Makale

TEVHİDDEN HİDAYETE NEBEVİ RİSALET

TEVHİDDEN HİDAYETE NEBEVİ RİSALET

Prof. Dr. Halis AYDEMİR
DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

Tevhid ve risalet

Kendisinden ayrı herhangi bir ilah olmadığını ilim yaparak öğrenmemizi emreden Allah (c.c.), eşsiz ve benzersizliğini yarattığı kevnî ayetleri üzerinden biz kullarına tanıtmıştır. Böylece insan, rabbini tanıdıkça sever; sevdikçe saygı duymak ister. Kelime-i tevhidin birinci kısmının yaşandığı bu aşamayı ikinci kısım takip eder; nitekim bu noktada nebevi risalet devreye girmektedir. İnsanın, Allah’ı tanıyıp sevmesi sonrasında O’na nasıl saygı göstereceğini bilme arzusu kaçınılmaz olur. Bu bağlamda Hz. İbrahim’in şu sözü dikkat çekicidir: “Beni yaratan, işte O bana yolumu gösterir.” (Şuara, 26/78.) Bu süreçte böylesi bir beklenti (Allah’tan hidayet beklentisi) doğal ve zorunlu bir beklentidir. Kişinin Cenab-ı Hakk’ı nasıl hoşnut edebileceği, O’nun kendisinden neleri beklediği ve nelerden uzak durmasını istediği ve neticede kendisine neler vadettiği; tüm bunlar ancak vahiy üzerinden öğrenilebilir. Sözgelimi Hz. Âdem’in Allah’a asi olması ve böylece cennetten çıkarılıp yeryüzüne indirilmesi sonrasında Cenab-ı Hak’tan öğrendikleri sayesinde tövbesi kabul olmuştur. Allah buyurdu ki: “Derken Âdem, rabbinden bazı kelimeleri edindi de böylece Allah onun tövbesini kabul etti.” Böylece ilk insan, Allah’a nasıl tövbe edip kendisini bağışlatacağını yine Allah’tan öğrenmiş oldu.

İnsanoğlu, varlık zemininde rabbini tanımaya ve O’ndan gayrı bir ilah bulunmadığını anlamaya muvaffak olabilir (tevhid); ancak hayatın anlamını ve bu anlam kapsamında Allah’a nasıl kulluk edeceğini ve öldükten sonra kendisini nasıl bir sonucun beklediğini kendi kendine bilemez. Bu sebeple risalet üzerinden gelen ilahi iletişime kesinlikle ihtiyaç duyar. Gökleri ve yeri yaratan Allah’ın (c.c.) biz insanları muhatap alması, bize konuşması ve elçisini göndermek suretiyle bize dinimizi öğretmesi bu açıdan bakıldığında paha biçilmez değerdedir. Zira varlığını, yarattıklarını görerek ve inceleyerek tüm kalbimizle akledip fark ettiğimiz Yüce Yaratıcı ile hiçbir iletişim kuramamak biz insanlar açısından tam bir yalnızlık ve çaresizlik olurdu. Bu yüzden risalet, beşerin dünyasına inen Allah’ın bir ipi ve ilahi bir rahmetidir. Bakınız Cenab-ı Hak, Resulüllah’ı gönderirken nasıl tarif ediyor: “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya, 21/107.) Böyle bakıldığında görülecektir ki risalet, kelime-i tevhidin bir ilavesi değil doğal bir sonucu ve zorunlu/ayrılmaz bir parçasıdır.

Yaradan’ı bilip risaleti inkâr etmek

Varlık âlemini incelemek suretiyle sadece Yaradan’ın varlığını tanımak ancak sonra O’nunla hiçbir iletişim arzu etmemek, hatta bunu imkânsız saymak ve kendisine karşı hiçbir minnet ve sorumluluk duymamak (Deizm) sağlıklı bir muhakeme ve makul bir sonuç değildir. Bu durum, olsa olsa kişinin buyruk altına girmekten bile bile kaçınması olarak açıklanabilir. Çünkü makul olan Hz. İbrahim’in dediği gibi yarattığına göre bana yolumu illaki gösterecektir, anlayışıdır. Var eden kudretin yarattığı biz insanlara aramızdan birini göndererek mesaj iletmesini ve böylece bize hayatın anlamını ve sorumluluğunu öğretmesini yadırgamanın anlaşılır bir tarafı yoktur. Nitekim Cenab-ı Hak bu durumu Kur’an-ı Kerim’de birçok kere konu etmiş ve bu yadırgayışın mantıksal olarak yersizliğini gözler önüne sermiştir: “Sizi uyarması ve sizin de Allah’a karşı gelmekten sakınıp rahmete ulaşmanız için, içinizden bir adam aracılığı ile Rabbinizden size bir zikir (vahiy ve öğüt) gelmesine şaştınız mı?” (Araf, 7/63.) Bu yaklaşımın, insanlar için tabir edilen “ağzı var dili yok” misali “bir tanrım olsun ama hiçbir sözü, etkisi ve yetkisi olmasın”dan öte bir şey olmadığı ve herhangi bir anlam ifade etmediği izahtan varestedir.

