Makale

DEĞİŞEN ALGILAR VE MAHREMİYET BİLİNCİ

DEĞİŞEN ALGILAR VE MAHREMİYET BİLİNCİ

Dünya değişiyor ve her sabah yeni bir dünyaya uyanıyoruz. Kıyamete kadar sürecek olan değişim gerçeği Sünnetullahın yani Rabbimizin kâinatta cereyan eden kanunlarının bir gereğidir. Zira yüce Allah her daim yaratma hâlindedir (Rahman, 55/29) ve âlemde var olan her şey, her an bu değişimden nasibini almaktadır. Değişim her ne kadar durdurulamaz bir gerçeklik ise de değişimin yönünü ve şeklini belirleyecek olan insandır. Hak Teâla’nın insana yüklediği bu ödev, onun irade ve aklını kullanarak kendini, toplumu iyi ve faydalı olacak şekilde değiştirmesiyle ikame edilmiş olur. İnsan hayat içinde değişerek, dönüşerek tekâmülünü tamamlar; hem kendinin hem de toplumun imar ve inşasını gerçekleştirir (Hûd, 11/61).

Yüce Rabbimiz toplumların kendilerinde olan iyi ve güzel özelliklerini değiştirmedikçe onlar hakkındaki hükmünü değiştirmeyeceğini ve nimetlerini onlardan almayacağını buyuruyor (Enfal, 8/53). Bu ayet ile Rabbimiz değişimin dinamikleri hakkında bizlere bir yol haritası da vermiş oluyor. Kur’an-ı Hakim’in sunduğu değişmez hakikatler olan sabiteler üzerinden değişimi yorumlamak, hem kötülüklerin izalesini sağlar hem Yüce Rabbimizin yardımını celbeder (Ra’d, 13/11). Değişimi dinin sabiteleri ve değerleri doğrultusunda okuyup yönetebildiğimizde sağlıklı toplumlar inşa etmek mümkün olur.

Değişimin hızını takip etmenin güçleştiği zamanlardayız. Geçmişte yüzyıllar süren toplumsal gelişmeler artık birkaç yıl içerisinde gerçekleşmekte. Bu hızlı akış içinde değişimin ve değişimden nasibini alan toplumların tahlil edilmesi de güçleşmekte. Özellikle iletişim alanındaki gelişmeler ve yepyeni teknolojiler yeni imkânlar sunarken beraberinde kendi kültürünü ve yaşam tarzını da dayatıyor. İnsanoğlu yeniyi keşfetmeye duyduğu merak ve arzuyla kendi değerlerini örseleyen kültürü, sorgulamadan alma konusunda maalesef duyarlı davranmayabiliyor.

Diğer taraftan değişimin kişilerin arzusuyla gerçekleşen bir tercih olduğunu söylemek zor. Bugün medya araçları vasıtasıyla bireyler ve toplumlar değişmekte, bu değişim iradi olmaktan ziyade iradeler üzerinde oynanan algı operasyonları neticesinde gerçekleşmekte. Toplumun ve bireylerin algılarının değiştirilmesinde ve yeni algıların oluşturulmasında medyanın sahip olduğu etki artık herkesin malumu olan bir husus.

Medyanın en çok etkilediği alanlardan biri de mahremiyettir. İnsanların hayatlarında önemli bir yeri olan ve özel alana karşılık gelen mahremiyet, iletişim teknolojilerindeki değişimlerden nasibini almış ve sosyal medyanın etkisiyle mahremiyet algısının anlam ve biçim değiştirmesine yol açmıştır.

