Makale

Özgürlük Alanı ve TAKVA

Özgürlük Alanı ve TAKVA
Doç. Dr. Fikret Karaman
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı

Her insanın yaratılışından itibaren maddî ve manevî arzuları vardır. Hayat şartları zenginleştikçe bu istekler o ölçüde artmaktadır. Dolayısıyla çağımızdaki hızlı gelişme ve değişme dikkate alındığında insan ister istemez bu hareketliliğin merkezinde yer almaktadır. Fakat kimi insan modern hayatın beraberinde getirdiği aktiviteleri gerekçe göstererek dinî değerlerin uygulama alanının sınırlı olduğunu düşünmektedir. Diğer taraftan bazıları da din ve takva anlayışlarını ileri sürerek sosyal ve güncel hayatın dışında kalabilmektedir. Tarihin her döneminde bu tür tartışmalar olmuştur. Ancak günümüzde sıkça karşılaşılan olaylar, bu ayrışmayı daha da belirgin hale getirmiştir. Çünkü konu, biraz da insanların bilgi, düşünce ve kültür düzeyleriyle ilgilidir. Gerçekten takva hayatı, insanların özgürlük alanını sınırlandırıyor mu? Veya tersine özgür bir hayat yaşamak için dini değerlere mesafeli olmak gerekir mi? Yahut hem özgür hem takva ehli olmak gibi iki olguyu birlikte yaşamak mümkün müdür? Evet, bu soruların cevabı tartışmalı gibi görülebilir. Oysaki konu bilimsel, objektif ve kapsamlı olarak ele alındığında derinlemesine bir çelişki olmadığı anlaşılacaktır. Biz bu yazımızda, değişik uçlarda yer alan insanların aslında aynı saffın üzerinde durduklarını hatırlatmaya ve irdelemeye çalışacağız. Buna göre öncelikle takva kavramıyla neyin amaçlandığını veya içeriğinin nasıl doldurulması gerektiğinin açıklanmasında yarar vardır.

Takva, Allah’a karşı derin bir saygı duymaktır. Diğer bir anlatımla Allah’ın rızasını, tutum ve davranışlarında merkeze almaktır. İrademizi ve tercihimizi O’nun emirleri doğrultusunda kullanmak ve razı olacağı güzel davranışları sergilemektir. Bu suretle ayet ve hadislere baktığımızda takva kavramını korku yerine; saygı, iyilik, doğruluk, güzel iş ve yasaklardan sakınma gibi anlamlarla ifade etmek mümkündür. Çünkü takva sahibi denince, ideal bir mümin ve ideal bir ahlâkî kişilik akla gelmektedir. Takva, insanın hayatını düzenlemek ve hatalardan korunmak açısından son derece önemlidir. Âdeta trafik işaretleri gibi gidilecek yolu daha güvenilir hale getirmektedir. Bu işaretler; bir anlamda iman esaslarını tanımak ve inanmak, ibadetlerini yapmak, yakınlarından başlayarak ihtiyaç sahiplerine yardımcı olmak, sözleşmelerine bağlı kalmak, öfkelerini kontrol etmek, bağışlayıcı olmak, günahlardan ısrar etmemek, tövbe etmek, kötülüğe iyilikle cevap vermek, boş sözlerden yüz çevirmek, iffetlerini korumak ve iyilikte yardımlaşmaktır. Bu durumda takva; sağlıklı, huzurlu ve güvenilir bir toplumun oluşmasını sağlayan bir güçtür. Birlikte yaşamanın, insani ilişkileri düzeltmenin ve sorumluluğu paylaşmanın bir simgesidir.

