Makale

KÂİNAT TEVHİDİ HAYKIRIR

KÂİNAT TEVHİDİ HAYKIRIR

Prof. Dr. Ömer KARA
DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

Varlık âleminde bir tarafta yaratan Allah diğer tarafta yaratılan kâinat. Yüce Yaratan’ın özel ismi, Allah’tır. 99 sıfatıyla ilahlık vasfını hak eden zattır. Allah ismi, Kur’an’da en çok geçen isimdir. Bundan sonra sıfatları içerisinde Kur’an’da 962 defa Allah’a nispetle en çok kullanılan sıfat, Rab sıfatıdır. Neden Rab sıfatı önemlidir? Rab sıfatı ne anlama gelmektedir?

Rab kelimesi, “melik, seyyid/efendi, idare eden, terbiye eden, merhamet eden, gözeten, koruyan, nimet veren, ıslah edip geliştiren” gibi anlamlara gelir. Başka bir ifadeyle, Rab sıfatının içeriğinde yaratan (halık, musavvir, müsevvi, mübdi’ vb.), yol gösteren (hadi, mürşid), sahip ve malik olan (malik, kadir vb.), düzenleyen, terbiye eden (müdebbir), rızık veren (razık, vahib, latif vb.), merhamet ve şefkat eden (rahim, rahman, vedud, rauf, ğafur) sıfatlarını kapsayan bir sıfatları bulunur.

Bir ilah olarak Yüce Allah, halik sıfatıyla önce kün (ol!) emriyle varlıkları yaratır, “Bir şeyin olmasını istediğinde ona sadece ol der, o da hemen olur.” (Bakara, 2/117.) hem de olması gereken en güzel şekliyle. (Secde, 32/7.) Mübdi’ () sıfatıyla bir örneği olmadan yoktan, ilkten var eder (Ankebut, 29/20.), sani () ve bedi’ () sıfatıyla eşsiz, benzersiz ve sanatsal olarak yaratır. (Neml, 27/88.) Musavvir sıfatıyla her bir varlığa kendine uygun sureti, şekli tayin eder. (Haşr, 59/24.) Müsevvi sıfatıyla parçadan bütüne her bir unsuru mükemmel bir yapıda yaratır. (Kıyame, 75/38.) Ruhundan üfler, can verir. (Secde, 32/9.) Böylece halık sıfatıyla Allah, sıfırdan, eşsiz, her şeyi mükemmel ve tamam can bulmuş bir varlık ortaya çıkarır. Bir anlamda kendi tasarımıyla her bir varlığı olması gerektiği şekliyle hem sureten hem sireten varlık dünyasına getirir. Böylece Rab sıfatının birinci tecellisi bu şekilde ortaya çıkar.

Artık yaratılan her varlık, ötekilerle beraber O’nun mülkünü oluşturur. Her varlığın tek sahibi ve maliki O’dur. Mülkün maliki O’dur. Göklerin ve yerin mülkü O’nundur. Bu ikisi içindekiler de O’nun mülküdür. Ahiret de O’nun mülküdür. Her şeyin sahibidir. Mülkünde istediği şekilde tasarruf sahibidir. (Al-i İmran, 3/26.) Bu da Rab sıfatının ikinci tecellisidir. Artık o yaratık Allah’ın mülkiyetindedir; ona gücü ve kudreti yeter; onun üzerinde tasarruf sahibidir. Her birini bir amaç için yaratmıştır. Hiçbir şeyi boş yere yaratmamıştır. Hangi amaçla yaratılmışsa onun dairesinden çıkamaz. İzin vermedikçe kendiliğinden hareket edemez. Allah, yarattığı bütün yaratıkları ister iradeli olsun ister iradesiz olsun yaşadığı ortam içerisinde yaşayacak tüm hususları hadi sıfatıyla kendisine öğretmiş, fıtratına işlemiştir. Artık her bir varlık, külli düzen içinde kendi üzerine düşeni yapar. Bu da rabbin terbiye ve tedbir özelliğinin bir tecellisidir.