Değişen Mahremiyet Algıları

Mahremiyet, haram kelimesinden türeyen, hürmet ve saygı gösterilmesi gereken özel alanı ve hâlleri ifade eden bir kavram. Mahremiyet kavramı, kendi sınırlarını korumak ve insanlar arasındaki sınırlara riayet etmek, başkalarının duymasını istemediğimiz özel bilgi, kişinin bedenine dokunulamayacağı özel bölgeler, belirli sınırlar dâhilinde girilmesi ve görülmesine izin verilen mekânlar olarak tanımlanmakta (Huriye Martı vd., İslam’da Mahremiyet, TDV Yayınları, Ankara 2019, s. 2). Mahremiyetin sınırları kültürden kültüre ve toplumdan topluma değişiklik göstermektedir. Ancak mahremiyet konusunda İslam dini, söz konusu sınırları kişilerin ve toplumların anlayışına bırakmamış; bizzat Cenab-ı Hak bu sınırları belirlemiştir. İnsanı var eden Yaratıcı, onun mahrem alanını da tayin etmiş, koruyucu ilkeler vazetmiş ve korunmasını istemiştir.

İnsanların mahrem alanlarını ve bilgilerini gönüllü bir şekilde paylaştıkları günümüz dünyasını görse George Orwell, sanırım büyük şaşkınlık yaşardı. O, 1949 yılında yayımladığı "1984" adlı romanında insanların mahrem alanları da dâhil olmak üzere her anlarının gözetlendiği ve baskıyla ihlal edildiği bir dünyayı resmediyordu. Aradan geçen yetmiş yıllık zaman diliminde mahremiyeti anlama ve muhafaza etme konusunda insanlar farklı algılara sahipler. Bugün sınırların ve ölçülerin silikleştiği bir dünyada mahrem olanın alenileştirilerek tüketime konu edildiğini söyleyebiliriz. Bu noktada mahremiyetin korunmasının önemine dikkat çeken Cihan Aktaş, modern yaşam tarzlarının mahrem ve özel alan bırakmadığını, bizim için değerli ve hayati önemi olan kavramların birer pazarlık metaı hâline getirildiğini, gizlenip saklanacak bir şeyin kalmadığını vurguluyor (Cihan Aktaş, Mahremiyetin Tükenişi, Nehir Yayınları, İstanbul 1995, s. 103).

Günümüz toplumunda mahremiyet anlayışının köklü bir değişime uğramasıyla mahrem bilgilerin paylaşımı artmıştır. Medya çanak tutarak mahremiyet ihlallerini teşvik etmektedir. Bu mecralarda mahremiyetin ihlal edildiği her durumda sorulması gereken; bu ihlalin hangi saikle yapıldığı ve değerlerimiz açısından nasıl bozulmalara sebebiyet verdiği. Zira kişilerin, söz konusu durumu sorguladıklarında iradeler üzerinde oynanan algı oyunlarını fark etmeleri mümkün olur.

Mahremiyet Bilinci ve Beden Mahremiyeti

İslam dininin mahremiyet anlayışı insanlık ailesinin şerefli ve onurlu bir ferdi olarak yaratılan insanın saygınlığını korumayı amaçlamaktadır. İnsan tertemiz bir fıtrat üzere yaratılmış ve dünyaya gönderilmiştir. Bu temiz fıtratın korunması insanın beden, mekân ve bilgi mahremiyetinin korunmasıyla mümkün olur. İslam dininin bu alanların korunmasına yönelik olarak getirdiği ilkeler ve ölçüler, mahremiyet bilincinin yerleştirilmesi açısından önem taşıyan hususlar olarak öne çıkmaktadır.

Mahremiyet bilincinin geliştirilmesinde bedenin bireye ait özel bir alan olduğu ve bu özel alanın korunması gerektiği anlayışı önem arz etmektedir. Aile içerisinde erken çocukluk döneminden itibaren mahremiyet eğitimine gereken hassasiyet gösterilmeli. Ebeveynlerin kendi beden mahremiyetine dikkat ettikleri kadar çocuklarının da beden mahremiyetine saygı göstermeleri mahremiyet eğitiminin özünü teşkil eder. Bedenleri ile ilgili bir tasarrufta bulunacakları zaman bu husus çocuklara açıklanmalı ve mahrem yerlerinin dokunulmaz alanlar olduğu öğretilmeli.

