktadır. İnsanın değişimi, toplumsal değişimin temel dinamiğini teşkil etmektedir.