Makale

ORGANİK YÜK

ORGANİK YÜK

H. Havva Ergün

Çabuk kahve, çabuk yemek, çabuk çocuklar, çabuk film afişleri… Artık zaman yarışılacak, içine bir şeyler tıkıştırılacak, niteliğini kaybetmiş, niceliği yüceltilen bir kavrama dönüştü. Kendimizle baş başa kalmak bize tuhaf, boşa giden bir zaman gibi gelebiliyor.

Modern insanın en çok korktuğu şey kendiyle baş başa kalmak. Çalışmanın dışında kalan zamanlar eğlenmeye ayarlı. Hiç olmazsa televizyonun sesi olmalı evin içinde. Bu çağ, bizim kendimizden kaçışımız. Uzaya çıktık ama kendimize dönüp bakmadık, bakamadık. Ya bedenimiz standartlara uymuyordu ya da ruhumuz. Bedenimizi standartlara uydurmak için haplar aldık, diyetlere başladık. Kariyer için başarıya odaklandık. Ama hayır, bunları yaparak kendimizi düşündüğümüz, kendimizi sevdiğimiz, kendimize emanet oluşumuz, hepsi birer yanılgıdan ibaret. İnsanın kendisinden kaçışının belirtilerinden başkası değil hastalığımız. Bu standartları kimin koyduğunu bile sorgulamıyoruz. Kendimizi onaylamak için otuz altı beden olmamız gerektiğine inanıyoruz. Bu onaylanma ihtiyacına nereden kapıldık, bilmiyoruz. Taksitli alışverişlerle doldurmaya çalıştığımız içimizdeki boşluk nereden, bilmiyoruz. Kimsenin kimseye bakmadığı bir dünyada kendimize nasıl bakacağız?

Allah’ım sen, Bakara suresi 286. ayette şöyle diyorsun: “Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden başka yük yüklemez. Herkesin kazandığı hayır kendisine, yaptığı kötülüğün zararı yine kendisinedir.”

İnsanlık, merakının ve hırsının etkisinde doğal olan her şeyin genleriyle oynamaya devam ediyor. İnsan sadece tohumun, koyunun, iklimin değil kavramların, zihin dünyamızın, toplumun genleriyle de oynuyor. Bir grup insanın, diğer tüm insanlar adına, orijinalin ince ayarlarına giriş yetkisini kendinde görmesi ve onlarla oynaması, ortaya çıkaracağı sonuçlar itibarıyla üzerimize taşıyabileceğimizden fazla yük yüklüyor. Doğal olanın ayarlarıyla oynamak, senin insana yüklediğin yükün ötesinde çok daha ağır yükler yüklüyor omuzlarımıza Allah’ım. Ölümle başa çıkabiliyoruz ama ölümü yadsımayla başa çıkamıyoruz. Yaşlılıkla başa çıkabiliyoruz ama sürekli genç kalmaya çabalamakla başa çıkamıyoruz. Yoksullukla başa çıkabiliyoruz ama refah dengesizliği ile başa çıkamıyoruz. Yalnızlıkla başa çıkabiliyoruz ama dışlanmışlıkla başa çıkamıyoruz. İş hayatının zorluklarıyla başa çıkabiliyoruz ama atom bombası başa çıkılacak gibi değildi. Çernobil faciasının etkilerinden hâlâ kurtulamadık. Toprak organik atıklarımızla başa çıkabiliyor Allah’ım ama plastikle başa çıkamıyor.

Senin omuzlarımıza yüklediğin yük fıtratımıza uygundu. Bizi sınıyordun, hangimiz iyi iş yapacak diye omuzlarımıza yük yüklüyordun. Onu yüklenme gücünü kendimizde bulabiliyorduk. Şimdi yükümüzün bile genetiğiyle oynadık. Kendi kendimize yük olduk. Her şeyi sömürüyoruz Allah’ım; hayvanları, bitkileri, doğayı, insanları, birbirimizi. Sömürme nesnesine dönüştürmeyeceğimiz hemen hemen hiçbir konu, kavram, insan, kült, büst, simge, nesne yok. Sen, Rum suresinin 41. ayetinde şöyle diyorsun: “Yaptıklarının bir kısmını tatsınlar diye insanların kendi ellerinin kazandığı şeyler yüzünden karada ve denizde fesat ortaya çıktı. Umulur ki onlar hakka dönerler.”

Tadıyoruz Allah’ım. Yaptıklarımızın bir kısmını bize tattırdığını ama çoğunu da affettiğini biliyorum. Rahman ve Rahim olan Allah’ım, gözlerim yaşarıyor merhametini duyumsarken. İnsan kendini seninle yarıştırıyor Allah’ım, şeytan intikamını böyle alıyor insandan. İnsan, Firavun’un sadece bir kişiden ibaret olduğunu sanıyor; onun bir toplum olabileceği aklına gelmiyor. İçimizi süpürmeyi bıraktık çoktan. Suçlu başkalarıdır. Daima başkalarıdır ve suçlu başkaları olmak zorundadır. Kendimize uzak bir kendimiz yaptık kendimizden. Kemal Sayar’ın dediği gibi; “Güçlüye karşı sevgi, güçsüze karşı öfke. Güçlüye karşı el pençe divan duruş, güçsüze karşı hakaret, bıçak, mermi… O avutulamaz keder, o inatçı siste her birimizin bir parçası olduğu büyük riyakârlığın izleri var.”

İnsan insanı yoruyor. İnsan insanı yontuyor. Yorulduk. Gül isterken kül veriyoruz. İyiliği hep kendimize istiyoruz Allah’ım. Dua ediyoruz sana ama duamız bizi değiştirmiyor. (Az önce arkadaşına güller sunan kadın, az sonra onu sırtından hançerledi. Sanırım kadının terfi derdi vardı. Bir adam; az önceydi, kendisine kalbini açan arkadaşının zaaflarını ceplerine doldurdu. O hep böyle biriktirir, sonra kullanırmış. Biraz parlattı ve cilaladı onları. Bunun için bir kasa almış. Sonra da başka birinin yaptığı işin üzerinde oturup, işin sahibinin beceriksizliğinden konuştular.)

Sonra bu güneş gibi parlayan şehrin ışıltısıyla gururlanan, medeniyet naraları atan insanları düşünerek dua ediyorum. “Affet, bilmiyoruz Allah’ım.”