Makale

YAVAŞLA VE EVİNE DÖN, KALBİNE DÖN

YAVAŞLA VE EVİNE DÖN, KALBİNE DÖN

Doç. Dr. Gülüşan GÖÇEN

İnsan, zaman denen nehrin içinde bir sandaldı. Su akar, insan o küçük sandalın kıvraklığında yolunu bulur, akar akardı… Su hep gür hep berrak değildi ama o an için önemli olan sadece akmaktı… Zaman denen su önce yavaş, sonra hızlıca azaldı. “Hızlıca” olması azalmak için olunca, bir tuhaftı… Öne doğru akmaya alışık olan insan için durma hâli, unutulmuş bir hâldi ve çoğu insan için durmak, “gerilemek” demekti. Durmamak gerektiği, insana dört koldan tembihlenirdi. Durmak tek başına anlamsız ve amaçsız elbette hoş bir şey değildi. Ünlü hekim Razi, insan sağlığını bedenen ve ruhen incelediği araştırmaları sonucunda “Meşguliyetten daha iyi bir tedavi yoktur...” (E. B. Razi, (2004). Ruh Sağlığı (Et-Tıbbu’r-Ruhani). Çev. Hüseyin Karaman, İz Yay., İstanbul.) demişti. Çünkü insan amaç arayan, o amaca bir anlamla giden bir varlık olarak yaratılmıştı. Meşguliyet edinmek, üretmek demekti, İnsan suyun yani zamanın akışına tekrar katılıyor. Kur’an’ı Kerim’de de “bir işten yorulduğunda diğerine koyul” (İnşirah, 94/7.) buyrulmuştu. Ama dikkatler celbedilirse; önce bir işten yorulmak ve sonrasında işin bir öncekinden farklılığına da vurgu yapılarak “diğerine koyul” deniyordu. “Bir işi bitirir bitirmez ya da bitirmeden aynı anda beş işi birlikte yürüt.” şeklinde bir anlam çıkması mümkün değildi.

