Makale

HEZARFEN M. NECMETTİN OKYAY

HEZARFEN M. NECMETTİN OKYAY

Hattat, ebrûcu, kemankeş... Gül yetiştiriciliği başta olmak üzere daha pek çok sanat dalında bilgisi, yetkinliği olan ve “hezârfen” unvanıyla da tanınan Necmeddin Okyay’ı Prof. Uğur Derman’a sorduk…

20. yüzyıl hat sanatının en büyük temsilcilerinden olan Necmeddin Okyay ile nasıl tanıştınız ve hayatının hangi dönemlerine şahitlik ettiniz, bize biraz anlatır mısınız? Necmeddin Okyay (1883-1976) hâlis Üsküdarlılardan olduğu için eski nesilden kalan bütün Üsküdarlılar onu tanırlardı. Kendisi bu semtin Yeni Vâlide Camii’nde tam kırk yıl imam-hatib olarak vazifede bulunmuştu ve evi de Toygartepesi’nde dört dönümlük bir bahçenin içindeydi. Biz de o zamanlar Üsküdar’ın Bulgurlumescid sokağında otururduk. İki ev ötemizde de Necmeddin Hoca’nın bacanağı ikāmet ettiği için arasıra onlara geldiğin de görür, lâkin elini öpüp konuşmağa cesaret edemezdim. 1953 yılından itibaren Mâhir İz (1895-1974) hocadan Osmanlı Türk imlasını ve kültürünü öğrenmeğe başladığım için Necmeddin Okyay’ı da tanımam şart olmuştu. Müşterek bir dostumuzun tavassutu ile Ekim 1955’te evine gidip tanıştım ve hat sanatında talebeliğe kabul edildim. Önce üstad-talebe olarak başlayan münasebetimiz zamanla baba-oğul yakınlığına erişti ve 1976 yılındaki vefatına kadar hep böyle sürdü. Büyük sanatkârların “hezârfen” lakabıyla anılmasının sebebi nedir, biraz açar mısınız? Tek bir sanatla değil de birçok sanatla meşgul olmayı tercih eden üstadlara eskiden bu lâkab verilirdi. “Hezârfen” kelime mânasıyla “bin sanat sâhibi” demektir. Böyle olanlar için kullanıldığına tarihimiz boyunca rastlanır. Necmeddin Efendi’nin ebrû hocası Özbekler Şeyhi Edhem Efendi (1826- 1904) de “hezârfen” lakabıyla anılanlardandı. Üstadın Türk ebru sanatına katkılarından ve onun adıyla anılan “Necmeddin Ebrusu”ndan bahseder misiniz? Edhem Efendi’den ebrûculuğu öğrendikten sonra mahalle komşusu olan Üsküdarlı ressam Hoca Ali Rızâ Bey’den (1858-1930) renk zevkini geliştiren Necmeddin Okyay’a, Türk ebrûculuğunda çiçeğe benzer çiçek yapmak 1920’lerde nasîb olmuştur. Onun talebeleri arasında yer alan Dr. Süheyl Ünver’in (1898-1986) teklifiyle bu çiçekli ebrûlara “Necmeddin Ebrûsu” adı verilmiştir. “Gel Keyfim Gel” levhasının hatırasını okuyucularımızla paylaşır mısınız? Ebruculukta kullanılan ve Hindistan’dan geldiği için bulunması zor olan, morumsu vişneçürüğü renkli lök boyasının Mısırçarşısı’ndaki bir dükkânda bulunduğunu işiten Necmeddin Efendi bu boyanın peşine düşer. Lâkin o gün 13 Kasım 1918’dir ve 30 Ekim’de imzalanan meş’um Mondros Mütârekesini müteâkip, gemilerle gelen İngiliz-Fransız kuvvetleri İstanbul’u işgâle başlamışlardır. Lök boyasını satın aldıktan sonra, başına bir iş gelmemesi için Boğaz vapuruna binmeyip, Eminönü’nden sandal tutarak yabancı askerlerin arasından güçbelâ Üsküdar’a dönen Necmeddin Hoca, Toygartepesi’ndeki evine zorlukla erişir. Aradan neredeyse beş yıl geçtikten sonra, 2 Ekim 1923 günü yabancı kuvvetlerin gemilerle İstanbul’dan defolup gidişini, evinin limanı gören bahçesinden dürbünle seyreden Necmeddin Hoca, o neş’e ile içeriye girip “Gel keyfim gel” celî ta’lîkını ebrulu olarak yazar. Ancak, renkleri serperken işgal günü zorlukla bulduğu lök boyasını da bilhassa kullanmak arzusunu duyar. O günlerde henüz girmiş olan 1342 hicri yılını da dalgınlıkla 1341 olarak yazısının altına yerleştirir. Lök boyasının rengi çabuk uçtuğundan görülen resimde bu renk pembeye dönüşmüştür. Ebru teknesinden çıkardığı eserini kurutup seyretmek maksadıyla karşısına aldığı sırada, bir yandan kahvesini yudumlarken, heyecanından fincanını “Gel keyfim gel”in üstüne döker; işte yazıda görülen lekeler bunlardır. Necmeddin Efendi çapında bir sanatkâr için İstanbul’a gelişlerinde kendisiyle beraber bütün Türkleri hüzne boğan işgal kuvvetlerine karşı, bundan daha keyifli ve sanatkârca bir intikam düşünülemezdi! Necmettin Okyay’ı evinizde misafir ettiğiniz dönemler oldu. “O günler bizim bayramımızdı” dediğiniz zamanlarda yaşadığınız anılarınızdan bahseder misiniz? Necmeddin Efendi Hocamızı 1968, 1969 ve 1971 yıllarının Mayıs aylarında, bahçesi güllerle dolu fakirhânemizde misafir etmiştik. Yaşlılık sebebiyle ziyaretlerine gidemediği dostlarına kendileriyle beraber giderdik veya onlar bize gelirlerdi. Bu zevat arasında Mahir İz, Süheyl Ünver, Ekrem Hakkı Ayverdi, Fuat Şemsi İnan, Es’ad Fuad Tugay, Refik Gökkan, Şevket Rado, Kemal Batanay, Emin Barın sayılabilir. Doğrusu, zevcem Çiçek Derman’ın “O günler bizim bayramımızdı.” dediği kadar vardı.

