Makale

FETHİN RUH MİMARI: AKŞEMSEDDİN HAZRETLERİ

FETHİN RUH MİMARI: AKŞEMSEDDİN HAZRETLERİ

Koray ŞERBETÇİ

Tarih felsefesine ait en çetrefilli ikilemlerden birisi de “Tarihi büyük insanlar mı yapar, yoksa büyük insanları tarih mi yapar?” sorusudur. Bu soruya ya/ya da basitliğine kaçmadan cevap vermek elbette mümkündür. Emile Durkheim bu sorunun yanıtını ararken tarihteki büyük adamları merceğe benzetir. Mercek nasıl ki güneşin yakıcı olmayan ışıklarını odaklayarak yakıcı bir hâle getirirse büyük adamlar da toplumda cevher hâlinde bulunan ve sistemleşmemiş ülküleri kendi şahıslarında odaklayarak sistemli bir hâle koyarlar. Böylece tarihin akışı üzerinde yön verici bir etkiye sahip olurlar. Demek ki büyük adamlar ortaya koydukları ideallerin mucitleri değil kâşiflerdir.

İşte bu büyük insanlardan birisi de Sultan II. Mehmet yani İstanbul’un fethiyle birlikte Ebu’l-Feth, bizim bildiğimiz unvanı ile Fatih’tir.

Peki, Fatih Sultan Mehmet Türk-İslam tarihinde nasıl bir iz bırakmıştır?

Gregoryen takvime göre 1453 senesinde, Hicri takvime göre 857 senesinde o dönemki adıyla Konstantinapolis Osmanlıların eline geçti. Bu vakitten sonra Yahya Kemal’in ifadesiyle Konstantin’in şehri artık Türklerin Aziz İstanbul’u oldu.

Günümüzde Doğu Roma’nın Konstantinapolis şehrinin Türklerin Aziz İstanbul’u olma süreci neredeyse tüm askerî detaylarıyla biliniyor. Evet, İstanbul’un fethedilmesiyle ilgili pek çok teknik detay ve tarihî malumata sahibiz ama İstanbul’un fethinin tarihin büyük inkılaplarından birisi olduğunun farkında mıyız?

Oysa Fatih Sultan Mehmet’in fetihteki başarılarından söz edildiğinde birkaç askerî manevradan başka dile getirilen bir değerlendirmeye rastlanmamaktadır. Elbette bu askerî manevralar öyle basit hamleler değil deha çapında işlerdir: Gemilerin karadan yürütülmesi, kuşatma için muazzam topların döktürülmesi gibi. Gelgelelim mesele fetih sırasında uygulanan askerî taktiklerden öte tek başına İstanbul’un fethi bile değildir. Bu büyük fetih, bahsettiğimiz büyük inkılabın yani Osmanlı’nın yegâne ideolojisi Nizam-ı Âlem’i sağlama yönünde atılan bir adımdan ibaretti.

Ama asıl soru tam da burada sorulmalıdır. Sultan II. Mehmet’in Ebu’l-Feth’e dönüşmesini sağlayacak ruh kimyasını kim kıvama getirdi? Onu bu yüksek ideal konusunda eğiten kimdi?

İşte hem Fatih Sultan Mehmet’i hem İstanbul’u hem de Osmanlı Devleti’nin yüksek devlet ideallerini anlamak için tarihimizin ruh mimarlarından birisine yani Akşemseddin hazretlerine yakından bakmak icap eder.

Tarihî bir kimlik olarak

Akşemseddin

İsmi Şemseddin Muhammed b. Hamza’dır. Biz kendisini tarihte Akşemseddin veya kısaca Akşeyh adıyla biliriz. Takvimler 1390 yılını gösterdiğinde Şam’da gözlerini dünyaya açan Akşemseddin’in baba tarafından soyu Hz. Ebu Bekir’e kadar uzanmaktadır.