Zamanın akışı karantina günleriyle birlikte azaldı. Süzüle süzüle gelen zaman kimi insanların yaşamında pastoral bir tablo gibi pencerelerde dondu. Pencereden bir hayat başladı. Sabah güneşinin doğuşunu, öğlenin parlaklığını, akşam güneşinin kırılarak odaya yansıyan huzmelerini seyretmeyeli uzun zaman olduğunu yine bizzat bize tabiat hatırlattı. İslam âlimleri insanı incelerken, can taşıyanlar içinde bir sınıflandırmayla ele aldı. Can taşımak ruh taşımaktı. Ruh taşımak beden denen toprağa bu dünyadan olmayan bir nurun/tohumun ekilmesiydi. Her can, kendi bedeninde açmış bir çiçekti. Baharın gelişini bayramla karşılayan insan için bu kez öyle olmadı. Bahar geldi yine, dallar çiçeklendi, çayırlar yeşillendi, kuşlar repertuvarını gözden geçirdi. İslam düşünürlerinin canlılar sınıflamasında bulunan bitkisel ruh, yani bitkiler âlemi, tabiat kendi çiçeklerini açtı baharına geçti. İnsanlar ilk defa bu bahar evlerine çekildi. Bu birçok insana bir ceza gibi geldi. Evet, bu karantina günleri acı veren bir ayrılık oldu. Ama ayrılık, birleşmek ve kavuşmayla çift bir kelime olarak var oldu. Ceza, acı ileyse ödül merhametle yazıldı. Her ikisi de hayatın düzeninde birlikte haşrolundu. Her şerde bir hayır; her hayırda bir şer olması, dermanın dertle yan yana verilmesi Allah’tan gelen bir lütuf bazen çözülmesi gereken eğitici bir bulmaca oldu. Bir şeyin biterken, başka bir şeyin başlaması da dünyanın değişmeyen kaidelerinden biriydi. Her şey bitmeye yazgılı… Ama aynı zamanda her şey başlamaya da yazgılı… Başlatmak da bitirmek de bizim elimizde değildi, ne doğmayı irademizle gerçekleştirdik ne de ölmeyi… İki nokta arasında geçen zamandan mesulüz sadece… Ve o süreç bizim için karantina günleri tarafından kökten bir müdahale oluncaya kadar hızlı, çok hızlı aktı. Kemal Sayar’ın “Yavaşla” (K. Sayar, (2014). Yavaşla, Timaş Yayınları.) kitabında dediği gibi modern zaman “hız ve haz” zamanıydı. Ye, iç, tüket ve sonra durma sakın, yeniden başla… İnsanlardan çok duvarlarla bir hayat yaşadık yaşıyoruz. Şimdi herkesin kendi olduğu tek yerde, evlerimizdeyiz. Bizim sadece biz olduğumuz yerdeyiz. İnsanlar hayat ve hayal sahnesinden çekilmişler, seyirci yok alkış yok… Varsa da bilgisayarlardan sosyal medya üzerinde telefon ve televizyonlardan sanal olarak evimize akan bir alkış sesi… O da ne kadar süre idare eder bizi? Bilinmez… Yalın kaldığımız olağanüstü bir zaman akışı içindeyiz. Bu bir talihsizlik bazı sonuçlarıyla ama tümüyle değil. İşleyen çarkın durdurulması nadirattan yaşanacak bir şeyse, durduğumuz şu zamanda soracağımız soru şu olmalı: “Bu, neden oldu?” soruda bir sıkıntı yok ama sadece eksik. Tamam olması için yanında şu soruyu da sormalıyız: “Bunda murat edilen şey ne?” Ben açıkçası sorunun son kısmıyla daha fazla ilgiliyim. Geçmiş, bugüne ve geleceğe bir çıkarım olduğunda kıymetlidir. Mevlana’nın dediği gibi “Dün dünde kaldı cancağızım. Bugün yeni şeyler söylemek lazım!” İnsanları iletişim kanallarının elverdiğince gözlemlediğimde ilahi adalet, imtihan, musibet, hatta kimilerine göre bela olarak nitelendirdiklerine şahit oldum. Bir öğretmeni düşünün emek verdiği öğrencilerindeki sonucu görmek için sınav ilan edip onlara soruları verdiğinde sınavı, öğretmenin öğrencilerinin canını yakmak için yaptığını düşünmeyiz. Hatta kanaatimce sınav en iyi performansın alındığı derslerdendir. Birçok şey öğrenirsiniz. Önceden, sıradan basit olan şeyler şimdi ne kadar kıymetliymiş onu anlarsınız… Yürümek, güneşli bir günde cıvıldayan kuşlarla aşık atarak gökyüzüne bakmak, selam vermek gülümseyen herkese, korkmadan sarılmak sevdiklerine ne kadar güzelmiş, mutlu olmak ne kadar kolaymış. Maddi sahipteliklerin artırımı bir amaç değil, sadece araçlarmış. Paylaşılmayınca da bir değeri olmuyormuş. Allah insanları farklı şeyler üzerinden bir tedrisattan geçirir. Bu çoğunlukla, Kur’an’ın ilk sayfasında doksan dokuz isminin içinde sizi Rahman ve Rahim olan adlarını öne çekerek kendini kullarına bu isimleriyle tanıtan Allah’ın merhameti, kucaklamasıyla olur. İnsanın evsizliği bu satırlarda biter. Sahibi belli olur. Geldiği gideceği yer; ayan beyan gösterilir.

“Herkesin bahanesi var, senin yok

günahlı bir gölgenin serinliğinde

biraz bekleyebilirsin, daha sonra

burada kalamazsın, başa dönemezsin

ama dön

Eve dön! Şarkıya dön! Kalbine dön!

Şarkıya dön! Kalbine dön! Eve dön!

Kalbine dön! Eve dön! Şarkıya dön”

(İ. Özel, (2005) “Of Not Being A Jew” şiiri Erbain kitabı içinde, İstanbul, Şule Yayınları.)