Necmeddin Okyay, büyük bir sanatkâr olmasının yanı sıra, aynı zamanda büyük bir eğitimci de. Onun eğitimci yönüyle ilgili neler söylersiniz? Kendisi büyük üstadlardan ders gördüğü için aynı usûlü öğretiminde de uygulardı, yanından ayrılırken o dersin künhüne vâkıf olurdunuz. Yaklaşık bir asır süren bereketli hayatında ilgi duyduğu birçok alanda ustalaşmakla kalmayıp onlara yeni açılımlar getirdi ve yetiştirdiği talebeler aracılığı ile bunların yaygınlaşmasını sağladı. Siz de yetiştirdiği sanatkârlar arasındasınız. Size katkılarından bahseder misiniz? Okyay Hoca, dînî ve Kur’ânî ilimlerdeki behresinin yanı sıra, muhtelif hat nevilerinde ihtisas sâhibiydi. İmzasız yazıların kime âit olduğunu söyleyebilecek bir kâbiliyeti vardı. “Şemse” denilen klasik cild ve ebrûculuk sanatlarında, kemânkeşlik (okçuluk) ve gülcülükte müntehâ noktasına varmıştı. Bahçesinde 400 çeşit gül yetiştirip müsabakalara ve sergilere katılmıştı. Bildiklerini öğretmekten haz duyardı. Ebced hesabıyla tarih düşürmek çok zevk aldığı bir meşgalesiydi. Sohbetine doyamazdınız. Sualinizin son kısmına cevabım şu olacaktır: “Estağfirullah, şahsen ben Hocamın tırnağı olabilsem kendimi bahtiyâr sayarım.”

Necmettin Okyay Kimdir? 28 Ocak 1883’te Üsküdar’ın Toygartepe semtinde doğdu. Karagazi (Karakadı) mahalle mektebini bitirdikten sonra Kasapzâde Hâfız Mehmed Efendi’nin yanında hıfza başladı. Üsküdar’daki Valide-i Cedid Camii’nde imam ve hatip olan babasının 1907’deki vefatı sonrası aynı camide aynı vazifeyi üstlendi ve görevlendirildiği kırk yıl boyunca buradaki görevini sürdürdü. İlk yazı eğitimlerini Ravzâ-i Terâkkî Mektebi’nin hüsn-i hat muallimi Hasan Tal’at Bey’den alan Necmeddin Okyay, rık‘a, dîvânî ve celî dîvânîden icâzet aldı. Hasan Tal‘at Bey ondaki istidadı fark ettiğinden, 1902 yılındaki mezuniyetini müteakip Nûr-ı Osmaniye Camii yanındaki meşkhâneye götürerek Bakkal Ârif Efendi’nin taht-ı tedrisine verdi. Bu sırada Üsküdar Mekteb-i İdâdîsi’ne girdiğinden dolayı, mekteb müfredâtı meşkhâneye devamına engel olunca haftada bir gün izin verilmesini istedi. Kabul görmeyince ise ikinci sınıfın başında mektebi bıraktı. Necmeddin Okyay hattatlıkla uğraşırken bir yandan da Okçubaşı Seyfeddin Bey’den kemankeşlik (okçuluk), Şeyh Edhem Efendi’den de ebru yapmasını öğrendi. Bu sanatta çok ileri gitti, o zamana değin hiç düşünülmemiş çiçekli ebrular yaptı; karanfil, sümbül, lale, menekşe ve gelincik gibi çiçekleri ebruya uyguladı. Bu çiçekli ebrular “Necmeddin Ebrusu” adıyla ünlendi. Ayrıca Konyalı Abdülfettahzade Hoca Vehbi Efendi’den hattat mürekkebi yapmasını, mücellid Baha Efendi’den de eski Türk ciltçiliğini, Tuğrakeş İsmail Hakkı Bey’den (Altunbezer) tuğra çekmeyi öğrendi. Emekliliğinden sonra da bu sanatları öğretmeyi sürdürdü. Ölümüne değin evi yazı meraklılarının devam ettiği bir sanat merkezi hâlindeydi. Necmeddin Okyay, İslam yazısının tarihini ve üsluplarını da en iyi bilen uzmanlardan biri olarak ün yapmıştı. İmzasız yazıların hattatını tanımakta çok ustaydı. Bütün ömrünü çalışarak geçiren Necmettin Okyay, 5 Ocak 1976 yılında İstanbul’da vefat etti.