Yahudilerin Hz. Muhammed’in (s.a.s.) risaletini tanımamaları

Tevhid olduktan sonra risalete iman etmemek sakıncasız olsaydı herhalde bu durum Yahudiler için de geçerli olurdu. Nitekim onlar Hz. Muhammed’in (s.a.s.) risaleti kendilerine ulaşınca onu kabul etmeyip yalanladılar. Onların bu davranışını bakınız Allah (c.c.) nasıl küfür olarak niteledi: “Onlara Allah katından ellerindekini (Tevrat) doğrulayan bir kitap gelince, daha önce kâfirlere karşı zafer isteyip dururken işte şimdi bilip tanıdıkları (Kur’an) kendilerine ulaşınca onu inkâr ettiler. Allah’ın laneti böyle kâfirlerin üzerinedir.” (Bakara, 2/89.) Öte yandan, varlığı inceleyerek Yaradan’ı bilip bunun doğal sonucu olarak bir arayış içerisinde olan ancak henüz hak risalet ile karşılaşmamış bulunan kimseleri Yüce Allah’ın esirgeyeceğini ve onlara hakkı mutlaka ulaştıracağını unutmamak gerekir. Nitekim Allah (c.c.) buyuruyor ki: “Şayet Allah onlarda bir hayır bilseydi onlara da kesinlikle işittirirdi!” (Enfal, 8/23.)

Peygamberin risaletine nasıl şahit olunur?

Evrendeki ayetleri okuyarak tek bir ilahtan gayrı herhangi bir ilah bulunmadığı gerçeğine (tevhid) tanık olan hayırlı kimselerin hidayet arayışı Cenab-ı Hakk’ın güvencesinde hak risalet ile sonuçlanır. Nitekim böyle kimseler, Yüce Allah’ın Hz. Muhammed’e (s.a.s.) indirdiği bu Kur’an-ı Kerim’i duydukları vakit, onun Allah’tan hak olduğunu anlarlar. Cenab-ı Hak buyurdu ki: “Kendilerine ilim verilenler sana rabbinden indirilenin hak olduğunu görürler.” (Sebe, 34/6.) İşte bu görüş risalete şehadettir. Kulun, mesajın sahibinin Allah olduğunu görmesi, mesajı getiren elçinin doğru sözlü olduğunu anlamasıyla eş değerdir. Dolayısıyla peygambere şehadet, risalete tanıklık ile ancak mümkündür. Bu itibarla peygamberlere şehadet onların getirdikleri din üzerinden sonuçlandırılır. Nitekim vaktiyle Salih Peygambere (a.s.) iman etmiş kimselere, onun peygamberliğini nasıl bilebildikleri sorulduğunda: “Biz onunla gönderilenlere iman ettik.” (Araf, 7/75.) şeklinde cevap vermişlerdir. Allah’tan gayrı bir ilah olmadığı gerçeğine (tevhid) tanıklık nasıl ilim ile oluyorsa risalete tanıklık da ancak araştırarak/öğrenerek ve böylece kalbin tasdik etmesiyle olur. Bakınız Allah (c.c.) bu durumu nasıl izah ediyor: “Bir de kendilerine ilim verilenler, onun rabbinden hak olduğunu bilsinler de ona iman etsinler; böylece kalpleri güven ve tatmine kavuşsun.” (Hac, 22/54.) Kâfirler Hz. Muhammed’e (s.a.s.) “Sen resul değilsin.” diyerek inkâr ettiklerinde Cenab-ı Hak resulünü ilim sahipleri üzerinden şöyle teselli etmiştir: “Onlara de ki: Aramızda tanık olarak bana, Allah ve kendisinde kitabın ilmi bulunanlar yeter!” (Rad, 13/43.) Bir başka ayette ise Yüce Allah kâfirlere karşı sadece kendisinin şahit olarak yeteceğini bildirdi: “Şahit olarak Allah yeter! Muhammed Allah’ın resulüdür!” (Fetih, 48/28-29.) Sonuç olarak peygamberin getirdiklerini okuyarak ve anlayarak kişinin İslam’ın anahtarı mesabesindeki kelime-i şehadeti fiilen gerçekleştirmesi beklenir. Bu sürecin tam bir farkındalık ile yaşanması gerektiği, Resulüllah’ın ayetteki çağrısında da aynen yer almıştır: “De ki: İşte bu benim yolumdur. Ben ve bana uyanlar bilerek Allah’a çağırırız…” (Yusuf, 12/108.)

