Makale

AYASOFYA’YI AÇMAK YENİDEN DOĞMAK GİBİ

AYASOFYA’YI AÇMAK YENİDEN DOĞMAK GİBİ

Fatih DUMAN

Bazı olayları anlatmak ve izah etmek için bazen sadece bilmek yetmez, anlamak ve hissetmek de gerekir. Pek çok tarihî olay da esasen böyledir. Bir savaşı, bir olayı, bir fethi, bir şehri ve hatta bir mabedi sadece rakamlarla ve sadece tarihî olaylarla anlatmanız her zaman mümkün olmayabilir. Ya da şöyle söylemek lazım; bazen bu şekilde anlatsanız bile eksik kalır ve tamam olmaz. İstanbul, onun fethi, yaşananlar ve Ayasofya Camii de tam olarak böyledir aslında. Rakamlarla ve salt bilgiyle anlattığınızda eksik ve yarım kalır. Zira yapılanın ardında bir şuur, bir hayal ve bir gaye vardır. Bu da yalnızca anlatarak değil hissederek ve hissedilerek olur.

Tarih denen şey tesadüflerle var olmaz. Bazı zamanlar çok eskilerde atılmış bir ok asırlar sonrasında bir düşmanı öldürür, çok önceden görülmüş bir rüya yüzlerce yıl sonra tabir edilir… Tarih tesadüflerle örülmez ve hatta tesadüfün yeri yoktur tarih denen her anı bir evvelkiyle ilintili kumaşın üzerinde. Bir sonra olan muhakkak ki bir evvelinin sonucu ve önceki sonrakinin sebebi olur.

Bazen biliyor ve bazen bilmiyoruz ya da unutuyoruz ama şunu söylemek lazım; biz bu topraklara ne bir tesadüf eseri ne kanlı bir kaygı ne de salt bir dünya hırsı ile geldik. Daha evvelinden görülmüş bir rüya, çok eskilerden inanılmış bir maksat ve Peygamberî bir muştu ile geldik.

Geçtiğimiz çağın zulüm ve ölüm kusan bütün zalimliğine karşı ısrarla hakkı, adaleti savunan birileri vardı. İslam ile şereflendikten daha birkaç asır sonra kendi cengâver karakterlerinin üzerine bir de manevi misyon yüklenerek uzak diyarlara kadar gitmeyi, gidebildikleri her yerde inandıklarını anlatmayı dert edinmişlerdi onlar. Yabancı değil, atalarımız, ecdadımız… İlayı kelimetullah maksadıyla ve nizam-ı âlem şuuruyla yollara düşen ve İslam sancağını ellerinde tutarak gittikleri her yere adaleti, huzuru ve merhameti götüren gönüllerine, İstanbul’a girmek ve Ayasofya’da başlarını secdeye koymak diye bir hayal koymuşlardı. Kurdukları bu hayale inanmış ve inandıkları uğrunda vazgeçecekleri ne varsa feda etmeyi göze almışlardı.

Peki ama neden Ayasofya?

Çünkü Ayasofya demek İstanbul demekti. Ve bütün dünyanın gözü bu şehirde ve hedefleri hep burası üzerineydi. İstanbul’u almak bir anlamda dünyaya meydan okumak ve varlığını kabul ettirmek manasına geliyordu. Bunun yanında Hz. Peygamberin (s.a.s.) meşhur İstanbul hadisi de dinî ve manevi bir motivasyondu. Bu şuurla Emeviler döneminden başlayarak pek çok kez İstanbul önüne gelen Müslüman komutanlar ve askerler her seferinde uzaktan yahut yakından Ayasofya’yı görmüş ve bu mabedin içinde yankılanacak ezan sesinin cihanın her yerinden işitileceğine inanmışlardı. Hem öyle inanmışlardı ki neredeyse bu hayali bir hakikate tahvil etmek için bir devlet kurmuş ve kendilerine daha Orta Asya bozkırlarından çıkmadan evvel böyle bir hedef koymuşlardı. Uzak hatta en uzak diyarlarda ezan sesini işittirecek ve Allah’ın ismini her yanda söyleteceklerdi. Hedeflerine koydukları şehir İstanbul’du belki ama İstanbul dendiği vakit gördükleri de anladıkları da Ayasofya idi.