Böyle bir hanede yetişen Akşemseddin, yedi yaşına geldiğinde babasıyla birlikte Anadolu’ya geldi ve o zamanlarda Amasya’ya bağlı olan Kavak ilçesine yerleşti. Sağlam bir dinî eğitim aldı. Kur’an-ı Kerim’i ezberlemesiyle başlayan bu kuvvetli dinî eğitimi onu sonraki yıllarda Osmancık Medresesi müderrisliğine taşıdı. Fakat ilim yolunda gayretli olan Akşemseddin dur durak bilmiyordu. Müderrisliği sırasında iyi de bir tıp tahsili yaptı.

Donanımlı bir âlim olmasının yanında yirmi beş yaşına geldiğinde tasavvufi ilimlere derin bir istek duydu ve kendisini irşat edecek bir mürşit aramaya koyuldu. O günün zor şartlarında İran ve Mâverâünnehir’e doğru yola çıktı. Bu zorlu uğraşıları ona istediğini vermedi. Tabiri uygunsa eli boş yine Anadolu’ya döndü.

Oysaki aradığı bu topraklardaydı. Ama henüz vakti gelmediğinden mürşidine çok yakınken ulaşamadı. Şöhreti Anadolu’ya kadar yayılmış bulunan Zeynüddin el-Hâfî’ye intisap için Halep’e gitti.

Fakat gördüğü bir rüyadan sonra hemen Ankara’ya Hacı Bayram Veli Hazretleri’ne gitti. Akşemseddin sıkı bir riyazetten sonra kendisini takdir eden şeyhinden kısa zamanda hilâfet aldı.

Şeyhinden icazet alan Akşemseddin, âlim olması yanında artık bir arifti. Anadolu’da bir iki farklı yerde ikamet ettikten sonra yine Göynük’e yerleşti ve orada bir yandan çocuklarının, diğer yandan da dervişlerinin eğitimleriyle ilgilendi. Şeyhi Hacı Bayram Veli’nin vefatından sonra onun yerine irşat makamına geçti. Artık Akşemseddin bir mürşit idi.

Akşemseddin ve

Sultan II. Mehmet

Göynük’te yaşadığı dönemde Sultan II. Mehmet’in İstanbul’a bir hamle hazırlığında olduğunu duyan Akşemseddin, Edirne’ye doğru yola koyuldu. Daha önce, yani İstanbul’un fethinden önce iki defa Fatih’in yanına Edirne’ye giden Akşemseddin, ilkinde II. Murad’ın kazaskeri Çandarlıoğlu Süleyman Çelebi’yi, öbür defasında da Fatih’in kızlarından birini tedavi ederek iyileştirmişti. Ama bu kez yolculuğunun nedeni farklıydı. Tarihlerin kaydettiğine göre kuşatmanın başında II. Mehmet’in yanında olan Akşemseddin, süreç içinde İstanbul’un fethinin en önemli figürü oldu.

Akşemseddin’in bu süreçteki rolü, Samiha Ayverdi’nin değerlendirmesiyle şöyle tespit edilebilir:

Fatih Sultan Mehmet’in hükümdarlık sıfat ve sanatına formasyon vermiş ruhi terbiye ve dinamizmi, netice itibarıyla de deruni hayatı, hemen hiç de ele alınmamış dense revadır. Hâlbuki bizim için olduğu kadar dünya için de mühim olan, onun istila ve fütuhatından ziyade, bu cihat ve gaza ruhunu şuurlandırıp planlı ve sistemli bir istikamete yöneltmiş olan gayesidir.

İstanbul’un fethinde

Akşemseddin

1453 senesinde İstanbul, Osmanlılar tarafından kuşatılmıştı. Daha önce pek çok Müslüman hükümdarın kuşatıp alamadığı bu kentin karşısındaki ordunun başında şimdi genç bir hükümdar vardı. Fakat Orta Çağ şehirleri arasında en müstahkem surlara sahip ve bir yanı da doğal koruma olarak denize yaslanmış bu şehrin fethi kolay bir iş değildi.