Risalet ilahi bir öğretidir: özgün ve mükemmeldir

Allah’ın, vahiy kanallarıyla ilham, perde ardından ve Cibrîl-i Emin ile (Şura, 42/51.) peygamberine indirdiği risalet kâmil manada bir dindir; yani eksiltme yahut artırma kabul etmez. Bu yönüyle risalet, ilahi vasfı itibarıyla özgündür aynen muhafaza edilir ve yaşanmaya çalışılır. Hayatın değişen araçları ile değişime uğramaz; çünkü bunlardan arınık/steril bir hâlde indirilmiştir. Tarihsel veya yöresel olmayan evrensel öğretisi son derece olağanüstü ve mucizevidir. İncelediği takdirde beşere; “İşte bu Kur’an ancak Allah’ın kelamıdır.” dedirten yanı da bu insanüstü üslup ve içeriğinden kaynaklanmaktadır. Nitekim Allah (c.c.) bir benzerinin yaratılmış varlıklar tarafından yapılamayacağını şöyle bildirmiştir: “De ki: İnsanlar ve cinler bu Kur’an’ın bir benzerini yapmak üzere toplansalar; birbirlerine destek olsalar da yapamazlar!” (İsra, 17/88.) Kur’an’ın uygulaması ve risaletin bir beşer üzerindeki somut karşılığı olan Resulüllah’ın sünneti de 23 yılda vahyin yönetiminde/gözetiminde yaşanmış ve Yüce Yaradan tarafından övülerek örnek gösterilmiştir: “Muhakkak ki sen muazzam bir ahlak üzeresin.” (Kalem, 68/4.)

Peygamber de Allah’ın kuludur

Resulüllah’ın Kur’an’dan bir sureyi öğretir gibi namazda okunmak üzere öğrettiği kelime-i şehadette, Allah’ın elçisine şehadet ederken ‘abduhu’ denilmek suretiyle onun önce kulluğu dile getirilmektedir. (Buhari, İstizan, 5821.) Bu öncelik onun beşer olduğu gerçeğinin hiçbir zaman unutulmaması için yapılan kalıcı bir vurgudur. Bu hususa dikkat edilmesi ve hiçbir zaman peygamberin ilahlaştırılmaması gerekir. Nitekim Allah’ın elçisi de bizim gibi bir beşerdir. Ayeti kerimede şöyle denmektedir: “Ben de sizin gibi bir beşerim…” (Kehf, 18/110.) Binaenaleyh, onun beşer üstü bir varlık olduğunu ihsas ettiren ve ona ezelî bir mahiyet atfedip böylece tüm varlıkların aslında onun hatırına yaratıldığını ifade eden yaklaşımlar doğru değildir. Bu bağlamda dile getirilen ve levlake hadisi diye bilinen rivayetin Resulüllah’a ulaşan sahih bir isnadı bulunmamaktadır. (Sağani, Mevzuat, c.1,59.) Öte yandan Allah (c.c.) insanları ve cinleri ancak kendisine kulluk etsinler diye yarattığını zaten haber vermektedir. (Zariyat, 51/56.) Netice itibarıyla Hz. Muhammed (s.a.s.), Allah’ın yarattığı bir kulu ve âlemlere rahmet olarak gönderdiği resulüdür. Bizatihi onun öğrettiği şekliyle risalete şehadetin çerçevesi böyledir.

Nübüvvetin son durağı: Hz. Muhammed (s.a.s.)

Allah’tan haber getirenlerin (nübüvvet) sonuncusu Sevgili Peygamberimizdir. Böylece kıyamete kadar sürecek İslam dini insanlığa indirilip öğretilmiş ve artık vahiy son bulmuştur. Nebiler arasından seçilen ve ümmetlere gönderilen resuller de (Nahl, 16/36.) doğal olarak böylece sonlanmıştır. Dolayısıyla Hz. Muhammed (s.a.s.), son nebi olduğu için aynı zamanda son resuldür; çünkü Allah’tan haber almak (nübüvvet) artık onunla mühürlenmiş bulunmaktadır. Allah (c.c.) onu, ahir zaman ümmetine (son ümmet) kıyamete kadar göndermiştir. Nitekim Allah (c.c.) buyurdu ki: “Muhammed, içinizden herhangi bir adamın babası değildir; o ancak Allah’ın Resulü ve nebilerin sonuncusudur.” (Ahzab, 33/40.) Allah’tan haber almadığı hâlde yani nübüvveti olmaksızın bir kimsenin risaletle görevlendirilmesi düşünülemez; makul değildir. Zira görevlendirme bilgisinin dahi o kişiye ulaştırılabilmesi için Allah’tan haber alabiliyor (nübüvvet) olması gerekir. Binaenaleyh, Resulüllah’tan sonra peygamberlik, resullük veya nebilik iddiasında bulunmak yahut hangi isim altında olursa olsun neticede Allah’tan bilgi aldığı vehmini insanlara ihsas ettirmek doğru değildir. Zira umumu ilgilendiren vahye dayalı dinî bilgilerin tamamı, Sevgili Peygamberimiz’in risaleti ile birlikte kemale ermiş ve tamamlanmıştır. (Maide, 5/3.) Bu bakımdan kelime-i şehadeti ikrar aynı zamanda bu gerçeği (nübüvvetin son bulması) Sevgili Peygamberimiz özelinde ikrardır.