Ve işte bu seferlerin sonuncusunda Sultan Mehmet Han demir zinciri kırıp İstanbul’un surlarından içeri girdiğinde tam da bu sebepten ilk gittiği yer Ayasofya olmuştu. Bir salı günü girilen şehirde yapılan ilk icraat Ayasofya’yı camiye tahvil edip ilk cuma namazını orada kılmak olmuştu. Böylece asırlardır kurulan hayal gerçekleşmiş ve ezan sesi Ayasofya Camii’nin kubbesinde yankılanırken bütün bir dünyaya hakikatin sesiyle meydan okunmuştu. Hz. Peygamberin (s.a.s.) muştusu hakikatte zemin bulmuş ve asırlar evvelinden atlanıp da yollara düşen yiğitlerin, her meydanda korkmadan ve inanarak çarpışan ve şehit düşen erlerin, dillerinde dua ellerinde Kur’an ile gönül fethine çıkan dervişlerin hayalleri hakikat olmuştu.

Ezcümle Ayasofya Camii’nde ezan sesinin susması, secdelere hasret bırakılması bu iddiadan, bu şuurdan vazgeçmek olmuştu. Yüzlerce yıldır akın akın bu dava için sefere düşen, canlarını veren, inandığı için zulmedilenlerin ruhuna bir azaptı. Bu mefkûreyi gönlünde taşıyanlar yıllarca bu acıyı sinelerinde hissettiler. Yeniden Ayasofya Camii’nde ibadet edebilmek için ömürleri boyunca bekleyenler, bu uğurda çile çekenler şuna inanmışlardı ki “Ayasofya’yı açmak yeniden doğmak ve Ayasofya’yı açmak ölümden uyanmak gibi olacaktı.”

Örnek olsun ve bilinsin diye bu derdi dert edinenlerden birini anlatayım. Zira unutulmuş ve unutturulmuş biri; Ayasofya Muhafızı Binbaşı Tevfik Bey…

Birinci Cihan Harbi’nden hemen sonra İstanbul işgal edilmiş ve Sultan Vahdettin, Dolmabahçe Sarayı’na bir manada esir edilmişti. Ve Sultan kendini korumakla görevli olan Binbaşı Tevfik Bey’e askerleriyle beraber Ayasofya’yı koruma vazifesini vermişti.

Binbaşı Tevfik Bey yanındaki yedi yüz kadar askeriyle beraber Ayasofya’nın önüne koydurduğu iki makineli tüfekle beklediği bir gün Ayasofya’nın tahliye edilip Fransız askerlerine teslim edilmesi emrini aldı. Ertesi gün bir Fransız taburu başlarında komutanlarıyla geldiler Ayasofya’nın önüne. Ve Fransız Komutan, Binbaşı Tevfik Bey’e: “Siz emir almadınız mı? Önümden çekilin, içeri gireceğim.” dedi.

Binbaşı Tevfik Bey hiç tereddüt etmeden ve yerinden hiç kıpırdamadan: “Ben Müslüman bir Türk askeriyim ve burası, Ayasofya benim mabedimdir. Ve ben evvel emri Allah’tan ve vicdanımdan alırım ve mabedime düşman ayağını sokmam. Ve bil ki bu yolda ölmeyi de öldürmeyi de şeref sayarız biz. Şayet illa ki gireceğiz derseniz evvela bu makinelilerin mermileri sizi karşılar. Sonrasında da bilin ki Ayasofya’nın her bir yanına bombalar yerleştirdim. Girmek için azmederseniz her birini patlatırım gerekirse ben de ölürüm altında, sizi de öldürürüm lakin o pis ayaklarınızı sokturmam Ayasofya’nın eşiğinden içeri.” dedi.

Tüm bu sebeplerle ve olması gereken bir nazarla bakılınca şimdi olan aslında sadece bir müzenin yeniden camiye dönmesi demek değildir. Ayasofya Camii’nde yeniden secdelere varmak yeniden aynı şuura aynı davaya ve aynı hayale sahip çıkmak; dünyaya meydan okumak ve emaneti asıl sahibine teslim etmek demektir.

Bu maksat uğrunda zamanı aşan, can verip de ölümsüzlüğe ulaşan yiğitler, gözünüz aydın, ruhunuz şad olsun; Ayasofya Camii yeniden hür…