Günümüzde beden, maalesef kişinin üzerinde istediği şekilde tasarrufta bulunacağı bir mülk olarak algılanmaktadır. Hâlbuki İslam anlayışında beden Allah Teâla’nın bizlere verdiği bir nimet ve emanettir. Bu emanetin korunması ve zayi edilmemesi insanın sorumluluğundadır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) “Bedeninin senin üzerinde hakkı var.” (Müslim, Sıyam 182) buyururken bedenimizle ilgili korumamız gereken söz konusu sınırlara ve sorumluluklarımıza işaret etmektedir. Beden mahremiyetinin bir yönü de bedenin örtülmesi ile ilgilidir: “Ey Âdemoğulları! Size mahrem yerlerinizi örtecek giysi, süsleneceğiniz elbise yarattık. Takva elbisesi var ya, işte o daha hayırlıdır.” (A’râf, 7/26) Ayet-i kerimede örtünmek mahremiyetin bir gereği olarak ifade edilirken diğer yandan takva elbisesine bürünmek yani Allah’a karşı muttaki olmak, korkup sakınmak öğütlenmektedir. Örtünmekle bedeni zahiri olarak koruduğumuz gibi takva elbisesi ile manevi olarak da korunmanın gerekliliğini bildiriyor Cenab-ı Hak. Müttaki olmanın gereği de Rabbimizin razı olduğu amelleri işlemek suretiyle beden nimetinin şükrünü ifa etmektir.

Kişi kendi bedenini koruduğu gibi başkalarının da beden mahremiyetine saygı göstermeli. Bu konuda Yüce Allah, mümin erkek ve kadınları bakışlarını kontrol etmeleri ve başkalarının mahremiyetini ihlal edecek şekilde bakmamaları hususunda uyarmaktadır (Nûr, 24/30-31). Ailede ve toplumda sadakat, güven ve iffetin korunması; mahremiyet konusunda dinimizin vazettiği bu temel ilkelerin yer etmesi ile mümkün olur.

Mahremiyete dair bu ilkeler sanal dünya için de geçerlidir. Sanal dünyanın cazibesine kapılarak eş, çocuk ve ailenin mahrem kabul edilen anlarını paylaşmak da bir ihlal olarak görülmeli. Bu paylaşımlarla tanıdığımız ve tanımadığımız binlerce insanın ailemizin özel anlarını gözetlemesine rıza göstermiş oluyoruz. Özellikle çocukların görüntülerinin paylaşılması ayrıca üzerinde düşünülmesi gereken bir mahremiyet ihlalidir.

Evlerin Korunması: Mekân Mahremiyeti

En mahrem mekânlar olarak kabul edilen evlerin, sosyal medya marifetiyle başkalarının gözetimine açılmalarını mahremiyetin tükenişe doğru gittiğini ortaya koyan göstergeler olarak okuyabiliriz. Evlerin kapılarının kilitli, perdelerinin sıkıca örtülü olduğu zamanlardan, insanların hem kendi özel alanlarını paylaşmakta hem de hiç tanımadıkları kimselerin evlerine girmekte sakınca görmedikleri zamanlara geldik. Hâlbuki en mahrem yerler olan evlere girmenin de bir adabı vardır. Kur’an, bizlere evlere girerken izin alınması gerektiğini buyurarak mekân mahremiyeti konusundaki en temel ölçüyü koymuştur: “Ey iman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere, geldiğinizi hissettirip (izin alıp) ev sahiplerine selam vermeden girmeyin. Bu davranış sizin için daha hayırlıdır. Düşünüp anlayasınız diye size böyle öğüt veriliyor.” (Nûr, 24/27) Rabbimiz yüce kitabında eğer evde kimse yoksa ya da giriş için izin verilmemişse hemen dönülerek evlere girilmemesini buyurmuştur (Nûr, 24/28). Cenab-ı Hakk’ın “nezih” olarak adlandırdığı bu davranış, evlere gösterilen hürmetin bir göstergesidir. Hz. Peygamber’in bir evin kapısına gelen kişinin içeri girmek için üç kez izin istemesini ve izin verilmediğinde dönülmesini (Buhârî, İsti’zân 13) tavsiye etmesi, yine evin mahremiyetini korumaya matuf bir ölçüdür.

