Makale

VARLIK YOKLUK SARKACINDA İNSAN

VARLIK YOKLUK SARKACINDA İNSAN

Dr. Bayram Köseoğlu

Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı

“Biz hangi topluma bir uyarıcı göndermişsek o topluluğun zevküsefaya dalmış kesimi mutlaka şöyle demişlerdir: ‘Biz sizin tebliğ ettiklerinize inanmıyoruz.’ Ardından şunu eklemişlerdir: ‘Biz servet ve nüfus açısından üstünüz; dolayısıyla, azaba uğratılacaklar biz olamayız.’ De ki: Rabbim rızkı dilediğine bol verir, dilediğine kısar; fakat insanların çoğu (bunun hikmetini) bilmezler.” (Sebe’, 34/34-36)

Yüce Allah, insanlara doğruyu göstermek, yanlışlardan sakındırmak ve hidayet yollarını öğretmek üzere peygamberler göndermiştir. Peygamberlerin toplumlarına yönelik çağrılarına kulak veren ve onlara tabi olanlar olduğu gibi, bu davete şiddetle karşı çıkanlar da olmuştur elbette. İşin ilginç yanı şudur ki, her toplumda peygamberlerin davetine karşı çıkanların ortak bir özelliği vardır. Bu da onların toplumun önde gelen, refaha alışmış, kurulu düzenlerinin ve alışageldikleri hayatın bozulmasını istemeyen kişileri olmalarıdır. Yukarıda yer verilen ayetlerde de vurgulandığı üzere, yaşayageldikleri hayatı değiştirmek istemeyen, sahip oldukları konforun, servet, zenginlik ve gücün ellerinden gitmesine karşı çıkan kesimler, peygamberlerin hak ve hakikate yönelik çağrılarına karşı çıkanların da başında yer almışlardır. Bu kişiler rızkın asıl sahibini unutmuşlar, O’nun verdiği imkânlarla O’na karşı gelme tutarsızlığını gösterebilmişlerdir.

Kendilerine peygamber gönderilen toplumların refaha alışmış, zevküsefaya dalmış varlıklı kesiminin, atalarından devraldıkları bu yaşam biçimine kör bir inat ve kuru bir taklitle ısrarla sahip çıkmaları, bu yaşam biçiminin yanlış olduğunu ısrarla vurgulayan peygamberlere karşı çıkmaları, onları yalanlamaları Kur’an’da değişik vesilelerle zikredilmektedir (Bkz.: Zuhruf, 43/23-25). Kendilerine ahiret hayatını, öldükten sonra dirilme ve Allah’ın huzuruna çıkıp hesap verme gerçeğini anlatan peygamberlere karşı gelen bu kesimin en temel iddiası ise, “Bu size söylenenler gerçek olmaktan çok çok uzak! Gerçek olan sadece şu yaşadığımız dünya hayatıdır. Ölür ve yaşarız. Bir daha da diriltilecek değiliz.” (Mü’minûn, 23/36-37) şeklinde olmuştur. Bu iddia, onların konfor ve rahata ne derece kendilerini kaptırdıklarını, Yüce Allah’ı ve ahiret hayatını nasıl unuttuklarını gösteren çarpıcı bir örnektir. Kur’an, dünya hayatına dalan, hazlarına tutsak olan ve ilahi hakikatleri unutan bu kesimin ahirette karşılaşacakları cezayı da haber vermektedir (Bkz.: Vâkıa, 56/41-45).

Kur’an’da dikkatlere sunulan ve “mütref” olarak nitelenen bu kesimin bir benzeri de mele’ kavramıyla gözler önüne serilmektedir. Toplumun önde gelen bu kesimi de aynı şekilde sahip oldukları güç ve imkânı kaybetmek istemedikleri, alışageldikleri düzenin kör savunucuları oldukları için peygamberleri yalanlayanların başında yer almışlardır (Bkz.: A’râf, 7/60,66,88; Hûd, 11/27; Mü’minûn, 23/24; Sâd, 38/6 vd.).

