Makale

Sibel Eraslan ile Kalemine Yansıyanlar Üzerine…

Söyleşi: Mahir Kılınç

Sibel Eraslan ile Kalemine Yansıyanlar Üzerine…

Sibel Eraslan, 1967’de İstanbul Üsküdar’da doğdu. Üsküdar Kız Lisesinin (1985) ardından İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi (1989). Türk Edebiyatı ve Dergâh dergileri çevrelerinde edebî terbiyesini aldı.

Hukuk dünyasında insan hakları, kadınların eğitimi, istihdamı ve haklarıyla ilgili sivil inisiyatiflerde görev aldı. Çözüm Süreci’nde “Akil Heyet” üyesi olarak Doğu Anadolu Bölgesi’nde vazife gördü.

Fakülte yıllarında Teklif ve İmza dergilerinde yazdı. Öyküleri Dergâh, Mostar ve Hece dergilerinde yayımlandı. 1999 yılından bu yana köşe yazarlığı yapıyor. 2003 yılında Türkiye Yazarlar Birliği tarafından “Yılın Fikir-Makale Ödülü”nü aldı. 2015 yılı Necip Fazıl Kısakürek Sanat Ödülleri kapsamında “Hikâye Ödülü’ne layık görüldü.

Eserleri Endonezya ve Malezya dillerine çevrilmiştir. Arapça baskısı yapılan eserleri Lübnan ve Mısır’da yayımlanmaktadır.

Gazeteciliğiniz ve kaleme aldığınız pek çok eserin yanında verdiğiniz konferanslarla da tanıyoruz sizi. Peki, bütün bunların yanında ve belki de ayrı akan bir ırmak olarak Sibel Eraslan kimdir desek kendi hikâyenizden bize kısaca bahseder misiniz?

Bunlardan ayrı bir Sibel Eraslan yok. Çünkü okumak, yazmak ve ifade etmek benim yaşam tarzım. Bu, hayata bakış açımla ilgili bir durum. Aile yaşantım, akrabalık ilişkilerim, komşularım, dostlarım, hayatımdaki tüm ilişki kategorileri, inancım ve davaya dair çabamla farklı, kopuk ve uzak odalarda yaşayan unsurlar değildir. Ruhum her birini tek tek ve bir arada tutabiliyor.

Bir söyleşinizde “Benim edebiyatım savunmadır, masamı sokağa kurdum.” diyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

Hukukçuyum ve uzun yıllarım başörtüsü yasaklarıyla hukuken mücadeleyle geçti. Hatta gazete köşe yazarlığım da bu yüzden başladı. Hayat evet savunmadır. İlkelerini, inancını, onurunu, kişiliğini, fikrini savunmak.

Şüphesiz bir yazar için bütün eserleri kıymetlidir fakat sizin poetikanızı yansıttığını düşündüğünüz bir açıdan farklı bir yere konumlandırdığınız, benim için apayrı bir anlamı var dediğiniz bir hikâyeniz var mı?

Hikâye, takdir edersiniz ki alan olarak küçük ve kısa bir edebiyat türüdür. Fikrimi bir öykü ile belirlemek yerine bir roman ile belirlemeyi veya fikri tecelliyi zikredecek olursam, Çöl/Deniz, Hz. Hatice adlı romanımı söyleyebilirim. İslam anneleriyle ilgili olarak yaptığım çalışmalar ve bu konudaki eserlerim, ruhumun odaklandığı rahmani ilişki adına bana coşku veriyor, huzur veriyor, itminan veriyor.

Hz. Hatice ile birlikte, Hz. Aişe, Hz. Meryem gibi kıymetli isimleri konu aldığınız eserleriniz var. Bu eserler nasıl ortaya çıktı, tarihî ve dini bağlamda örnek kadın şahsiyetleri kaleminize misafir ederken herhangi bir zorluk yaşadınız mı?

Müslüman kadın olarak kendi yol haritamı çizmek, erken yaşlarda sorunum oldu. Lise ve üniversite, kendime aradığım yuva ile geçti diyebilirim. Sonra İslam’ı anlamanın ve yaşayabilmenin en güzel örneği olarak annelerimizi keşfettim. Tabii çeşitli zorluklar vardı. En başta mahremiyetlerine ve saygınlıklarına yaraşır bir dil kullanabilmeliydim. Bu, beni yazım sürecince hasta edecek derecede müteessir etmişti. Ama güzel bir yol açıldı bu eserlerimizle. Hanımlar kendilerine ilham verecek güzel örnekler arıyorlardı. Bunu edebiyat diliyle yaygınlaştırmak ayrıca önemliydi. Allah’a şükür, böyle bir çalışmayı nasip etti Rabbimiz. Kusurlarımızı bağışlasın, bizden sonra yapılacak çalışmalara bereketler versin.

Müslüman duyarlılığına sahip bir kadın ve bir anne olarak edebiyatla ilişkinizi nasıl bir zemine oturttunuz? Bu ilişki neleri dışarıda tuttu, neleri baş köşeye oturttu?

Okuma ve yazmaya göre kurulmuş bir ev düzeni oluştu. Ağır ve gösterişli eşya dizaynı yerine daha minimal bir ev içi sistem mesela. Daha sade bir yaşam. Söz gelimi eğlenceye pek vaktim olmadı veya modayı takip etmeye, bunlara fikren muhalif olduğum için eksikliğini de hiç hissetmedim. Hayatımda hareket hep başköşedeydi, daha doğrusu her şeyi yöneten “hareket”ti. Okumayı ve düşünmeyi dahi eylemlilikti konsolide eden..

Çok iyi bir okur olduğunuzu biliyoruz. Bize başucu kitaplarınızdan, döne döne okuduklarınızdan ve biraz da son dönemde dikkatinizi çeken kitap yahut yazarlardan bahseder misiniz?

Kur’an-ı Kerim ile olan bağımın hiç kopmamasına özen gösteririm. Hadis ve siyer okumalarının kültürel anlamda bir adabımuaşeret ve zarafet kattığını düşnüyorum okuyucularına. Şiir severim. Sezai Karakoç ve Aliya İzzetbegoviç, Rasim Özdenören, Ömer lekesiz, İbrahim Tenekeci hemen ilk sırada söyleyeceğim kandillerim.

Tarih şuurunu canlı tutmaya çalışan bir yazar olarak “İstanbul’un kilidi” olarak gördüğünüz Ayasofya Camii’nin ibadete açılması hakkında neler söylemek istersiniz?

Çok uzun yıllar bu esareti ve hasreti yaşadık. Cumhurbaşkanımızın sağlam iradesi ve milletimizin sabırlı bekleyişi, adalet arayışı bu hüznü bu milletin üzerinden kaldırdı. Hüzün kalktı İstanbul’dan... 86 yıl aradan sonra açılışında Ayasofya Camii’nde namaz kılabilmek şerefi nasip oldu. Cuma namazı esnasında Fetih suresi okunurken hepimiz hıçkırıklar içinde ağlıyorduk. Şu anda aynı duyguları yaşıyorum... Ayasofya-i Kebir Camii, fetih camisidir. Simgesel anlamı, mimari ve tarihî anlamından çok büyüktür. Çağ kapayıp çağ açan, çığır başlangıcı olan bir fetihtir İstanbul’un fethi. Ve Ayasofya Camii de bu fethin nişanesidir. Bu bağlamda 1453’teki fetih bilinci ve ruhunu 2020’de yeniden yakaladık. Fatih Sultan Mehmet Han’ın ruhu şad olsun...