Diğer taraftan takva; insanlar arasında cins, ırk, dil, renk, kabile ve boy farkını kaldırarak Allah katında bir değer ve üstünlük kriteri olarak kabul edilmiştir: “Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.” (Hucurat, 13) Evet, Allah insanları başlangıçta bir erkek ve kadından yaratmıştır. Birbirileriyle tanışmak, yardımlaşmak, dost olmak ve konuşup anlaşmak için millet diyebileceğimiz kabilelere ve topluluklara ayırmıştır. Ancak şu veya bu millete yahut kabileye mensup olmak, kimseye bir şeref ve üstünlük hakkı vermez. Allah katında en değerli olan, O’nun emir ve yasaklarına karşı dikkatli davranandır. Böylece kötülüklerin kaynağı olan gurur, kibir, kendini beğenme, soyu ve malıyla övünme yasaklanmıştır. Çünkü insanın anasını ve babasını seçmek kendi elinde değildir. Hal böyle olunca kişinin kendi eylemi olmayan bir şeyden dolayı övünmesi veya kınanması doğru olmaz. Allah katında insanın değeri, hür iradesi ve tercihi sonunda kazanacağı güzel ahlak, temiz ruh ve takva ile anlamlı hale gelmektedir. Tıpkı bir ağacın dalları, yaprakları, çiçekleri ve meyveleri bir ana gövdeden dallandığı gibi bütün insanlar da temelde Hz. Adem ve Havva’dan gelmiş kardeşlerdir. Hatırlanacağı üzere Mekke Fethinde Hz. Peygamber (s.a.s.); binlerce yerli ashap dururken ihlâs ve samimiyetiyle dönemin sevgisini kazanmış Habeşistanlı zenci bir köle olan Bilâl’i müezzin olarak görevlendirmiş ve Kâbe’nin damına kadar yükseltmiştir. Bu ve benzer olaylar ışığında konu incelendiğinde takvanın özünde evrensel düzeyde bir özgürlüğün, eşitliğin ve kardeşliğin yer aldığı görülmektedir. Sevgili peygamberimiz (s.a.s.) de temelde insanların aynı anne babadan geldiğine dikkat çekerek aralarında herhangi bir üstünlük olmadığını açıklamışlardır: “Adem ve Havva’nın çocukları olan insanlar, tam dolmayan ölçek gibidirler; hiçbiri ölçeğini doldurmamıştır. (Her birinde bir eksiklik vardır.) Allah kıyamet gününde size soy ve sopunuzdan sormaz. Allah katında en üstün olanınız, Allah’tan en çok korkanınızdır.” (İbn Hanbel, Müsned, 4/145)

Aslında insanın yaratılışı hayır üzerine olup, en şerefli ve güzel bir biçimde yaratılmıştır. Kendisine akıl, düşünme, konuşma, muhakeme göz, kulak, el, ayak gibi onu fizikî ve manevî anlamda olgunlaştıran kabiliyetler verilmiştir. Buna karşılık hayatını şekillendirmek üzere özgür bir irade ile donatılmıştır. İslâm fıtratı üzere yaratılarak kendisine hayır ve şer yolları apaçık bir şekilde gösterilmiştir. Daha da önemlisi onu, mutlu bir sonuca ulaştırılması için peygamberler ve kitaplar gönderilmiştir. Hal böyle olunca insanın itiraz etme, aşırılığa sapma veya rehavet ve gevşeklik gösterme gibi bir mazereti olmamalıdır. Ne var ki kimi insan tevhit inancı yerine, bid’at, hurafe, geçmiş inanç ve kültürlerin etkisinde kalırken, kimileri de din adına zühd ve takvayı ileri sürerek aşırılığa düşmektedir. Oysaki din ve ona dair prensipler Hz. Peygamber (s.a.s.) ile başlamış ve yine onunla tamamlanmıştır: “Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı beğendim.” (Maide, 3) Peygamberimiz (s.a.s.) de şöyle buyurmuşlardır: “Helâl, Allah’ın kitabında helâl kıldığı şeyler; haram da Allah’ın kitabında haram kıldığı şeylerdir. Allah’ın kitabında bildirmediği şeyler affettiklerindendir. Kendinizi zorlamayın.” (Tirmizi, Libas, 6) “Müslümanların içinde suçu en büyük olan, bir helalin haram kılınmasına sebep olandır.” (Müslim, Fedail, 132,133) Görülüyor ki dinin ruhu ve özü kolaylıktır. Cenab-ı hak ve Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) insanlar için güçlük dilememiştir: “Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez. Fakat sizi tertemiz kılmak ve size (ihsan ettiği) sünnetini tamamlamak ister. Umulur ki şükredersiniz.” (Maide, 6) “Allah size dinde bir güçlük koymadı.” (Hac, 78) “Allah size kolaylık diler, zorluk dilemez.” (Bakara, 185)

