Makale

YERLİ VE ÖNCÜ BİR AYDIN: SAİD HALİM PAŞA

YERLİ VE ÖNCÜ BİR AYDIN: SAİD HALİM PAŞA

Koray ŞERBETÇİ

Zaman XIX. asra işaret ettiğinde şairin ifadesiyle fethettikleri topraklara çil çil kubbeler saçan Osmanlı Devleti’nin Batı’dan yükselen buharlı motorun dumanı altında maddi ve manevi ciğerleri tıkanmış, hâkim olduğu sahalara getirdiği diriltici adalet soluğu kesilmeye başlamıştı. Devlet bir yandan dışta Batılı devletlerin saldırısını göğüslemeye çalışıyor, diğer yandan içte yine Batılı güçlerin kışkırttığı ayrılıkçılık ateşlerini söndürmeye uğraşıyordu. Coğrafî Keşiflerle başlayıp Sanayi İnkılabı ile zirveye varan Batılı ülkelerin zenginleşmesi karşısından tıpkı yaz mevsimindeki bir nehrin sularının çekilmesi gibi günden güne kuruyan maddî kaynaklarının eksikliğini gidermeye çalışması da bunalımı katmerli bir hâle getiriyordu. İşte bu fırtınalı iklimde gerek devlet idarecileri gerekse Osmanlı aydınları çözüm yolları aramaya koyuldular. Esas mesele, “Devleti ve memleketi nasıl kurtarabiliriz?” idi.

Bu konuda herkes kendi eğitimi, mesleği ve meşrebince bir reçete ortaya koymaya çalışıyordu. Bu çözüm önerilerinden kimi hayatta bir karşılık bulamayacak kadar hayalî iken kimi de karmaşık meseleleri çözme konusunda ilkokul öğrencisine öğretilen basit aritmetik işlemleri kadar çaresiz kalmaktaydı. Yakın tarihimize bakıldığında bu fikir kaynaşmasının en bariz örnekleri II. Meşrutiyet olarak adlandırılan dönemde ortaya çıktı.

Osmanlı Devleti’nin son dönemi ve özellikle de II. Meşrutiyet Devri, düşünce hayatı açısından oldukça verimli bir dönemdi. Fikir insanları ve toplumun okumuş olarak adlandırılan grubu devrin meselelerini tahlil etmişler ve türlü mecralarda karşılıklı olarak savunmuşlardır. Devlet’in ve memleketin içerisinde bulunduğu bunalımlı durum bu kitleyi bilhassa birkaç asırdır teknik ve ekonomik konuda bir hayli mesafe almış olan Avrupa’ya yönlendirmiştir. Bu sebeple sundukları reçeteler ne kadar farklı olsa da çözüm ve çıkış yolu arayan aydınların ortak özellikleri; Batı dillerini bilen, Avrupa’daki düşünce ve tartışmaları takip eden, savundukları görüşlerde samimi insanlar olmalarıdır. Bu, meselenin olumlu tarafıdır. Fakat bir de olumsuz taraf mevcuttur. Bu dönem aydınları Avrupa’yı tılsımlı bir iklim olarak gördüklerinden mi yoksa memleketin içinde bulunduğu bunalımı birdenbire çözme heveslerinden midir bilinmez, Batı’dan kalıp hâlde fikir ithal etme hatasına tutulmuşlardır. Tam da bu noktada bir yönetici ve aydın olarak bu hastalıktan kendini sıyırmış özgün bir isim göze çarpmaktadır: Said Halim Paşa.

Said Halim Paşa kimdir?

Said Halim Paşa, 19 Şubat 1864’te Kahire’de doğmuştur. Önemli bir aileye mensuptur. Osmanlı tarihlerinde adı isyanla birlikte anılan ve Mısır’da müstakil bir idare kurmuş olan Mısır valilerinden Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın torunudur. Babası ise Vezir Halim Paşa’dır.

