Makale

ERDEMLERİN EN ÜSTÜNÜ: ADALET

ERDEMLERİN EN ÜSTÜNÜ: ADALET

Dr. Öğretim Üyesi Dilek Tekin
Karadeniz Teknik Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Müslüman ne için yaşar? Dâreyn saadetine kavuşmak; dünyada ferahı yani iyi ve mutlu bir hayatı, ahirette ise felahı yani kurtuluşu elde etmek için. İyi ve mutlu bir yaşam ise temelinde adaletin olduğu bir düzenle mümkündür. Zira faziletlerin en mükemmeli olan adalete göre yaşamak iyidir ve güzeldir. Mutluluk toplumsal yaşamla mümkünse ve toplumsal yaşam da adalete dayandığı ölçüde iyiyse bu durumda öncelikle adaletin ne olduğunu doğru anlamamız gerekir. Cenâb-ı Hakk’ın ve Sevgili Peygamberimizin vurguladığı adalet, erdemlerin en üstünü olup diğer erdemler de ancak adaletle mümkündür. Nefsin arzu ve istekleri, öfkenin talepleri ancak adaletle yönetilirse fiillerimiz erdeme dönüşebilir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bu konuda şöyle buyurmuştur: “Yönettikleri insanlara, ailelerine ve sorumlu oldukları kişilere adaletli davrananlar, Allah Teâlâ katında, Rahman’ın yanında nurdan minberler üzerinde ağırlanacaklar.” (Nesâî, Âdâbü’l-kudât, 1)

Öyleyse adalet, bütün davranışlarımızın yegâne belirleyicisi ve ölçütü olmalıdır. Peki, adalet nedir? Birçok İslam düşünürünün de belirttiği üzere adalet, işlerin yerinde ve zamanında, uygun tarz ve miktarda, aşırılık ve eksiklik olmadan, takdim-tehir yapılmadan yerine getirilmesidir. Hak sahibine hakkını teslim etmek, nefsin her türlü taleplerinde ölçüyü ve orta yolu bulmaktır.

Orta yol ise eylemlerde makul olanın gözetilmesi ile Cenâb-ı Hakk’ın belirttiği ve Resulü Ekrem’in örnekliğiyle ortaya koyduğu ölçülere riayet etmekle elde edilebilir. Faziletli fiiller ve faziletli bir toplumsal yaşam ancak adaletle mümkün olduğundandır ki “Allah, adaleti, iyiliği kesinlikle emreder.” (Nahl, 16/90) ve “(Daima) adil davranın. Muhakkak ki Allah, adil davrananları sever.” (Hucurât, 49/9) buyurur. Allah Teâlâ kullarını her hususta adil olmaya, her konuda hakkı gözetmeye çağırmakta, her hak sahibine hakkını vermeyi emretmekte ve zulüm yapmaktan sakındırmaktadır. Anlaşılmaktadır ki adil kimse, iyiliklerden dolayı kendisini başkalarından daha çok ödüllendirmeyen ve kötülüklerden dolayı kendisine başkalarından daha az ceza vermeyen kimsedir. Diğer deyişle adil kimse, orantılı ve eşit olmayan şeylerde orantılılık yani itidal ve eşitlik ortaya çıkaran kimsedir. Dolayısıyla bilinenin aksine adalet, sadece eşitlik değil eşit olmayanlar arasındaki orantısızlığı gidermek suretiyle orta yolu bulmak yani mutedil olmaktır. İtidal ise isteklerimize, tutkularımıza vurduğumuz bir çeşit dizgindir. Bu günlük dilde “kendine hâkim olma” şeklindeki ifadelerde gizlidir. Yine adalet, kişinin kendi nefsine ve diğer insanlara insaf kaidesine göre muamele etmesidir.

Yukarıdaki hadis-i şerifte Hz. Peygamber (s.a.s.), adaleti yaşamın öncelikle hangi alanlarında gözetmemiz gerektiğini açıklamıştır. Buna göre yetki ve sorumluluk sahibi kimseler sorumluluğu altında bulunan insanlara karşı adil davranarak huzurlu ve mutlu bir ortam sağlayabilirler. İdareci idare ettiklerine, işveren çalışanına, hoca talebesine, aile büyükleri aile efradına, anne baba çocuklarına karşı adil davranmalıdır. İdareci idare ettiklerine adil bir yönetim esasına uygun işler ve sorumluluklar yüklerse başında bulunduğu kurumda muvaffakiyet ortaya çıkar; aile büyükleri aile efradı arasında adaletle muamelede bulunursa sağlıklı aile ilişkileri, küçüklere merhamet ve büyüklere saygı tesis edilebilir ve anne baba çocuklarına karşı adaletle muamele ederse adil ve mutlu bireyler yetişir. Adaleti hayatının şiarı edinen böylesi insanlardan oluşan bir topluluk ise huzur ve mutluluk, ahlak ve erdem, sevgi ve barışın hâkim olduğu faziletli bir topluluğu, Peygamberî ümmeti meydana getirir. Görülmektedir ki dünyevi saadet ve mutluluk ile hadis-i şerifte vaat edilen uhrevi mükâfat ve ahiret saadeti yine hadis-i şerifte zikredilen adaletin tesisi ile gerçekleşebilecektir.

