Makale

Hz. Peygamber Sevgisinin Anıt Eseri MEVLİD ve SÜLEYMAN ÇELEBİ

Hz. Peygamber Sevgisinin Anıt Eseri
MEVLİD ve SÜLEYMAN ÇELEBİ
Mustafa Özçelik

Bursa, bir Osmanlı payitahtı olarak uzun yıllar siyasi bir merkez olmanın yanı sıra bir ilim, kültür merkezi de oldu. Böylesi bir atmosfer içerisinde burada pek çok şair, bilgin ve mutasavvıf yetişti. Yaptıkları hizmetler, yazdıkları eserlerle her biri medeniyetimizin birer inşacısı oldular. Bu yüzden hayırla anılmaya devam ediyorlar. Bu isimler arasında Emir Sultan, Molla Fenarî, Niyazi Mısrî, Somuncu Baba, Bursalı Âşık Yunus, Hazreti Üftade ve daha niceleri bugün de maneviyat coğrafyasının yıldızları olarak bizleri aydınlatmaya devam ediyorlar.

Bu isimler arasında anılması gereken biri de Süleyman Çelebi’dir. Bu ismi söyler söylemez aklımıza hemen onun ünlü eseri Vesiletü’n-Necât yahut halk arasındaki yaygın ismiyle Mevlid gelecektir. Çünkü biz çoğu kez, eserin isminden önce yazarını/şairini hatırlarız. Ama burada durum oldukça farklıdır. Mevlid, şairinden çok şöhret bulmuş, nerdeyse onun adını bile unutturmuştur. Eğer biz, Mevlid’in kimi yerlerinde “Süleyman” adını okumasak bu eseri anonim bir eser sayacağız.
Bu durum, elbette eserin lehine olan bir özelliktir. Zira, anonimleşmesi onun asırlar boyunca ne denli benimsendiğinin ve yaygınlık kazandığının bir göstergesidir. Dolayısıyla Süleyman Çelebi de böylesi bir eserin şairi olarak dünyada çok az şaire nasip olan şöhretli bir isim haline gelmiştir. Çünkü Mevlid’in okunmadığı bir zaman ve mekân nerdeyse yoktur. Yazıldığı günden bu yana kandillerde, bayramlarda, savaşlarda, doğumlarda, düğünlerde, ölümlerde kısacası hayatımızın hemen her olayında mevlid okumak/okutmak çok önemli bir geleneğe dönüşmüştür.

Mevlid’in yaygınlık kazanmasının bir önemli sebebi de; Osmanlılar devrinde aynı zamanda bir devlet merasimi olarak da idrak edilmesidir. Peygamberimiz’in doğum günü olan Rebiülevvel ayının 12. gecesi resmî bir kutlama yapılır ve bu gece mevlid alayı ile karşılanırdı. Başta padişah olmak üzere bütün devlet görevlilerinin katıldıkları bu merasim Mevlid’i bütün ülke sathında okunur bir eser haline getirmiştir. Cumhuriyet devrinde de halk arasında çeşitli vesilelerle Mevlid okutulma geleneği sürdürülmüş, televizyonun hayatımıza girmesiyle birlikte bu yolla da yine geniş bir kitlenin ilgi konusu olmaya devam etmiştir.

Mevlid, dinî, edebî, tasavvufî açıdan çok yönlü incelemelere konu olabilecek zenginlikte bir eserdir. Önce de belirttiğimiz gibi tanınmışlığı şairinin önündedir. Bu durum elbette Süleyman Çelebi’yi unutturmamalıdır. Çünkü eserin önemi, şairinin kimliği ve eseri yazma sebebiyle yakından ilgilidir. Bunlar bilinmezse eser hakkında yapılacak değerlendirme de eksik kalır. Bu yüzden şimdi kısaca da olsa şairin biyografisine ve daha da önemlisi eserin telif sebebine bakmak gerekmektedir.

Süleyman Çelebi (1353-1422) Bursalı’dır. Osmanlının kuruluş ve gelişme devresinde yaşamış, Orhan Gazi’den Çelebi Mehmed’e kadar olan dönemi idrak etmiştir. Bu dönem devletin inşası, fetret yılları sonrasında yeniden toparlanması gibi olayların geçtiği yıllardır. Süleyman Çelebi, saraya yakın bir ailenin ferdidir. Dolayısıyla onu devrin elit sınıfından biri olarak düşünebiliriz. Bu durum, onun bir medrese tahsili yaptığını, hatta devrin genel eğilimine bağlı olarak irfan kurumlarında da eğitim gördüğünü gösterir. Nitekim kaynaklar onun Yıldırım zamanında Divan-ı Hümayun imamlığı yaptığını ve Emir Sultan çevresindeki irfan meclisinin müdavimlerinden olduğunu yazmaktadırlar. Süleyman Çelebi’nin ilim ve irfan bahsindeki seçkin niteliği Emir Buhari’nin de tavsiyesiyle Ulu Cami imamlığı görevine gelmesine vesile olmuştur. Zira, payitahtın en büyük camiinde görev yapabilmek için her anlamda üstün niteliklerle donanımlı olmayı gerektirmektedir.