Örneğin insan varlığına baktığımızda hücreden insana varıncaya kadar en küçük parçadan bir bütün insan olarak insan organlarının nasıl hareket edeceği kendisine öğretilmiş, terbiye edilmiştir. Eller tutması; ayaklar yürümesi; beyin düşünmesi; gözler bakması; kulaklar duyması gerektiğini bilir; çünkü kendisine öğretilmiştir. Bütün vücut organları kendisine ne yapması gerektiğiyle terbiye edilmiştir. Dolayısıyla kâinattaki en küçüğünden en büyüğüne bütün varlıkların nasıl hareket edecekleri kendilerine öğretilmiştir. Hatta bununla da sınırlı değildir; bir varlığın ötekilerle ilişkileri de öğretilmiştir. Bu minval üzere hareket etmek durumundadır. Hiç şaşmaz. Bunun ötesinde her varlığın ihtiyaç duyduğu şeyler sunulur. Onlar da Allah tarafından tekeffül edilmiştir. Hayatiyetini neyle devam ettirecekse onlar kendisine bahşedilmiştir. Örneğin canlıların hayatı idame ettirebilmeleri için bütün imkânları kendisine rızık ismiyle bahşetmiştir. “Yeryüzünde debelenen hiçbir canlı yoktur ki rızkı ona ait olmasın.” Bu da Rab sıfatının bir başka tecellisidir.

Bütün bunların mayasını teşkil eden en önemli sıfat ise, Allah’ın yarattıklarına karşı şefkat ve merhametidir. Allah Teâlâ bütün mahlukatı sever; onlara merhamet eder ki bu rahmet ve merhametin tecellisi O’nun öteki tüm eylemlerinde kendini hissettirir.

Yüce Allah’ın Allah özel ismi, uluhiyetin zati/aşkın yönlerini temsil ederken Rab sıfatı ise O’nun âlemde yaratılmış olan her mahluka yönelik fiili tecellilerine işaret etmektedir. Allah, zatı itibarıyla var olan; varlığı kendiliğinden olan, başkasına ihtiyaç duymayan; ezelî ve ebedî olan, ilk ve son olan; bir ve tek olan; ortağı, dengi, benzeri olmayan; mahlukattan hiçbir şeye benzemeyen; daima diri ve hayat sahibi olan; hiç ölmeyen, külli bir ilme sahip olan; işiten, gören, konuşan, irade sahibi olan, güç ve kudret sahibi olan ve yaratan bir ilahtır. Bütün bu özellikler onun zatının ayrılmaz parçalarıdır. Dolayısıyla Allah isminin içeriğini oluşturur; Allah’ın ilah olmasının yansımalarıdır. Buna uluhiyette tevhid denir. Rububiyet ise mahlukata yönelik Allah’ın fiilleridir. Bütün fiilleri Rab kapsamında yer alır. Rab kapsamında olan bütün fiiller, O’nun ilahlığının göstergeleri konumundadır. Her yaptığı iş, O’nun ilah olmasının bir göstergesidir ki bu anlamda Allah’ın bütün bu eylemleri Kur’an’da “ayet” (alamet, işaret) olarak sunulur. Buna da rububiyette tevhid denir.

Uluhiyet konusunda en çok üzerinde durulan unsur, Allah’ın tek ve yegâne ilah olmasıdır. O tektir; dengi, benzeri, ortağı, misli olamaz. Allah’tan başka ilah yoktur. O’nun şeriki olamaz. Bunun anlamı, şudur: Allah, yaratıcı ilah olarak bir tarafı temsil ederken Allah dışında kalan tüm yaratıklar da diğer tarafı temsil etmektedir. Allah halıktır; ötekiler mahlûktur. Allah, ilahtır, ötekiler ise kuldur. (Zuhruf, 43/19.)

Allah’ın rububiyetin tecellisi olarak ortaya koyduğu tüm eylemleri, âlem(ler)i ortaya çıkarmıştır. Tersinden, yaratılmış tüm âlem Allah’ın ilahlığını haykırmaktadır. Allah, birçok varlık yaratmıştır. Yarattığı varlıkların bir kısmını Kur’an vasıtasıyla bizimle paylaşmıştır. Evrenin içinde gökler, yer ve içindekiler (insanlar, cinler, bitkiler, hayvanlar vb.) Kur’an’da anlatılan varlıklardır. Bu varlıklardan hemen hepsi otomatik varlıklardır. Yaratılış gayelerine göre fıtratlarına konulan işleri yapmakla yükümlüdürler. Gökler, yerler, hayvanlar, bitkiler tümü bu kapsamdadır. Bunların dışında kalan insan ve cinler akıl ve irade ile donatılan özel statüdeki varlıklardır. Bunlara yeryüzünde yaşama hakkı tanınmış, önlerine iki yol konmuştur: Allah’ın istediğine tabi olmak ya da olmamak. Hangi şıkkı tercih ederse onun karşılığını ahiret hayatında görecektir.