Aslında din kendisini güçleştirmeye çalışanlara daima galip gelmiştir. Çünkü zorlukların ardı arkası kesilmez. Bu husus bir hadiste şöyle açıklanmıştır: Şüphesiz ki bu din kolaylıktır. Hiçbir kimse yoktur ki bu din konusunda amellerim eksiksiz olsun diye kendisini zorlasın da din ona galebe etmesin ve büsbütün amelden kesilmesin. Durum böyle olunca ortalama gidin. Eğer en mükemmelini yapamazsanız, ona yaklaşın, az da olsa devamlı amel ve ibadetten dolayı sevinin. Sabah, akşam ve gecenin bir kısmında ibadete muvaffak kılması için Allah’tan yardım isteyin.” (Buhari, İman, 28) “Allah’a en sevimli olan din, hoşgörü ve kolaylık üzerine kurulmuş Hanif dini olan İslâm’dır.” (Buhari, İman, 28) A. Muhammed Kastallani, bu hadisleri şöyle açıklamıştır: “Dinde kılı kırk yararak kolaylık ve yumuşaklığı terekeden kimseyi, yani dinin istediğinden daha çok dindar olmak isteyeni din mağlup eder, aciz bırakır. Böyle bir kimse, dini ya tamamen veya kısmen terk etmeye mecbur kalır. O halde kişi orta ve doğru yolu tutmalıdır. İbadetleri rahatça zorlanmadan yapın ve dinin gösterdiği kadarını tam yapmaya çalışın.” (İrşadü’s Sari, 1/16) İmam Nevevî ise aynı hadisi şöyle yorumlamıştır: “İbadet için neşeli, dinç ve canlı olduğumuz vakitleri kollayın. Zira sürekli ibadete güç getiremezsiniz. Nitekim yolcu gece gündüz durmadan giderse yorulur ve maksadına ulaşamaz. Ama gündüzün başında, sonunda ve gecenin bir bölümünde giderse fazla zahmet çekmeksizin gayesine ulaşır. O vakitler yolculuk için nasıl uygunsa, ibadet ve itaat da buna benzer. Canlı, dinç ve kalbi boş olduğu zamanlarda ibadet etmesi daha uygundur. (Şerhu’l Müslim, İman, 5)

Konu ile ilgili örnekleri çoğaltmak mümkündür. Fakat bu hem konuyu uzatır hem de tekrarlara neden olabilir. Zira evrensel değerler nerede olursa olsun güncelliğini ve tazeliğini korumaktadır. Bunlar; hiçbir zaman değişmez, eskimez ve yıpranmaz. Fakat insanların bilgileri, algılamaları, tutumları, davranışları ve yaklaşımları değişebilir. Bu değişme veya bakış açısı; söz konusu evrensel değerlerin eksik veya yanlış olduğu anlamına gelmez. Nitekim tarihin her döneminde de belli oranda sapmalar olmuştur. Bizim asıl ön plâna çıkarmak istediğimiz husus; insanın bu değerler karşısındaki yeri ve duruşudur. Yazımızın başında belirtilen soruların cevabını özetlemek gerekirse insanın özgürlük alanı ile takva arasında bir çelişki veya mesafe olmadığı anlaşılmaktadır. Takva; dinî değerlerin doğru anlaşılması ve yaşanmasıdır. Diğer bir ifade ile onun iman, ibadet, hayır, iyilik, adalet, doğruluk, barış ve hoşgörü gibi ahlâkî değerlerle sosyal hayata yansımasıdır. Gerçek böyle olunca bilimsel olarak özgürlükle din arasında bir çelişki olduğu iddia edilemez. Çünkü din; fert ve toplumu merkeze alarak; sorumlu tutmuştur. Bu durumda aşırılıklara kapı aralanmadığı takdirde takva, insan için koruyucu bir zırhtır. Nitekim şu ayeti kerime de; hayatta bu ölçüyü korumanın önemli bir fırsat olduğunu vurgulamaktadır: “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekiyorsa öylece sakının ve siz ancak Müslümanlar olarak ölün.” (Âl-i İmran, 102)

Ey iman edenler! Allah’tan, O’na yaraşır bir şekilde korkun ve ancak Müslümanlar olarak can verin.” buyurulmaktadır. (Ayrıca bakınız, Teğabün, 16)

“Takva, Allah’a karşı
derin bir saygı duymaktır. Diğer bir anlatımla
Allah’ın rızasını, tutum ve davranışlarında
merkeze almaktır.
İrademizi ve tercihimizi O’nun emirleri
doğrultusunda kullanmak ve razı olacağı güzel
davranışları
sergilemektir.”


“Takva; dinî değerlerin doğru
anlaşılması ve yaşanmasıdır. Diğer bir ifade ile onun iman, ibadet, hayır, iyilik, adalet, doğruluk, barış ve hoşgörü gibi ahlâkî değerlerle sosyal hayata yansımasıdır. Gerçek böyle olunca bilimsel olarak özgürlükle din arasında bir çelişki olduğu iddia edilemez.”