Derken sorar İsmet Özel satırlarında okuyucusuna, “Senin evin neresi?”, “Ev ne demek senin için? Benim evim neresi?” Ekrem Demirli hocamızın bir yazısı vardı: “İnsan bu dünyanın yetimidir.” (https://www.fikriyat.com/cuma-yazilari/2020/01/17/yoksullukyetimlik-ve-yolunu-sasirmak) diyordu, yetim olduğun yerde sahiplik olur mu? Varoluşçuların hayatın ve ölümün anlamını sorgularken bir kısır döngüye girmeleri bundandı. İnsan niye yaşamak durumunda, hayat niye var? Peki, insan neden ölür? Ölecekse ne zaman ölür? Bunu bilmeden geçerken süre kaygı dolar insana, her şey bitecekse diye başlar bütün başlangıçlar ve nihayetinde umudun feri kalmaz söner. Umutsuzluk, öldürür insanı her şeyden önce… Cevap biyolojik alandan verilse de o ölümün nedeni değil görünen teknik sebebidir. İnsanın ölümü yaşaması, fizikle değil metafizikle verilecek bir cevaptır. Hayatın ve ölümün neden var olduğunu bilenler (ama akıl ile idrak; kalp ve tasdikle) evin neresi olduğunu da bileceklerdir. Evine dönmek, kalbine, aslına dönmektir. Şarkıya dönmek, bu ilahi orkestrada enstrümanlardan hangisi olduğunu bilmek ve nerede ses verip nerede susacağını bilmektir. Evsizlik hissini, modern psikolojide Otto Rank gündeme taşımıştır. (O. Rank, (2000). Doğum Travması, (çev. Sabir Yücesoy), İstanbul, Metis Yayınları.) Bir beden ve ruhtan oluşan insanın doğarken sadece bir bedenin bedenden ayrılma acısı değil ruhi bir ayrılık acısı da yaşadığını, bunun ruhta bir yara travma olarak kaldığını söylemektedir. Bu evsizlik hissinin hayat boyu özellikle de kendini savunmasız hissettiğinde ortaya çıktığını söylemektedir. İnsanın yeryüzündeki “evsizliği”ni bizim topraklarımızda en güzel Mevlana anlatmıştır. Mesnevi’nin okuyucusunu karşıladığı ilk satırlarında:

“Dinle, bu ney nasıl şikayet ediyor, ayrılıkları nasıl anlatıyor:

Beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryadım erkek, kadın… Herkes ağlayıp inledi.

Ayrılıktan parça parça olmuş, kalp isterim ki iştiyak derdini açayım.

Aslında uzak düşen kişi, yine vuslat zamanı arar.”

(M. C. Rumi, (2018). Mesnevi-i Şerif, Sufi Kitap.)

