Makale

GENÇLERLE BİR GÜN

GENÇLERLE BİR GÜN

Nurettin KÜÇÜK
Sinop Müftülüğü Din Hizmetleri Uzmanı

Uzun yıllar süren cami merkezli din hizmetinden sonra KYK yurdunda manevi danışman olarak görevlendirilmiştim. Yurt müdürlüğünü ziyaret edip tanıştıktan sonra büyük bir heyecanla neler yapabileceğimi düşünmeye başladım. Nitekim gençlerle iletişim kurup onlara ulaşmanın öyle kolay bir iş olmayacağını biliyordum. Ne yapmalı? Nasıl başlamalı! diye düşünüyor, hocalarımla, dostlarımla hatta ailemle bile gençlere ulaşmanın yollarını konuşuyordum. Oysa hiç unutamadığım o ilk günden sonra anladım ki gençlere dokunmanın formülü üç kelimede saklıymış.

İşte o gün, gençlerle ilk buluşma heyecanıyla evden çıkmıştım. Yurda giden sokakta ilerlerken banklarda oturan gençleri görünce kendi öğrencilik yıllarımı hatırladım. O yıllarda bir yandan öğrencilik yapıyor bir yandan da onlara yardımcı olmak için çaresizce çırpınırken “Keşke bu gençlerin elinden tutacak, onlara danışmanlık yapacak eğitimli hocalarımız olsa!” diye hayıflanıyorduk. İşte yıllar sonra o gün, devletimizin bu amaçla yurtlara görevlendirdiği manevi danışmanlardan biri olmanın sorumluluğunu omuzlarımda hissederek yurdun kapısından içeri girdim. Kalbim heyecanla çarparken aklıma gelen şu duayı sessizce okuyordum: “Rabbim! (Gireceğim yere) doğruluk ve esenlik içinde girmemi sağla. (Çıkarken de) beni doğruluk ve esenlik içinde çıkar. Katından bana yardımcı bir kuvvet ver.” (İsra, 17/80.)

Birinci katta yemekhane ve kantin vardı. Mescit ise ikinci kattaydı. Doğruca kantine girdiğimde öğrencilerin bir kısmı yemekhanede akşam yemeğini yerken bir kısmı da kantinde sesi oldukça yüksek olan televizyonu seyrediyordu. Yurttaki bu ilk günümde âdeta tanıdık bir yüz arar gibi ne yapacağımı bilmez bir hâlde etrafıma bakınıyordum. İçimdeki heyecan garip bir korkuya dönüşmüştü. Sanki bütün gençler şüpheli gözlerle bana bakıyordu. Sıkıntıdan daraldığımı ve terlediğimi hissedince orayı terk edip başka bir yere geçmeyi düşündüm. Saatime baktım, akşam namazı vakti girmişti. Bu bahaneyle gençlerin arasından kaçar gibi çıkıp mescide geçtim.

Mescide girdiğimde içime yeniden bir ferahlık dolmuştu. İçerde kimse yoktu. Birazdan gençler gelir ben de onlarla ilgilenirim diye düşünerek mescidin halılarını, duvardaki desenleri ve kitaplığı uzun uzun inceledim. Rafta duran Kur’an’dan bir kaç ayet okudum. Aradan yaklaşık yarım saat geçti ancak hâlâ gelen giden yoktu. Sonunda namazı tek başıma kıldım ve duanın ardından kendi kendimle konuşmaya başladım. “Burası senin görev yaptığın cami değil Nurettin Hoca. Burada böylece oturup bekleyerek, kendi kendine Kur’an okuyarak hizmet edemezsin. Aralarına girmeye cesaret edemediğin o gençlerin sana ihtiyacı var. Senin görevin o gençlere dokunmak, onlarla muhabbet etmek, sorularını sabırla dinleyip ikna etmek, kılık kıyafetinle, davranışlarınla rol model olmak ve onların mescide gelmelerini beklemek değil onlarla birlikte mescide gitmeyi başarmaktır.” Bu cümleleri öylesine ciddiyetle söylemiştim ki içimde müthiş bir öz güven hissettim. O an aklıma gelen Müddessir suresinin ilk ayetlerini okuyarak yurdun kantinine doğru emin adımlarla ilerledim. “Ey örtünüp bürünen (Peygamber!) Kalk da uyar. Rabbini yücelt. Nefsini arındır. Şirkten uzak dur. İyiliği, daha fazlasını bekleyerek (bir kazanç elde etmek için) yapma. Rabbinin rızasına ermek için sabret.”(Müddessir, 74/1-7.)

