Makale

BİR ŞEHİR BİR MABET BİN HASRET

BİR ŞEHİR BİR MABET
BİN HASRET

Handan YILDIZ BAYRAK

Türkiye’deki şehirleri dünya şehirlerine kardeş bilirim her nedense. Mesela İstanbul Kudüs’e; Ankara Saray Bosna’ya; Mardin Beyrut’a kardeştir benim gözümde…

Sen de şimdi gözlerini kapa!

Hazır mısın?

Yeryüzünün, gökyüzüne en yakın yerine seyahat başlıyor…

Yer ehlinin ve gök ehlinin sevdiği beldeye…

Onun özgürleşmesiyle tüm İslam âlemi özgürlüğüne kavuşur.

İşte orada bizi bekliyor, Kuds-i Şerif…

Dünya yaratıldığından bu yana her peygamberin yolunun düştüğü peygamberler şehri…

Uçaktan indiniz ve Kudüs’e gitmek üzere bir otobüse bindiniz. Geçtiğiniz şehirler, beldeler hep Filistin. Ne demişti bir Zarif adam;

Filistin bir sınav kâğıdı

Her mümin kulun önünde…

Kayıtsız kalamıyorsunuz buralara. Bak şimdi Yafa’dasın. Deniz bir çarşaf gibi önüne serilmiş, vakit geçiyor, Bahr Mescidi’nde öğle namazı kılmalı denize nazır. Ama çok da oyalanmamak gerek, asırlık sevgili yollarımızı bekler çünkü. Bir tepeye doğru kıvrılan yolun üstündesin, birazdan şehir dolar gözlerine, sabret! Doğusu batısı benim biliyorum ama işte Batı Kudüs. Yahudi yerleşimi yoğunlukta. Bir mahzunluk var tüm debdebesine rağmen. Kocaman üst geçitler, devasa yapılar, Akdeniz iklimi çiçekler camların önünde ve Akdeniz ağaçları…

Otobüs tekrar kıvrılıyor yolda, bu sefer şehrin çehresi değişti az önceki gösteriş yok. Taş duvarlar, bakımsız asfaltlar… Anlıyorum ki Doğu Kudüs’teyiz. Otobüs durdu, inme vakti ama hazır ol her şey bundan sonra başlayacak. Otobüsün kapısından Kudüs toprağına ilk adımını atana kadar her şey normal. Ayağın toprağa değer değmez tüm bedenini saran bir hasret ilk saniyede kalbini ürpertiyor. Geri dönmek zorunda olma hüznü kalbini titretti bile. Kudüs, yollarını gözleyen bir anne gibi kucakladı seni. Anne kokusu neyse Kudüs kokusu da o. Artık gözünde hiçbir şeyin önemi kalmadı, valizlerin, yerleşeceğin otel… Tek kaygın var bu anne sıcaklığı içinde çevresi mübarek kılınmış el-Aksa Mescidi’ne ulaşmak. Büyülenmiş gibi yürüyorsun taş duvarlı evlerin arasındaki daracık yollardan. Oralardan geriye aklında sadece aşınmış taş merdivenler, yollarda selam veren şimdiye kadar hiç tanışmadığın Filistinli kardeşlerin ve her köşe başında ecdadının adıyla anılan sokak isimlerini gösteren tabelalar kalıyor. Ve Mescid-i Aksa’nın Amud kapısından içeri giriyorsun. Zeytinliklerin arasında yürürken ikilemde kalman çok normal. Bir yandan hızla gidip mescitlere ulaşmak istiyorsun, diğer yandan her santimetrekareyi hissederek yürümenin telaşındasın. Derken önüne bir merdiven çıkıyor ve merdivenlerin üst tarafında kemerler. Yavaş yavaş çıkıyorsun merdiveni, Kubbetüssahra’yı görebilmek için başını kaldırsan da nafile, gördüğün tek şey masmavi gökyüzü. Birkaç basamak daha çıkınca yavaş yavaş küçülmeye başlıyorsun, çünkü artık Kubbetüssahra’nın mavi çinilerini görmeye başladın. Birkaç basamak sonra tüm heybetiyle gördüğün kubbe; seni alaşağı ediyor. O büyüdükçe sen küçülüyorsun, az önceki mavi gökyüzü ise sana daha çok yaklaşıyor. “Miraç”, diyorsun “böyle bir şey olmalı.”