Ayrılıktan şikâyet etmesi de bundandır. Bu yaşadığımız karantina günlerinde “evde kal” çağrılarını bir de bu gözle mi okusak acaba? Evinize dönün, kendinize, özünüze, aslınıza, olana değil olması gerekene dönün… Yavaşça dönün, sabrederek, düşünerek, sessizliğin de bir sesi olduğunu bilip onu duymak için dönün. “Bu günler bize ne söylüyor?” sorusunu sosyal medya hesaplarından gelen hazır cevaplarla geçiştiremezsiniz. Nefes almanın kıymetinden bahsederken virüse yakalanıp tedavi görenler, bu da ilginç geliyor bana… Bir refleks olarak otomat bir şeyken nefes almak, bizi tekrar düşündürüyor, hayatına nefes almanın kıymeti ile yeniden başla. Yaratılmışların baharı karşıladığı güne ulaşıncaya kadar nadasa bırakılmış toprak gibi dinle ve dinlen… Ama muhakkak bu işaret eden elin gösterdiği yöne değil; onu gösteren ele de bakmak gerekir. Bir bela olarak görme… Belki bir musibet ama bela değil… Bin nasihatten evla olan bir musibet olabilir ama bela demek hak değildir, adil değildir, bir şeyi yerli yerine yerleştirmek hiç değildir. Musibet kelimesi günlük dilde de kullandığımız “isabet eden şey” manasındadır ve “bir şeyin hedefine ulaşması, birinin payına düşmesi” olarak sözlüklerde açıklanır. (Çağrıcı, M. (2006). Musibet. İslam Ansiklopedisi, c.31, s. 255-256, Ankara: TDV Yayınları.) Kur’an’ı Kerim’de doğrudan on ayette geçerken (dikkatinizi çekerim) altmış dört yerde insana acı, üzüntü, acizlik, tedirginlik verecek hâller ve bu hâllere karşı Allah’ın sonsuz ikramı, yardımı, lütfu ve iyiliği anlatılmaktadır. Yarım anlamak ve okumak yanlış anlamak ya da hiç anlamamakla eşdeğerdir. Musibeti sadece can yakmak için fırlatılan bir taş olarak görmek, aynı yerden atılan güllerden de mahrum kalmak demektir. İsabet eden; aynı zamanda değen, dokunan, uzanan şeydir ki Allah’ın kullarına en yakın olduğu zamanlardır. İnsan dünyada ne kadar yaşasa yetmez, yeterli miktarda doyması ve bütün akla, kalbe düşen işleri bitirmesi için, o sebeple insan iki yüz yıl bile yaşasa erkendir her ölüm… O vakit kısacık ömrümüzde bize uzanan bu ilahi dokunuşu hissedelim. Acılar, ölümler, ayrılıklar var. Peki, “Bunlara ne diyelim?” derseniz ona da Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) usulüyle “Onlar; başlarına bir musibet gelince ‘Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz.’ derler.” (Bakara, 2/156.) ayeti ile karşılık verelim ve her evine giden yolcu gibi evine gider şekilde uğurlayalım. Bize isabet eden şeyi düşünürken de “Sana ne iyilik gelirse Allah’tandır. Sana ne kötülük gelirse kendindendir.” (Nisa, 4/79.) ayetinde olduğu üzere burada ilahi adaletin nasıl merhamet üzerinden bize döndürüldüğünü unutmayalım. Yol devam ederken, gün dönmeye, ömür ileri doğru akmaya devam ederken onun bize dokunuşunun ne manaya geldiğini düşünelim.

Âişe validemiz, anlatıyor: “Allah Resulü (s.a.s.) bir gece bana geldi, çok yakınıma sokuldu ve ‘Ey Âişe, bu gece Rabbime ibadet etmek için bana izin verir misin?’ dedi. Ben de ‘Ey Allah’ın Resulü, ben senin bana yakın olmanı severim ama Rabbin için ibadet etmeni de severim.’ dedim. Kalktı, suyu idareli kullanarak abdest aldı, sonra namaza durdu ve ağlamaya başladı. Sakalları ıslanıncaya kadar ağladı. Sonra secdeye vardı. Secdede de yer ıslanıncaya kadar ağladı. Daha sonra ağlayarak yanı üzerine uzanmıştı ki Bilâl sabah ezanını okumak üzere çıkageldi. Onun bu şekilde ağladığını görünce Bilâl, ‘Ey Allah’ın Resulü, Allah’ın senin geçmiş ve gelecek günahlarını affetmiş olmasına rağmen niçin ağlıyorsun?’ diye sordu. Bunun üzerine Hz. Peygamber, ‘Ey Bilâl! Nasıl ağlamayayım? Allah Teâlâ bu gece bana, ‘Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün peş peşe gelmesinde akıl sahipleri için elbette ibretler vardır.’ ayetini indirdi.’ diyerek cevap verdi. Sonra da ‘Bu ayetleri okuyup da bunlar hakkında düşünmeyenlerin vay hâline!’ buyurdu.” (İbn Hıbbân, Sahîh, II 386.) Allah Resulü (s.a.s.) geceleri kalkar, dışarı çıkar, gökyüzüne bakarak, “Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün peş peşe gelmesinde akıl sahipleri için elbette ibretler vardır.” ayetini okur, âdeta bu ayetin de içerisinde bulunduğu Âl-i İmran suresinin son on ayetini virt edinirdi. (Hadislerle İslam, Cilt 1, Sayfa 577.)

Biz de öyle yapalım… Gece ve gündüzün deveranını iliklerimizde hissedene kadar seyredelim sonsuz maviyi… Sonsuzluğu ve maviyi… Şu han olan dünyandan baki olana gidecek yolumuzu… Baki evimizi… Evimize giden yolu gösterecek kalbimizi…