Said Halim Paşa’nın politik ikbalinin seyri daha gençliğinde yönlenmeye başlamıştır. Said Halim Paşa’nın babası, Mısır Hidivi ile arasının açılması üzerine Mısır’ı terk ederek İstanbul’a yerleşmiştir. Bu sırada Said Halim henüz on altı yaşında bir gençtir. Onun genç yaşta imparatorluğun merkezine gelmesi her şeyden önce iyi bir eğitim almasına vesile olmuştur. Eğitimi sürecinde Arapça ve Farsçanın yanı sıra Fransızca ve İngilizceyi de öğrenmesi hem Batı hem de Doğu kaynaklarını takip edebilmesini sağlayacaktır.

Said Halim, İstanbul’da aldığı eğitimin ardından Avrupa’ya gitmiştir. Şimdi artık önünde yeni bir âlem vardır. Bu âlem o yıllarda bütün aydınların gözünü kamaştıran Batı’dır.

Said Halim, İsviçre Darülfünunu’nda siyasal bilimler alanında eğitim almış ve ardından memleketine dönmüştür. Aldığı eğitim sonucu devletin türlü kademelerinde görevler yapmaya başlamış hatta Osmanlı Devleti’nin son asrında çok prestijli bir makam olan Şûrâ-yı Devlet azalığına tayin edilmiştir. Fakat hakkındaki bir politik ihbar sonucu görevden alınınca biraz da kırgınlıkla Mısır’a dönmüştür.

Said Halim Paşa’nın

politik kimliği

Mısır’a dönen Said Halim, İkinci Meşrutiyet öncesi dönemin siyasi iklimine kapılarak Yeni Osmanlılar hareketiyle ilişki kurmuştur. O, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne maddi yardımda bulunduğu gibi fikrî yardımda da bulunmuştur.

II. Meşrutiyet’in ilanından sonra İstanbul’a geri dönen Said Halim, yapılan belediye seçimlerinde İttihat ve Terakki Partisi listesinden Yeniköy Belediye Dairesi Başkanı seçildi. Said Halim Paşa, 1909’da Selanik’te gizli olarak yapılan İttihat ve Terakki Kongresine âyan azası olarak katıldı. Yine İttihat ve Terakki’nin 1912’deki meclis feshi çalışmalarına katıldı. Ocak 1912’de daha önce uzaklaştırıldığı Şûrâ-yı Devlet’e ayan azalığına yeniden tayin edildi. Kısacası artık kendisi İttihat ve Terakki’nin ileri gelen isimlerinden birisi olmuştu.

I. Dünya Savaşı sırasında sadrazamlık görevini de yerine getiren Said Halim Paşa, İttihat ve Terakki içinde aklıselim ve daima dengeleyici bir isim olmuştur. 1917’de görevinden istifa eden Paşa, mütareke yıllarında Malta sürgünleri arasında yer almıştır. 1921’de serbest kalan Paşa, İstanbul’a dönmesine izin verilmeyince İtalya’da yaşamaya başladı. Aynı yıl içinde bir Ermeni militan tarafından vurularak öldürüldü.

Said Halim Paşa’nın

fikir dünyası

Peki, M. Akif Ersoy’un ümmetin en büyük mütefekkirlerinden birisi ifadesi ile anlattığı Said Halim Paşa, devlet ve memleketin kurtuluşunu nasıl görmekteydi? Said Halim Paşa’nın fikirlerine yön veren mesele Doğu-Batı ikiliği idi. Onun tüm fikir mesaisi Batı’yı anlama, Osmanlı toplumunu anlama ve bu iki dünyanın mukayesesini yapma çabasıydı. Yaşadığı dönemde aydınların Batı’dan kalıp hâlde fikirler aktarmasına karşın Said Halim Paşa’nın düşüncesi yerli ve özgün bir fikir yaklaşımıydı.

