Makale

MUSİBETLE SINANAN DİNDARLIK

MUSİBETLE SINANAN DİNDARLIK

Dr. Abdulkadir ERKUT
DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı

“İnsanlardan kimi Allah’a yalnız bir yönden kulluk eder…”

(Hac, 22/11.)

Hz. Peygamber (s.a.s.) döneminde göçebe hayatı yaşayan bazı insanlar Müslüman olup Medine’ye yerleşir; Medine’de sağlıklı hayat sürer ve bundan son derece memnun olur ve “Bu iyi bir dindir.” derlerdi. Aksine Medine’de çeşitli sıkıntılarla karşılaşır, beklediklerini bulamazlarsa “Bu kötü bir din.” derlerdi. Göçebelerden Müslüman olduktan sonra vatanlarına dönmeyi tercih edenler de vardı ki; onlar da döndüklerinde yağmurlu ve bereketli bir yıl geçirir ve arzu ettikleri nimetlere ulaşırlarsa dine olan bağlılıkları artardı. Şayet umduklarına nail olamazlarsa bunu dine bağlar; din hakkında olumsuz değerlendirmelerde bulunurlardı. (İbn Kesir, Tefsir, V, 352.) Dinî tercihlerine çıkarları doğrultusunda yön veren insanın karakter özelliği Kur’an’da şöyle tasvir edilmiştir:

“İnsanlardan kimi Allah’a yalnız bir yönden kulluk eder. Şöyle ki: Kendisine bir iyilik dokunursa buna pek memnun olur, bir de musibete uğrarsa çehresi değişir (dinden yüz çevirir). O, dünyasını da ahiretini de kaybetmiştir. İşte bu, apaçık ziyanın ta kendisidir.” (Hac, 22/11.)

Ayet-i kerimede çeşitli sebeplerle İslam’a girmiş zayıf karakterli insanların, şartların değişmesiyle tavırlarının farklılaşması, “İnsanlardan kimi Allah’a yalnız bir yönden (ala harfin) kulluk eder.” cümlesi ile ifade edilmiştir.

Ayette geçen “harf” kelimesi, bütünün bir parçasını ifade eder. İmanın esası kalbin tasdik etmesidir, sadece dil ile ifade etmek yeterli değildir. Onlarsa dilleri ile iman ettiklerini söyleseler de kalplerine iman yerleşmemiştir. Oysa ancak dil ile kalp uyumlu olduğu takdirde iman tamam olmuş olur. Cenab-ı Hak, sadece dil ile ikrardan ibaret olan iman iddiasının bir kıymetinin olmadığını şöyle ifade etmektedir: “Bedeviler ‘İman ettik.’ dediler. De ki: ‘İman etmediniz. (Öyle ise ‘İman ettik.’ demeyin.) ‘Fakat boyun eğdik deyin. Henüz iman kalplerinize girmedi…’” (Hucurat, 49/14.)

“Harf” kelimesi ayrıca ordunun bir kanadı için kullanılmaktadır. Ordunun kanadında bulunan kişi, zaferi hissettiğinde ganimet almak için bulunduğu yerde sebat eder, yenilgiyi hissettiğinde ise bunun sonuçları kendisine isabet etmesin diye savaş meydanından kaçar. Ayette sözü edilen kişinin de din ile ilgili tutumu böyledir; tek yönlü bir kulluğu söz konusudur. Sevinçli zamanlarında kulluk ederken, üzüntülü zamanlarda tavır değiştirir. Bu hâletiruhiye sahipleri başka bir ayette şöyle tasvir edilmiştir: “Onlar sizi gözetleyip duran kimselerdir. Eğer Allah tarafından size bir fetih (zafer) nasip olursa, ‘Biz sizinle beraber değil miydik?’ derler. Şayet kâfirlerin (zaferden) bir payı olursa, ‘Size üstünlük sağlayıp sizi müminlerden korumadık mı?’ derler...” (Nisa, 4/141.)