Resul’e şehadette bilinçsiz taklit

Hz. Peygamber’in (s.a.s.) risalet çağrısına basiretle karşılık vermeyip (Ahzab, 33/40.) bilinçsizce ve kalbin tasdikinden uzak bir şekilde, salt toplumu taklit ederek sadece dille şehadette bulunarak karşılık vermek son derece tehlikelidir. Zira diliyle ikrar ettiğini, kalbiyle de tasdik etmek, tahkik-i iman seviyesine çıkarmaktır. Benzer şekilde Peygamberimiz (s.a.s.) bir hadisinde; kişi kabrine konulduğunda arkadaşları ile ailesi geriye dönüp gittikleri zaman -ki ölü onların yürürken çıkardıkları ayakkabılarının seslerini bile muhakkak işitir- ona iki melek gelir. Bunlar ölüyü oturturlar ve ona: “Şu Muhammed adlı kimse hakkında ne der idin?” diye sorarlar. Bu soruya muhatap olan mümin kul: “Onun Allah’ın kulu ve resulü olduğuna şehadet ederim.” der. Bunun üzerine melekler: “Cehennemdeki oturacak yerine bak! Allah bu azap yerini senin için cennetten bir makama tebdil etti.” derler de o mümin kul cehennem ve cennetteki o iki yerini beraberce görür.

Münafık veya kâfir olan kula aynı soru sorulunca, o da: “Ben onun hakkında kendim bir şey bilmiyorum. İnsanlar onun için ne söylüyorlardıysa ben de onu söylerdim.” diye cevap verir. Bunun üzerine ona: “Sen anlamadın ve sen uymadın!” denir ve ona demirden tokmaklarla öyle bir vuruş vurulur ki derhal şiddetli bir sayha ile bağırır. Bu bağırışı, insan ve cinlerden başka bu ölüye yakın olan herkes tarafından işitilir. (Buhari, Cenaiz, 128.) Nitekim münafıklar Resulüllah’a gelip biz senin Allah’ın resulü olduğuna şehadet ediyoruz, dediklerinde Allah da onların yalancı olduklarına şehadet ederek karşılık vermiştir. (Münafikun, 63/1.)

Risalete uyan hidayete kavuşur

İnsanoğlu, kelime-i tevhid neticesinde tanıyıp sevdiği rabbiyle risalet sayesinde sağlam bir bağ kurmuş olur. Var eden kudretin, hayatı hangi anlam üzere yarattığını vahiy üzerinden öğrenme fırsatı bulur. Bu anlamı gerçekleştirebilmek için Yaradan’ın kendisine neleri emredip neleri yasakladığını bilir. Bu sorumlulukları nasıl yaşayacağına dair bir muallime ve somut bir örnekliğe (resul) kavuşmuş olur. Risalet, tevhidin teoriden pratiğe geçmesi gibi inancın hayata aksetmesidir. Böylece kelime-i tevhid, mahsullerini (amel-i salihler) vermeye başlar. Kul, kalbindeki imanı hayatındaki takva ile taçlandırır. Ebedî saadetin kapısı Allah’ın bu muazzam rahmeti (risalet) sayesinde aralanır. Risaletin tamamlandığına dair inen son ayetlerde Cenab-ı Hak kendisini hoşnut edecek dini artık kullarına indirip öğrettiğini şöyle bildirmiştir: “Bugün size dininizi mükemmel eyledim ve üzerinize olan nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’dan hoşnut oldum.” (Maide, 5/3.)

Son olarak unutulmamalıdır ki ahir zaman ümmeti itibarıyla son nebi ve son resul olan Sevgili Peygamberimiz’e (s.a.s.) tabi olmak, hidayetin yegâne vesilesidir. Nitekim âlemlerin rabbi şöyle buyurmuştur: “Ona tabi olun ki böylelikle hidayet bulasınız.” (Araf, 7/158.) Ona yaraşır bir ümmet olmak ümidiyle salat ve selam olsun!