Mescid-i Aksa seni yerle yeksan edecek güce sahip. Şimdiye kadar sol tarafında taşıdığın şeyin kalp olduğunu anlaman bu zamana denk geliyor. Orada duyduğun ilk ezan tüm Kudüs semalarına yayılıp tekrar kulağına vurduğunda işitmekten daha fazla duyun aktif hâle geliyor. Dinlediğin ilk Fatiha… Şimdiye kadar milyon kez namaz kılıp milyon kez Fatiha dinlemiştin. Fakat bu başka… İmamın okuduğu her harf kalbine ok olup batıyor. Her yeni ayet başladığında gözünden akan yaşlara engel olamıyorsun ve her namazın böyle olsun diye dua ediyorsun.

Mescitten çıkabilmek çok zor, bir parçanı orada bırakıyorsun. El-Aksa’ya ulaşma arzusuyla koşarak geçtiğin yollar şimdi seninle tanışıyor. "Selamünaleyküm" diyor ve belki de icabet ettiğin en güzel selam “ve Aleykümselam Ey Kudüs! Ey hasretim! Ey sevgilim! Ey bereketini Miraç’tan alanım!”

Gecesi gündüzü başka güzel, otelin camını açıp kokusunu ciğerlerine dolduruyorsun. Hatta derin bir nefes alıp, içine sinmesini dilercesine tutuyorsun o nefesi. Rengârenk ışıklarıyla o kadar güzel, gece ibadet yasağıyla o kadar mahzun el-Aksa. Geceyi orada geçirmek için neler vermez ki insan. Sabaha kadar Allah rasullerinin secde ettiği topraklara secde etmek arzusuyla yanıp tutuşursun. Elini uzatsan değeceğin kadar yakın ama bir o kadar uzak Aksa. Bu hasretle uyursun, seni tatlı bir ezan sesi uyandırır.

Ve tekrar Kudüs… Alacakaranlıkta dar sokaklardan hızla gidersin imamın kalbini yaralayan sesini duymaya. Zerre korku hissetmeden! Kudüs, seni yeniden kucaklamanın heyecanını yaşıyor. Sen onun sokaklarını ezerken o senin ayakların incinmesin diye taşlarını pamuğa çeviriyor. Hiç üzülme! Senin onu sevdiğin kadar Kudüs de seni seviyor!

Namazdan çıkıp avluyu seyre dalıyorsun. Avluda dolaşan düzinelerce kedi, onları besleyen yaşlı amca, kubbenin üstünde uçuşup duran güvercinler… Onlar da senin gibi, orayı terk etmek istemiyor. Aklın seninle oyun oynamaya başlıyor, bu bir yakaza hâli. Aksa’nın avlusunda büyük beyaz taşlar var, taşların üstünde duruyorsun, kollarını açtın Kudüs’ü kucaklıyorsun, güvercinler konuyor omuzlarına! Rüyaysa hiç bitmesin!

Her geçen saat içine bir acı yüklemişti zaten. Korktuğun başına geldi, artık ayrılık vakti. Gözlerinden akan yaşlar Kudüs toprağına değip yeniden buharlaştığında sen Selahaddin’in atlılarının sesini duyuyorsun. Gözlerini silmek için başını yerden kaldırdığında Ömer giriyor kapıdan içeri, elinde şehrin anahtarıyla! Sonra Kudüs kulağına fısıldıyor: “Beni sensiz bırakma!” Artık bırakman mümkün değil zaten ama sıkıca yumduğun gözlerini tekrar açtığında ayağının altında kandan bir nehir akıyor. Yerinden fırlayıp kalkacaksın, dizlerin tutmuyor. Dizlerinin üzerine toprağa çökünce tekrar kucaklaşıyorsun kadim ve daim sevgilinle… Sen de Kudüs’ün kulağına fısılda: ’Tekrar döneceğim!"

“Kudüs’e bir kez gidersin, sonrakiler hep dönüştür!” Diyorsun otobüsün içinde gelirken çıktığın yokuştan indiğinde. Şehirden uzaklaştıkça gözünde küçülen Kudüs kalbinde devleşti bile!