“Harf” kelimesi, ister dağ ve vadi gibi yüksek, ister yol gibi düz olsun bir şeyin kenarı için kullanılır. Din konusunda şüphe ve tereddüt içinde olan kişi, dinin kenarındadır. Bir şeyin kenarında duran, orada durmaya muktedir olamaz. O, dağın, vadinin veya yolun kenarında yürüyen kimsenin durumuna benzemektedir; ayağının kayıp aşağıya düşmesi ya da yoldan çıkması an meselesidir. Din konusunda gelgitler yaşayan da büyük ve emniyetli caddeden sapıp tali yollarda kaybolmak, sarp uçurumlarla sınanmakla karşı karşıyadır. “Onlar küfür ile iman arasında bocalayıp dururlar. Ne bunlara (müminlere) ne de şunlara (kâfirlere) bağlanırlar…” (Nisa, 4/143.) Dolayısıyla dine çıkar duygusu ile bağlanmış bu kişinin, sağlık, afiyet, nimet, rızık, mal, mülk, evlat gibi arzu ettiği dünyalıklara nail olursa imanı artar, İslam’da karar kılar, sebat eder. Ancak hastalık, kıtlık, geçim darlığı gibi hoşuna gitmeyen şeyler başına gelse, mal, mülk ve evladını kaybetse tam aksi bir tavır takınır; abid iken asi olur. Ancak o dünyadan da umduğunu elde edemez, bütün çabası boşa gider. İslam’ın bahşettiği izzet ve kerametten, Müslüman topluma mensubiyetin verdiği güvenden mahrum kalır. Azim olan Allah’ı inkâr ederse, son derece bedbaht ve zelil duruma düşer. Amelleri boşa gider, genişliği gökler ve yer kadar olan cennetten mahrum kalır; iki dünyayı da kaybetmiş olur. İki dünyayı da kaybetmek, kimseye gizli olmayan apaçık bir ziyandır. “Ziyan” kelimesi, telafi edilebilen bir şeyi ifade eder. “Apaçık ziyan” ise telafisi söz konusu olmayan bir ziyandır. Sadece dünya ile sınırlı değildir ki sabretsin yahut bedelini ödesin ve kurtulsun. O, kişiyi her yönden kuşatan, ahirete dek uzanan bir ziyandır. Bedelini ödeyerek veya şiddetine sabrederek kurtulmak mümkün değildir. (Şaravi, Tefsir, XVI, 9728.)

Ayet-i kerimede musibetlerle sınanan bir dindarlıktan söz edilmektedir. Allah Teâlâ ise kulundan, yaşadığı olumsuzlukların onun imanını sarsmamasını, her hâlükârda kendisine kullukta sebat etmesini istemektedir. Din, insanın görünüşte kötü olarak değerlendirdiği olaylarda bir anlamın bulunduğunu telkin etmekte; onu, bu anlamı keşfetmeye çağırmaktadır. Ayet-i kerimede yer alan aşağıdaki ifadede “hayr” kelimesi ile birlikte, zıddı olan “şer” yerine, “fitne” kelimesi kullanılmıştır: “Kendisine bir iyilik (hayr) dokunursa buna pek memnun olur, bir de musibete (fitne) uğrarsa çehresi değişir (dinden yüz çevirir).” “Şer” kelimesi yerine “fitne” kelimesinin tercih edilmesinin hikmeti şudur: Kişinin başına gelen kötü addettiği şey gerçekte kötü değildir. O bir imtihandır (fitne). Bu imtihanda başarılı olduğu takdirde başına gelmiş olan şey onun için kötü/şer olmaz. (Şaravi, a.g.e. , XVI, 9728.) Zira fitne kelimesi musibet anlamına geldiği gibi onun asıl anlamı “imtihan”dır. Dolayısıyla mümin, âlim ve hakîm sıfatlarına sahip olan Allah’a iman etmiştir. Başına gelen olayları bu sıfatlar ışığında değerlendirmeli, ne kadar büyük zorluklarla da karşılaşsa bunların hikmetten hali olmadığını bilmelidir. Karşılaştığı musibetin ağırlığından beli bükülen, ayağı tökezleyip yere yıkılan, umutsuzluk ateşi yüreğini dağlayan insana yaraşan, her şeyin sahibi Allah’a teslimiyettir. O vakit “Allah kuluna yetmez mi?” (Zümer, 39/36.)