Bu defa kantine girdiğimde sanki herkesi tanıyormuş gibi rahat tavırlarla merhabalaşarak ve etrafıma gülümseyerek çay sırasına girdim. Uzun bir kuyruk yoktu. Önümdeki gençlerle tanışma bahanesiyle lafa girdim: “Çayın kokusu da güzel geliyor ama semaverin yerini tutmaz.” Önümdeki iki genç de sahte bir gülümsemeyle yan bir bakış atarak önlerine döndüler. Anlaşılan bu gençlere ulaşmak öyle kolay olmayacak diye düşündüm ancak pes etmeye niyetim yoktu. Sıra bana geldiğinde arkamda bir genç daha vardı. İki bardak aldım ve arkamdaki gence “Demli mi içersin açık mı?” diye sordum. Derken bardaklarımızı alıp ayaküstü tanıştık. Benim yurtta görevli manevi danışman olduğumu öğrenince gencin ilgisi daha da arttı ve birlikte bir masaya oturduk.

İngilizce bölümünde okuduğunu söyleyince aklımda kaldığı kadarıyla İngilizce birkaç cümle kurdum. Gencin hayranlıkla “Ooo hocam sizin de İngilizceniz iyiymiş.” diye tepki vermesi diğer gençlerin de ilgisini çekmiş ve açıkça kulak misafiri olmaya başlamışlardı. Bu durumu bir fırsata çevirerek gençlerin ilgi alanı olan dil öğrenme teknikleri üzerine biraz daha yüksek sesle konuşmaya başladım. Özellikle üniversitedeyken öğrenci değişim programlarıyla yurt dışına gittiğimi ve öğrencilik yıllarımdaki tecrübelerimi anlatmaya başlayınca masamızdaki gençlerin sayısı artmaya, televizyonun sesi kısılmaya başladı. Masamıza her gelenle özel olarak tanışıyor, okudukları bölümlerden, memleketlerinden konuşuyorduk. Benim yurtta görevli manevi danışman olduğumu öğrenen gençler akıllarına takılan dinî ve manevi her türlü soruyu açıkça soruyorlardı. Onlar sordukça ben anlatıyor, anlattıkça ilgisini çeken gençler etrafımızda toplanıyor ve zaman su gibi akıp geçiyordu.

Namazla ilgili bir soru sorulduğunda saatin akşam 10’u geçtiğini ve yaklaşık 2 saattir konuşmaktan yorulduğumu fark ettim. Kısa bir hikâyeyle namazın öneminden ve özellikle cemaatle namaz kılmanın sosyolojik ve psikolojik faydalarından bahsettim. Daha sonra yatsı namazını mescitte kılacağımı ve katılmak isteyen olursa cemaatle namaz kılabileceğimizi söyleyerek yerimden kalktım. O sırada gençlerden biri “Hocam sizinle konuşmak iyi geldi, Allah razı olsun.” dediğinde bütün yorgunluğum kayboldu. İçimden Rabbime hamdederek gençlere döndüm ve “Allah hepinizden razı olsun arkadaşlar, isterseniz sizinle yurdun dışında da birçok etkinlikler, tarihî ve kültürel geziler yapabiliriz. Yarın görüşmek üzere, Allah’a emanet olun.” diye dua edip oradan ayrıldım. Kantin kapısının yanında ayakta çay içen küpeli bir gencin sanki bir şey söylemek ister gibi çekinerek baktığını ve sonra yüzünü çevirdiğini fark ettim. Ancak o an bir şey söylemeden gülümseyerek yanından geçtim ve mescide çıktım.

O akşam yatsı namazını beş kişiyle birlikte kıldık. Bu sayının zamanla daha da artacağından emindim. Çünkü gençlerin kalplerindeki iman âdeta gözlerinde parlıyordu. Namazdan sonra merdivenlerden inerken bir genç yanıma yaklaştı “Hocam, bir sorum var size ama özel görüşmemiz gerek.” dedi. Küpelerinden tanıdım onu, akşam kantinden çıkarken gördüğüm o gençti bu. Henüz görüşme odamız olmadığı için yurdun bahçesine çıktık. Ne kadar sıcak ve temiz kalpli bir gençmiş. Tam bir saat boyunca ailevi, maddi ve manevi bütün sıkıntılarını anlattı. O anlatıyor ben ise sadece dinliyordum. Ayrılırken “Hocam gerçekten çok rahatladım, tekrar görüşelim.” deyince manevi danışmanlığın her zaman konuşmayı değil bazen de iyi bir dinleyici olmayı gerektirdiğini de anladım. O gece eve döndüğümde not defterimi açtım ve yaşadıklarımı bir cümleyle özetledim: Gençlere dokunabilmek için ihtiyacın olan şey; önce cesaret, sonra gayret ve elbette sabırlı olmaktır.