Yüce Allah, bütün varlıkları en güzel şekilde yarattığını (Secde, 32/7.) vurgulamaktadır. Tek tek varlıklarda olduğu gibi kâinatta da muhteşem bir nizam, harikulade bir düzen ve denge kurmuştur. (Rahman, 55/7-8.) Her varlık kâinatta kendi başına hareket ederken ötekilerle ilişkilerini devam ettirecek bir düzenin içinde kendini bulur. (Enbiya, 21/23.) Bunların hiçbiri ötekiyle bir sıkıntı yaşamaz. Kâinat, içindeki bütün parçalarıyla tek organ gibi hareket eder; tıpkı küçük kâinat olan insan vücudu gibi. Kur’an’ın ifadesiyle hiç ortada yokken, hiçbir şey değilken (İnsan, 76/1.) Allah, ilk insan Âdem’i topraktan yaratır (Müminun, 23/12.), neslini de önemsenmeyen bir sudan (meni) yaratmaya başlar (Secde, 32/8.), sonra mudğa, sonra alaka aşamalarından kemikler hâline getirir, kemiklere et giydirir, sonra kulak, göz, kalp gibi tüm organlarıyla tam bir bebek haline getirir, sonra ruhundan üfler, sonra genç, yetişkin ve yaşlılık çağlarıyla devam eder. (Hac, 22/5; Müminun, 23/12-14.) Tam bir mucizedir. İnsanın tüm bedeni, kendi içinde bağımsız olarak çalışan onlarca organdan oluşur; her organ daha küçük parçalardan müteşekkildir. Her bir organın kendi içindeki işleyişi mükemmel olduğu gibi birbirleriyle ilişkisi de mükemmeldir. Hepsi beyinden yönetilir. O kadar girift ilişkileri vardır ki akıl almaz; ama orta yere yürüyen, konuşan, gören, duyan, koku alan, dokunan, düşünen, akleden ve daha birçok fonksiyonu icra eden bütüncül bir varlık çıkar. Sadece bununla sınırlı değildir. Bu küçük kâinat, büyük kâinatın içinde bir yer kaplar. Çevresinde hemcinsleri başta olmak üzere emrine verilen dünya ile ilişki içerisinde hayatiyetini devam ettirir.

Diğer taraftan kâinat da tek tek yaratılmış varlıkların bir bütününü oluşturur. Gökler ve içindekiler; yerler ve içindekiler. Bir gaz bulutu iken (Fussilet, 41/11.) birbirine yapışık olan gökler ve yer; birbirinden ayrılır, gökler görünmez direklerle yedi kat olarak inşa edilir. (Lokman, 31/10.) Gök içerisinde güneş ve ay başta olmak üzere bütün gök cisimleri bir mühendislik eseri göğe yerleştirilir. Yeryüzü de insanın yaşayacağı şekilde bütün unsurlarıyla dizayn edilir. Bunların hepsi altı günde yapılır. Her biri bir ölçüyle, bir düzenle, bir mizanla yapılır. (Rahman, 55/7.) Her birinin birbiriyle ilişkisi en ince ayrıntısıyla tespit edilir. Kur’an’da bütün varlıkların yaratılışını, işleyişini ve birbiriyle ilişkilerini anlatan Yüce Allah, insanı önce kendisinden başlayarak tüm evrenle ilgili şu yakıcı sorularla bu mükemmellik üzerine düşünmeye sevk eder:

“Artık o insan neden yaratıldığına (ibretle) bir baksın! O, belkemiği ile kaburgalar arasındaki bölgeden çıkarak fışkırıp dökülen bir sudan (meniden) yaratıldı.” (Tarık, 86/5-7.)

“O kahrolası (asi) insan ne kadar da nankördür! Allah, onu hangi şeyden yarattı (hiç düşünmez mi?). Bir nutfeden yarattı da onu (en güzel biçimine) koydu. Sonra onu (doğmasında ve hayır ve şerri seçmesinde) yolu kolaylaştırdı. Sonra onu öldürüp kabre koydu. Daha sonra da dilediği zaman diriltip kaldıracak… Bir de insan yediğine (ibretle) bir baksın. Şüphesiz ki biz suyu (yağmuru) döktükçe döktük, sonra yeri (bitkileri çıkarsın diye) göz göz yardık. Orada taneler bitirdik, üzüm ve yoncalar, zeytin ve hurmalar, iri ve sık ağaçlı bahçeler, meyveler, çayırlar, bitkiler, sebzeler yetiştirdik. Bütün bunlar sizin ve hayvanlarınızın faydalanması içindir…” (Abese, 80/17-32.)