Adaletin zıttı ise zulümdür; hak sahibine hakkını vermemek, hak etmeyene hak ettiğinden fazlasını vermek, nefsin hevâ ve heveslerine yenik düşerek Cenâb-ı Hakk’ın rızasına uygun fiillerden uzaklaşmak, eylemlerde aşırıya gitmek ya da gerektiğinden eksik yapmak; yani sırat-ı müstakimden, orta yoldan, itidalden sapmaktır. Şayet işveren çalışanına hak ettiğini vermezse, aile reisi aile bireyleri arasındaki adaleti sağlayamazsa güven, sevgi ve saygı ortadan kalkar, insanlar arasında kin ve nefret tohumları ekilir, huzursuzluklar ve geçimsizlikler baş gösterir. Bu durum ise toplumsal düzenin bozulmasına ve kargaşaya sebep olur. Adaletin merkezde olmadığı zulme dayalı bozuk bir toplumsal düzen, anarşi ve terörü tetikler; böylesi bir toplumsal yaşamda ise zulüm başka zulümlerin, hataların ve yanlışların yapılmasına ve günahların işlenmesine, kısacası dinimizin uygun görmediği davranışların sergilenmesine yol açar. Neticede bu dünya mutluluğundan uzaklaşılır ve belki de nihai gayemiz olan ahiret mutluluğuna ulaşmamıza mani olabilir.

Sevgili Peygamberimizin mübarek yaşamı, adaletin nasıl tesis edileceğinin en güzel örnekliğini bizlere sunmaktadır. Bu örnekler bize adil bir devlet başkanı, adil bir hâkim, adil bir aile reisi, adil bir eş, adil bir dost olmanın yollarını öğretmektedir. Peygamberimiz, yönettiği insanlara karşı adil davranmıştır. Örneğin kendisine hırsızlık yapmış Fatıma adlı bir kadın getirildiğinde ona cezasını vermiştir. Aracılık yaparak cezayı hafifletmek isteyenlereyse öfkeyle; “Hırsızlık yapan kızım Fatıma dahi olsa cezasını verirdim.” buyurmuştur. Görüldüğü üzere Efendimiz bir devlet başkanı ve hâkim olarak en yakını dahi olsa suçluya cezasını vermekte bir an bile tereddüt etmeyeceğini ortaya koymuş, hayatın her alanında daima adaletle hüküm vermeyi ilke edinmiştir. Nitekim Numan b. Beşîr isimli genç bir sahabiye babası malının bir kısmını hibe olarak vermiş, diğer çocuklarını bundan mahrum etmişti. Çocukların annesi bu duruma rıza göstermemiş ve meseleyi sormaları için onları Sevgili Peygamberimize (s.a.s.) göndermişti. Efendimiz durumu öğrenince “Allah’tan korkun ve çocuklarınızın arasında adaleti tesis edin.” buyurmuşlardır. Aile fertlerine karşı adil davranmayı emreden bu hükümle Allah Resulü öncelikle anne ve babalara dinî ve ahlaki sorumluluklarını hatırlatmaktadır. Zira anne babanın çocuğu için güzel örnek olmaktan daha kıymetli bir rolü söz konusu değildir. Anne babanın sözleri değil hâl, tavır ve davranışları yani eylemleri çocuk üzerinde son derece etkilidir. O hâlde bir çocuk ancak hakkına saygı gösterilerek, adil muamele ile yetiştirilirse adil olmayı öğrenebilir.

Anlam ve değerler karmaşasının ve rol çatışmalarının had seviyelerde yaşandığı bugünün dünyasında haklıya hakkını teslim etmeye yani adalete her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz aşikârdır. Adalet ve orta yol mottosu bir Müslüman’ın hem bireysel ve toplumsal yaşamını hem de aile hayatını tanzimde asla vazgeçemeyeceği, taviz veremeyeceği temel bir prensiptir. Zira onu adil olmaya sevk eden temel saik, Yüce Allah’a ve ahirete olan inancıdır yani imanıdır. Bu imanları neticesindedir ki idaresi altındaki kimselere adaletli davranan yöneticilerin, ailelerine ve sorumlu oldukları kişilere karşı adil olanların Allah Teâlâ nezdinde pek büyük bir itibara sahip olacaklarını bu hadis-i şerif göz kamaştırıcı bir ifadeyle ortaya koymaktadır. Kıyamet gününde Allah Teâlâ’nın yanında nurdan yüksek koltuklarda oturmak ifadesi ister mecazî isterse de hakiki manada olsun şüphesiz müthiş bir iltifat ve pek kıymetli bir makamdır.