Kuşatma sırasında şehrin savunma sisteminden dolayı sıkıntılar baş göstermeye başladı. Fatih Sultan Mehmet bir yandan ordusunu surlara sevk ediyor bir yandan da denizin getirdiği dezavantajı aşmaya çalışıyordu. Ama kuşatma uzadıkça huzursuzluk da artmaya başlamıştı. Çünkü başta Çandarlı Halil Paşa olmak üzere devlet adamları içinden bir grup kuşatmanın uzamasının devletin güvenliğini tehlikeye atacağını savunuyorlardı.

Tam bu sıkıntılı anlarda Akşemseddin, Sultan’a zaferin yakın olduğu müjdesini vererek sabredip gayret göstermesini söylemiş, Fatih’e yazdığı mektuplarla morallerin yeniden tazelenip fethin kısa zamanda gerçekleşmesinde etkili olmuştur.

Bu mektuplardan birinde Akşemseddin şöyle demekteydi: “Düşman gemilerinin neden olduğu olay, yüreğimizde hayli kırgınlık ve kedere neden oldu, bir fırsat görünürdü, kaybolduğundan aykırı bazı durumlar kendini gösterdi. Birincisi, kâfirler sevinip şamata yaptılar… Bu durumda ne yapmalı: Her şeyden önce, görmezden gelme ve acımayı bir kenara bırakmak gerek. Bunun gibi ağır bir durum ortaya çıktığında iyi araştırılıp bu aykırılık ve gevşeklik kimden kaynaklanmıştır ortaya çıkarıp azletme ve ağır şekilde paylama (ta’zir) uygulamalı… Bu arada hayret edilecek bir şey oldu: Kederle otururken Kur’an’dan tefe’ül ettik, seyitler sultanı Cafer-i Sadık işareti ile şu ayet geldi: “Varmayanların batını Müslüman değildir, hükm-i münafikinde kâfirle cehennemde mukim olmakta beraberdir.” demek işareti düştü. Şimdi fetih için harekete geçmeyenler kalplerinde kamil Müslüman sayılmazlar. O hâlde işi şiddetlendirme durumu göründü.”

İstanbul’a yapılacak son hücum öncesi durumu değerlendirmek için II. Mehmet bir savaş meclisi toplamıştır. Bu toplantıda Papa tarafından da desteklenen haçlı ordusu ve donanmasının yola çıkmak üzere olduğu haberleri üzerine ne yapılması gerektiği değerlendirilmiştir. Çandarlı Halil Paşa, bu tehlike karşısında kuşatmanın derhal kaldırılması gerektiğini ifade ederken, Zağanos Paşa bu fikre şiddetle karşı çıkmıştır. Bu tartışmada Zağanos Paşa’yı destekleyenler arasında Akşemseddin de görülmektedir. Buradan da anlaşılıyor ki Akşemseddin, Çandarlı grubunun kuşatmanın sürmesine yaptıkları sert muhalefeti karşısında padişahın görüşüne destek vererek genel hücum kararının alınmasında etkili olmuştur.

Sonuçta 28 Mayıs’ı 29 Mayıs’a bağlayan gece başlayan hücum sonunda 29 Mayıs sabah saatlerinde şehir ele geçirilmiştir. Akşemseddin’in bu fethe katkısını takdir eden Fatih Sultan Mehmet, fetihten sonra Ayasofya’da kılınan ilk cuma namazında hutbeyi Akşemseddin’in okumasını isteyerek bu hürmetini göstermiştir.