“De ki: Göklerde ve yerde neler var bir bakın! Ama bunca ayet ve uyarma, inanmayacak bir kavme ne fayda verir.” (Yunus, 10/101.)

“Üstlerindeki göğe bakmazlar mı? Biz, onu nasıl bina ettik ve onu nasıl süsledik, onun hiçbir çatlağı yok. Yere de (bakmazlar mı?) Onu (nasıl) yayıp döşedik ve ona sabit dağlar koyduk. Orada gönülleri açan her çeşit çift (bitkilerden) bitirdik…” (Kaf, 50/6-7.)

“De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın. (Allah’ın) yaratmaya nasıl başladığına bir bakın. Sonra Allah, (bu ilk yaratma gibi kıyamette) son yaratmayı da yapacaktır. Çünkü Allah, her şeye kadirdir.” (Ankebut, 29/20.)

“Allah’ın rahmetinin eserlerine bir bak! Ölümünden sonra yeri nasıl diriltiyor? Şüphesiz o, ölüleri de diriltecektir. O her şeye kadirdir.” (Rum, 30/50.)

“Odur yedi göğü birbiriyle uyum içinde (tabaka tabaka) yaratan. Rahman’ın yaratmasında hiçbir uygunsuzluk/düzensizlik göremezsin. Gözünü çevir bir bak! Orada bir hiçbir kusur/çatlak görebilir misin? Sonra gözünü tekrar tekrar çevir de bak. O göz (aradığı kusuru bulamayıp) yorgun ve eli boş olarak acziyet içinde sana döner.” (Mülk, 67/3-4.)

Kur’an’da müşriklere hitaben “onlara sorsan ki…” ifadesiyle başlayan ayetlerde “Gökleri ve yeri kim yarattı? Güneşi ve ayı kim emrinize verdi? Gökten suyu kim indirdi, onunla ölümünden sonra yeryüzünü kim diriltti?” diye sorsan “Allah” diyeceklerdir. (Ankebut, 29/61.) Yer ve içindekiler kimindir? … Yedi göğün ve arşın rabbi kimdir? Her şeyin mülkü ve idaresi elinde olan ve daima koruyan ve korunmaya ihtiyacı olmayan kimdir? diye sor. Bütün bu sorulara Allah’ındır diyeceklerdir. (Müminun, 23/84-89.) Bu ve benzeri ayetlerde müşrikler, Allah’ın her şeyin yaratıcısı olduğunu kabul etmekle beraber O’na putları ortak koşmuşlardı. Çünkü onlar rububiyetin, uluhiyetin temel taşları olduğunu kavrayamamışlardı. Bu yüzden de bu ayetlerin peşine “düşünmeyecek misiniz, akletmeyecek misiniz?” sorularıyla muhatap olmuşlardır. Allah Teâlâ göklere, yere ve içindekilere nazarlarımızı çevirip evrendeki tevhidi görmemizi; buradan da rabbin tekliğine, ilahın birliğine şeksiz biçimde ulaşmamızı istemektedir.

Sonuçta kâinatta birçok varlık vardır. Hepsi tek tek yaratılmıştır. Bir çokluk dünyasıdır. Her parça, aynı elden çıkmıştır. Üstelik birbiriyle olağanüstü ilişkileri olan parçalardan oluşmuş muhteşem bir düzendir. Bu düzen bir bütün hâlinde O’nun ilahlığını haykırmaktadır. “Yedi gök, yer ve içindekiler O’na secde eder; O’nu tespih eder. (Allah dışında) hiçbir şey yok ki O’nu tespih etmesin. Lakin siz onların tespihlerini anlamazsınız.” (İsra, 17/44.) Hepsi kendi lisanıyla tespih etmekte; her varlık kendine verilen görevi layıkıyla yerine getirmektedir. Bu ise çoklukta birliği ve vahdeti temsil etmektedir. Tek bir ilahı işaret etmektedir. Tıpkı Allah Teâlâ’nın meydan okuduğu gibi: “Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilahlar olsaydı elbette ikisi(nin de düzeni ve idaresi) bozulurdu. Arşın rabbi olan Allah, onların uydurup yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir.” (Enbiya, 21/22.)