Onun yaklaşımını yerli kılan özellik sosyolojiyi çok iyi bilmesinden ileri gelmekteydi. Zira bir topluma uygulanmak istenilen fikirlerin o toplumun sosyal bünyesine uyumu hayati bir konuydu. Aksi takdirde toplumda oluşacak ikilik ve zıtlaşma o toplumun sonunu dahi getirebilirdi.

Bu doğrultuda Said Halim Paşa’ya göre Osmanlı toplumunun içinde bulunduğu sıkıntılı durumdan çıkabilmesi ancak İslamlaşmasıyla mümkündür. Peki, nedir İslamlaşmak? Onun düşüncesine göre İslamlaşmak demek; İslam’ın inanç, ahlak, yaşayış ve siyasete yönelik prensiplerinin tamamıyla uygulanması demektir. Eğer birey İslam’ın ahlak ve yaşayış biçimine uymazsa sadece Müslümanlığını dile getirmesi sosyal düzlemde bir anlam ifade etmez. Ama bir Müslüman, dininin gereklerini yerine getirirse zaten sosyal görevlerini de yerine getirmiş, dolayısıyla farkında olmadan onu yaşayış hâline getirmiş olur. Buradan anlaşılmakta ki Said Halim Paşa bireyden kitleye doğru bir yöneliş göstermektedir. Zira Paşa’ya göre başa gelen felâketler, kişilerin ahlaki noksanlıkları sebebiyledir. Öyleyse önce bireyden başlanmalıdır. Ama teorik bilgi seviyesinde kalan bilgi bir değer ifade etmemektedir. Muhakkak pratiğe dökülmeli, yaşamla ilişkilendirilmelidir. Dolayısıyla ahlaki eğitim, bilginin ve öğretimin önünde gelmektedir. Osmanlı toplumunda bunu sağlayacak biricik kaynak ise İslam’dır.

İşte bu zemin kurulduktan sonra toplum halka halka sağlıklı bir hâle gelecektir. Said Halim Paşa bu konuda çok gerçekçi adımlar izlemektedir. Sosyal yapı bu ahlak sonucunda sağlam bir şekilde oluşacak; ardından siyaset ise doğal olarak bu sağlam sosyal yapıdan ortaya çıkacaktır. Kısacası onun düşüncesi iç içe geçen halkalar gibidir: Ahlak sosyal yapıyı biçimlendirecek, sosyal yapı siyaseti oluşturacak en sonunda siyaset dönüp tekrar ahlakı mükemmelleştirecektir. Bu sarmal içinde Osmanlı toplumunun en büyük talihi İslam dinine bağlı olmasıdır. Paşa’ya göre İslam ahlakı her bakımdan Batı’dakinden çok daha üstündür.

Said Halim Paşa ve aydınlar

Said Halim Paşa topluma rehberlik edecek aydınlar konusuna da ayrı bir önem vermekteydi. Zira devlet ve memleketin yol haritasını çizen bu kitlede oluşacak yanlış bir tutum çok tehlikeli sonuçlara yol açabilirdi. Bu nedenle o, aydınların nasıl olması gerektiğine dair de fikirler öne sürmüştü.

Paşa’ya göre eski dönemlerde aydınların en büyük eksiği Batı’yı tanımamak ve bu yüzden ona düşmanlık beslemekti. Fakat Tanzimat’tan bu yana durum tam tersine dönmüştü. Artık Osmanlı aydınları kayıtsız şartsız Batı’yı örnek alıyordu ve bu eskiye göre daha zararlı bir durumdu. Çünkü bu aydın profili gitgide içinde yaşadığı topluma yabancılaşıyordu. Böylece halk ile aydın tabakası arasında büyük bir uçurum meydana geliyor ve sosyal meseleler çözümsüz kalıyordu. Ona göre aydınların sorumluluğu büyüktü. Paşa’ya göre, halk ile aydının amaç birliğinin yeniden sağlanması ve aydınların kendi toplumlarının millî amaçlarına hizmet etmeleri gerekmekteydi. Tek kurtuluş yolu buydu.