Oysa insanlar arasında görülen bütün bu olumsuz örneklere karşılık Kur’an’ın açıkça vurguladığı bir gerçek vardır ki: “Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir.” (En’âm, 6/32) Evet, “Bir oyun ve eğlenceden, bir gösteriş, övünme, mal ve evlâtta çokluk yarışından ibaret olan bu dünya hayatının…” değersizliği, Kur’an’ın verdiği şu çarpıcı misalle insan anlayışına sunulmaktadır: “…Tıpkı bir yağmur gibi ki bitirdikleri çiftçileri imrendirir, sonra kurumaya yüz tutar, bir de bakarsın ki sararmıştır, ardından da çerçöp hâline gelmiştir. Ahirette ise ya çetin bir azap yahut Allah’ın bağışlaması ve hoşnutluğu vardır. Dünya hayatı sadece aldatıcı bir yararlanmadan başka bir şey değildir.” (Hadîd, 57/20)

İnsanoğluna dünyalık olarak verilen servet ve çocuklar bir imtihan vesilesidir. Büyük mükâfat ise Allah katındadır (Tegâbun, 64/15). Bu gerçeği unuttuğu zaman insan, birer araçtan ibaret olan dünya nimetlerini amaç hâline getirecek, bu nimetler uğruna ahiretini feda edecektir. Servetiyle ve zenginliğiyle, makam ve mevkisiyle kibirlenecek, malının şükrünü eda için vermesi gerekli olan zekât ve sadakayı vermeyecek, fakirin hâlini görmezden gelecektir. Oysaki insan, elindeki bütün bu imkânların bir gün yok olabileceği gerçeğini unutmamalıdır: “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele!” (Bakara, 2/155)

Kendisine bir emanet ve imtihan vesilesi olmak üzere verilen refah, konfor ve zenginliğin, her türlü dünya nimetinin bir anda yok olup gidebileceğini unutan insan, kimseye muhtaç olmadığı gibi bir yanlış düşünceye de kapılabilmektedir: “Hayır! Gerçek şu ki insan, kendini kendine yeterli görerek çizgiyi aşar.” (Alak, 96/6-7) Ayet, “zenginliğine güvenerek şımaran ve kendini yeterli görerek nankörlük eden, azgınlaşıp hakka sırt çeviren insanın böyle yapmaması gerektiğini vurgular. Zira gerçekte insan zayıf ve muhtaç bir varlıktır; sağlık, huzur, sükûn ve emniyet içerisinde hayatını devam ettirebilmesi için öncelikle Allah’a ve kendisinin de üyesi bulunduğu toplumun diğer fertlerine ihtiyacı vardır. İnsanların ellerinde bulunan bütün imkânların gerçek sahibi ise kendileri değil, onu yaratan ve istediği anda ellerinden alma gücüne sahip olan Allah Teâlâ’dır.” (Heyet, Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, c.5, s.653-654)

Şu ayetler de insanın, açgözlü, sabırsız, doyumsuz, hırslı, başına gelene sızlanma ve dünyaya karşı aşırı düşkünlük gibi olumsuz tavırlarını çok net bir şekilde tasvir etmektedir. “Gerçekten insan pek tahammülsüz bir tabiatta yaratılmıştır. Başına bir fenalık geldi mi sızlanır durur. Ama ona bir nimet nasip olursa kendisinden başkasını yararlandırmaz.” (Meâric, 70/19-21) Buna göre, içinde bulunduğu, bugüne kadar yaşayageldiği rahat ve konforlu hayata alışan insan, başına bir musibet geldiğinde, elindeki imkânları kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kaldığında hemen feryat etmektedir. Oysaki hiçbir şeyi yok iken kendisine bu nimetleri veren Yüce Allah’tır. Dolayısıyla, emanet olarak verilen bu imkânları dilediği zaman geri alabilir. Aynı zamanda, insana verilen bütün bu nimetler imtihan vesilesi olduğu gibi, bu nimetlerin insanın elinden çekilip alınması da bir imtihan vesilesidir. İnsan bu bilinçle hareket ettiği zaman, kendisine verilenlerle şımarmayacak, kendisini dünyaya kaptırıp bütün bunları veren yaratıcısını ve O’na karşı görevlerini unutmayacak, bu imkânları kaybettiği zaman da sızlanıp isyan etmeyecek, sabretmesini bilecektir. Bir nimete kavuşan insan, nefsine hoş gelen bu duruma hemen alışıp ayak uydurduğu gibi, elinden giden nimete karşı da sızlanıp isyan etmek yerine, “kahrın da hoş lütfunda hoş” fehvasınca hareket edebilmeli, sabır ve şükür dengesini gözetebilmelidir.