Bu donanım içerisinde edebî bilgi birikimi de söz konusu olmalıdır. Dolayısıyla Mevlid, aynı zamanda bir edebiyat şaheseridir. Zaten yaygın ünü, sadece konu olarak Hz. Peygamber’i işlemesinden çok yahut onunla birlikte edebi niteliğinden kaynaklanmaktadır. Bu yüzden Süleyman Çelebi’yi aynı zamanda Osmanlı edebiyatının/şiirinin kurucu isimlerinden biri olarak da kabul etmemiz gerekir. Süleyman Çelebi, bu yönüyle Yunus Emre, Gülşehri, Âşık Paşa gibi isimlerin Türkçe’yi bir şiir dili haline getirerek inşa ettikleri dinî-tasavvufî Türk edebiyatının yaşadığı devirdeki en önemli temsilcidir. Bu temsilcilik sadece edebi mahiyette olmayıp aynı zamanda bir birlik misyonunun da ifadesi olarak anlam taşır. Çünkü Mevlid’de asıl konu olarak Hz. Peygamber işlenmiştir. Böylece insanlar bu ana tema ile Peygamberimiz’in manevî şahsiyeti etrafında birlik olmayı gerçekleştirmişlerdir.

Mevlid’de dinin aslî kaidelerine sıkı sıkıya bir bağlılık görülür. Bu bağlılık Hz. Peygamber sevgisi etrafında teşekkül ettirilirken bir yandan da akaid konuları da işlenmiş ve Mevlid’de besmele, zikir, Allah’ın sıfatları, Allah’ın birliği gibi inanışla ilgili konular ve ahlâkî pek çok ilkeler üzerinde durulmuştur.

Kaynakların bildirdiğine göre Mevlid’in yazılış tarihi 1409’dur. Bu tarihten önce de Mevlid türünde kimi eserler kaleme alınmıştır. Zira, bu tür eserlerin asıl kaynağı sîre(sîret) adı verilen eserlerdir. Onların tarihi geçmişi ise epey geriye tâ Hz. Peygamber devrine kadar uzanır. Bu demektir ki, Hz. Peygamber hakkında çok sayıda eser yazılmış hatta bu anlamda yeni edebî türler oluşturularak bir peygamber edebiyatı meydana getirilmiştir. Sire’den naat’a; şemail’den hilye’ye kadar pek çok türde yazılan bu eserler de Müslüman muhitlerde çokça okunmuş ve sevilmiştir. Ama denilebilir ki hiçbir eser Mevlid’in benimsenme derecesine çıkamamıştır. Mevlid, hem kendine mahsus nitelikleriyle üstün bir eserdir hem de bütün diğer türlerin örneklerine ve özelliklerine sahiptir. Bu bakımdan o manzum bir siyer olarak aynı zamanda bir naat’tır, bir hilye’dir, bir şemail’dir.

Eserin bu şöhretinde konusunun önemli olduğunu söyledik. Onun kadar önemli olan bir tarafı da Mevlid’in Türkçe yazılmış olması ve edebiyat açısından taşıdığı değerdir. Bu değerinin de onun benimsenmesinde etkili olduğu muhakkaktır. Çünkü bir edebiyat eserinde kalıcılığı konudan çok dil ve anlatım sağlar. Mevlid bu anlamda Türkçe’nin bir şaheseridir. Bu yönüyle kendinden önce yazılan bu konu ve türdeki eserleri neredeyse unutturarak Türkçe mevlid geleneğinin de başlatıcısı olmuştur. Öyle ki Süleyman Çelebi’den günümüze onun eserinden ilham alarak yahut onun tesirinde kalarak pek çok şair mevlid denemeleri yapmıştır. Yüzü aşkın bu metinlerin hiçbirisi onun değerine ulaşamamış, hepsi bir nazireden ibaret kalmıştır.

Öte yandan Mevlid, Türkçe ile yazılan bir metin olmanın ötesine geçmiş, Arapça, Farsça, Arnavutça, Kürtçe, Boşnakça ve Rumca gibi dillere de çevrilmiş hatta bu dillerde mevlidler yazılmıştır. Mevlid’in bu yayılış coğrafyasındaki genişlik onun tıpkı Nasreddin Hoca fıkraları, Battal Gazi menkıbeleri gibi her yerde benimsendiğinin de bir göstergesidir. Böylece mevlid, bir yandan da bütün bu coğrafyalarda Türk dili ve kültürünü temsil eden, onun değerlerini oralara taşıyan bir eser özelliği de kazanmıştır.

Geniş kitlelere mal olmuş eserlerin değiştirilmesi, kimi yanlış uygulamalara konu edilmesi nerdeyse kaçınılmaz bir durumdur. Çünkü işin içine kitle psikolojisi ve merasim unsurları girince meselenin inanış ve bilgi boyutu çoğu zaman göz ardı edilebilmektedir. Bu durum zaman zaman Mevlid’in de başına gelmiş olabilir. Bu tür uygulamalar yüzünden Mevlid okutulması noktasında kimi eleştiriler ortaya çıkmıştır/çıkabilir. Asırlar boyunca bu denli tesirli bir eserin bugün de kitlelerin din eğitiminde bir vasıta olarak kullanılması ihmal edilmemelidir. Bütün mesele bu uygulamanın dinin esaslarına uygun olarak icra edilmesidir. Bu hassasiyet gözetildiği takdirde Mevlid’in, dün olduğu gibi bugün de bilhassa geniş halk kitlelerinin dini duyarlıklarının beslenmesinde, esere konu olan Hz. Peygamberin manevî şahsiyetinin yine bir birlik unsuru olarak canlı tutulmasında tesirli olacağı muhakkaktır.


“Mevlid’de dinin aslî kaidelerine sıkı sıkıya bir bağlılık görülür. Bu bağlılık Hz. Peygamber sevgisi etrafında teşekkül ettirilirken bir yandan da akaid konuları da işlenmiş ve Mevlid’de besmele, zikir, Allah’ın sıfatları, Allah’ın birliği gibi inanışla ilgili konular ve ahlâkî pek çok ilkeler üzerinde durulmuştur.”