Yine fetih sürecine Akşemseddin’in katkısı genel maneviyat açısından da büyüktür. Bu noktada en büyük hadise Hz. Ebu Eyyub El-Ensari’nin kabrinin keşfi olmuştur. Prof. Dr. Halil İnalcık’ın anlatımıyla durum şöyle gerçeklemiştir: “İstanbul’un fethi sırasında dört düşman gemisi Haliç’e gelerek yardım getirdi. İstanbul’da halk, surlara çıkarak Türklere karşı gösteriler yaptı. Bizim asker arasında ümitsizlik doğdu, hatta bir kaynağımıza göre (Sadrazam Çandarlı Halil Paşa’nın da kışkırtmasıyla) bazı askerî gruplar, ‘Bu işin sonu yok.’ diye kuşatmayı bırakıp gitmeye başladı. Çok nazik bir durum vardı. O zaman Akşemseddin, Fatih’in şeyhidir. Hacı Bayram tarikatındandır. Eyüp El Ensari’nin mezarını bulmak için kolları sıvadı. Moralin düştüğü bir anda, Peygamberin sahabesinden olan Eyyub’un mezarını bularak askere moral vermek amacıyla padişahtan müsaade istiyor. Bugünkü Eyüp mevkiinde kazı yapıyorlar, orada eskiden manastırlar vardı, toprak altında yazılı mermer parçalar buluyorlar. ‘İşte mezar burası!’ diye orduya ilan ediyorlar. Askere savaş için yeni bir şevk ve heyecan geliyor.”

Bir âlim olarak Akşemseddin

İstanbul’u fetihten sonra Sultan Mehmet’in kendisine hürmeti daha da artmış ve tasavvufa olan eğiliminden dolayı Akşemseddin’in müridi olmayı talep etmiştir. Fatih’in bu talebini: “Sultanım sizin mâlik (idare eden) olmanız, sâlik (tasavvuf yoluna giren) olmanızdan evladır (iyidir).” diyerek hoş karşılamamıştır.

Hatta Fatih Sultan Mehmet’in ısrarına rağmen İstanbul’da kalmak istememiş ve Göynük’e geri dönmüştür. Hayatını anlatan menakıpnameye göre ölümüne kadar geçen sürede ilim ve hayır işleriyle uğraşmıştır. Sultanın, gönlünü almak üzere arkasından gönderdiği hediyeleri geri çevirdiği gibi Göynük’te yaptırmak istediği cami ve tekkeyi de kabul etmeyerek sadece bir çeşme yapılmasına razı olmuştur.

Akşemseddin, din âlimi ve tasavvuf sahasında bir mürşit olmasının yanında bir tıp bilgini olarak da devrinin iyi hekimi sıfatıyla şöhret kazanmıştır. Tıp konusunda Kitabu’t-Tıb (Tıp Kitabı) adlı eserinde Akşemseddin’in, tıp tarihinde ilk defa mikrop meselesini ortaya attığı ve hastalıkların bu yolla bulaştığı fikrini öne sürdüğü ve bu alanda kesin bilgiler veren Fracastor adlı İtalyan hekimden en az yüz yıl önce bu konuya ilk temas eden tabip olduğu kabul edilmektedir.

Bunun yanında dinî, tasavvufi ve felsefi eserler de kaleme almıştır. Menakıpname vefatına dair de ilginç bir hadise aktarmaktadır. Rivayete göre bir gün küçük oğlu Hamdi Çelebi ile ilgilenirken “Bu küçük oğlum yetim, zelil kalır; yoksa bu zahmeti, mihneti çok olan dünyadan göçerdim.” demiştir. Bunu duyan hanımı da “Efendi! Göçerdim dersin yine göçmezsin.” diye latife yapmıştır. Bunun üzerine hemen “Göçeyim.” deyip mescide girmiş, evlatlarını toplamış, vasiyetini yazdırmıştır. Helalleşip veda etmiştir. Yasin suresi okunurken uzanmış ve ruhunu teslim etmiştir. Cenazesi Göynük’teki tarihî Süleyman Paşa Camii’nin bahçesine defnedilmiştir. Türbesi 1464 yılında yaptırılmış ve bir ziyaretgâh olmuştur.

Mutasavvıf, din âlimi ve tıp bilgini Akşemseddin, hem ilmî yönüyle hem de Fatih Sultan Mehmet gibi bir cihangirin ruhunu maneviyatla kıvamlandırması bakımından tarihimizin öncü şahsiyetlerinin başında gelmektedir.