Aile içerisinde mekân mahremiyeti bilincinin yerleştirilmesinde ebeveynlerin ev içinde herkesin odasının özel alanı olduğu anlayışına göre hareket etmeleri önem arz eden bir konudur. Ebeveynlerinin odalarına girerken izin istemeleri gerektiği çocuklara izah edilmelidir. Ebeveynlerin de çocuklarının odasına girerken izin isteyerek “özel alan” vurgusunu benimsetmeleri gerekir. Odalara girerken izin alınması hususunda Nûr suresinin 58. ve 59. ayetleri bizlere rehberlik eder. Hz. Peygamber’e (s.a.s.) gelip annesinin bakımıyla meşgul olduğunu ve izin almadan odasına girip giremeyeceğini soran sahabeye Efendimizin, annesini çıplak olarak görmek istemiyorsa izin alması gerektiğini söylemesi (Muvatta, İsti’zan 1) konunun hassasiyetini ortaya koyması açısından önemlidir.

Bilginin Korunması: Bilgi Mahremiyeti

Bilgi mahremiyeti, paylaşımı istenmeyen her türlü özel bilginin istek dışı elde edilmesi ve ifşa edilmesinden korunmasıdır. Mahrem bilgilerimizin izinsiz elde edilmesi ve paylaşılması bilgi mahremiyetinin ihlali anlamına gelir. Dinimiz, beden ve mekân mahremiyetini
korumaya matuf ilkeler koyduğu gibi bilgi mahremiyeti ilkelerini de belirlemiş, bilgilerin gizlice elde edilerek paylaşılmasını yasaklamıştır. Tecessüs, iftira, söz taşıma, gıybet yasağı gibi konular bilgi mahremiyeti kapsamında konulan ilkeleri kapsar (Martı, a.g.e., s.67).

Dinimiz başkalarının özel hâllerinin araştırılmasını yasaklayarak (Hucurât, 49/12) bu konuda mahremiyet ihlallerinin önüne geçmek istemiştir. Bir kimsenin özel hayatını ve durumlarını merak etme, rızası dışında gizlice araştırma soruşturma anlamına gelen tecessüs, İslam dininde yasaklanmıştır. Dinimiz, gizli ve özel konuşmaların dinlenilmesini veya orada bulunan küçüklerden soruşturulup öğrenilmeye çalışılmasını haram saymıştır. Bu çerçevede yazışmalar da konuşma gibi kabul edilmiştir. Peygamberimiz, izin almadan başkasının mektup vs. gibi özel yazısına bakanın ateşe bakmış olacağını bildirmiştir
(Ebû Dâvûd, Dua, 23).

İletişim teknolojileri alanındaki gelişmelerle beraber bilgilerin korunması hususu daha da önem kazanmaktadır. Kullandığımız cep telefonundan bilgisayara, kredi kartından güvenlik kameralarına kadar pek çok teknolojik alet bizimle ilgili verileri kontrolümüz dışında kaydetmekte. Görüntüler, sesler, kullandığımız uygulamalar, bulunduğumuz konum, kişisel veri ve bilgilerimiz kayıt altına alınmakta. Teknolojik imkânları kullanarak bu bilgiler maalesef kötü amaçlar için kullanılabilmekte. Bu konuda ailelerin tedbirli olması ve özellikle çocuklarını bu mecraları nasıl kullanmaları gerektiği konusunda bilgilendirmeleri önemlidir.

Kişiye ait bilgi, resim, görüntü vb. her türlü verinin hangi mecrada olursa olsun paylaşılması ve yayılması, kişilik haklarının ihlali anlamına gelir. İslam dini, kişinin yaşam hakkını koruma altına aldığı gibi onur ve kişiliğinin korunmasını da güvence altına almıştır. İnsan onur ve saygınlığının korunmasını temel insan haklarından biri olarak kabul etmiştir. Mahremiyet konusunda gösterilen hassasiyet ve getirilen tüm ilke ve ölçüler bu temel insan hakkının korunmasına matuftur.