Batı ve biz

Said Halim Paşa yaklaşık iki yüz elli yıldır Türk aydınlarının üzerinde fikir yürüttükleri bir sorunu da enine boyuna ele almıştı; Batı ve Türkler.

Said Halim Paşa’ya göre Osmanlı toplumunun içinde bulunduğu tüm bunalım Batı medeniyetini tahlil etmeden hazır bir biçimde aktarılmasından ileri gelmektedir. Yine ona göre Batı ile Müslüman Türk toplumunun ortak noktaları düşünüldüğünden daha azdır. Paşa’ya göre her milletin kendisine özgü bir sosyal dokusu vardır ve diğer bir toplumu taklit etmek ise oldukça tehlikelidir. Bu sebeple bir toplumun kurumları asla diğer topluma ihraç edilemez. Başka bir ülkeden ithal de edilemez. Osmanlı aydınlarının Batı’nın kurumlarını taklit etme ile ilgili sosyal ve politik reçeteleri sosyolojiye uymamaktadır. Bunun için düz mantık yoluyla Batılılaşma fikri toplumumuz için en kötü şeydir ve kendi medeniyetimizi inkâr etmek demektir. Medeniyetimizi inkâr ise milliyetimizi ortadan kaldırır, zira milliyet ile medeniyet aynı şeydir. Fakat tüm bu yaklaşımına rağmen Said Halim Paşa kör bir Batı karşıtlığına savrulmamıştır. Elbette Batı’dan istifade edilmelidir, ilim ve fenler Avrupalılardan öğrenilmelidir, fakat Batı’dan almamız gerekenler sadece bunlardır. Bu istifade onu aynen taklit etmek şeklinde olmamalıdır.

İktisadi yaklaşım

Said Halim Paşa, Avrupa ve Osmanlı sosyal yapısını kıyaslarken diğer meselelere göre az da olsa ekonomik meselelere de temas etmiştir. Paşa’ya göre Avrupa toplumlarının ekonomik atılımında burjuva sınıfı önemli bir rol oynamıştır. Burjuva sınıfı mensupları girişimci ve cesaret sahibidir. Buna karşın Osmanlı toplumunda ideal olan memur olabilmektir. Bu durum ekonomik olarak Osmanlı toplumunu durgunlaştırmaktadır. Çünkü memurlar kayıtsız insanlardır ve girişimci bir ruha sahip değillerdir. Bu yüzden de Avrupa’daki burjuva sınıfının ekonomik atılımını yapamamışlardır.

Ama Paşa’ya göre Avrupa her ne kadar ekonomik bakımdan ileri olsa da burjuva sınıfı aynı zamanda bencil ve maneviyata kapalıdır. Ayrıca bir toplumun ekonomik ferahlık içerisinde olması, o toplumun sosyal ve manevi yapı bakımından da üstün veya ileri olduğu manasına gelmez. İşte bu bakımdan Osmanlı toplumu her ne kadar Batı karşısında ekonomik bakımdan geri olsa da sosyal yapısı ve manevi durumu bakımından daha iyi durumdadır.

Her yol Roma’ya çıkmaz!

Kısacası, son dönem fikir insanlarımızdan birisi olarak Said Halim Paşa, kendi toplumumuz için ortaya konulacak önerilerin -dönemindeki Jön Türk aydınlardan farklı olarak- yine kendi sosyal yapımıza uygun olması gerektiğini ısrarla vurgulamıştır. Avrupa’nın sosyal yapısının bizimkinden farklı olduğu gerçeğinin unutulmamasının, Batı için takip edilecek yolun Osmanlı toplumu için çıkmaz bir sokak olabileceğinin altını çizmiştir. Aslında hem Batı hem de Osmanlı toplumunu tanıyan bir aydın olarak Batılılaşma ile modernleşmeyi ayırmış, çok daha sonraları tartışılacak olan Batı dışı modernlik önermiştir denilebilir.