Makale

İNSANLIĞIN İHTİYACI: MERHAMET VE DİĞERKÂMLIK

İNSANLIĞIN İHTİYACI: MERHAMET VE DİĞERKÂMLIK

Mustafa IRMAKLI

Son asır boyunca hayata dair kullanılan en yaygın ifadelerden birisi de “hız çağında” yaşıyor oluşumuzdu. Zira her şey öylesine hızlı akıyordu ki insan kendisiyle yüzleşmeye, varlığı, hakikati, manayı tefekkür etmeye vakit bulamadığı gibi çoğu kere hayatı ve olayları da geriden takip etmek durumunda kalıyordu. Bir anda tüm dünyanın gündemini değiştiren ve sabitleyen bir virüs hayatı yavaşlatarak insanın kendisini ve çevresini fark etmesine de kapı araladı. Esasında bu sükûnet ve arayış hâli sekînete çıkan bir yol bulma imkân ve ihtimalini de içinde barındırmaktadır. Ama insanlık öncelikle neyi kaybettiğini hatırlamak ve dünyayı tedirgin eden semptomların gerçek sebeplerini bulmak zorundadır. Zira yeryüzünde yaşanan sıkıntılar, korkunç bir kısır döngü olarak acıların ve felaketlerin tasviri düzleminde konuşulmakta ve âdeta trajedinin fotoğrafını en iyi çekenler entelektüel kulvarda bir adım öne geçmektedir.

Elbette son yıllarda yeryüzünün büyük siyasi, iktisadi ve toplumsal krizlerle kuşatıldığını; bir yanda alabildiğine israf, bencillik ve rehavet yaşanırken diğer yanda dünya nüfusunun yarıdan fazlasının açlık, yoksulluk, sefalet ve sosyal problemlerin kıskacında bir hayata mahkûm edildiğini; savaşlar, terör örgütleri ve salgın hastalıklarla milyonlarca insanın kan, gözyaşı ve umutsuzluk girdabına sürüklendiğini; bu çağda yaşayan ve çevresinde olan biteni fark etme yeteneği olan herkes bilmektedir. Ama bütün bunlar, gezegenimizde “neler” yaşandığına dair tablolardır. Oysa asıl önemli olan ve daha iyi bir geleceğe katkı sunacak şey ise bütün bunların “neden” yaşandığını ortaya koymaktır. Çünkü istenmeyen ve ıstırap veren bir durumda önemli olan, semptomların sebeplerini doğru tespit ederek gerçekçi bir teşhis ve uygun bir reçete ile tedaviye başlamaktır.

Bu bağlamda, modern dönemde bireysel boyuttan küresel alana yaşanan bunalımların, felaket ve trajedilerin en ciddi sebeplerinden birisi; insani değerlerin ötelenmesi ve fıtratın yozlaşmasıdır. Yani yaşanan esasında büyük bir hakikat ve merhamet krizidir. Hakikatin kaybedilmesi derin bir anlam krizine, merhametin yitirilmesi ise vahim bir ahlak krizine yol açmıştır.

Modern dönemin paradigmaları insanı ele alırken maalesef onun aşkın varlıkla, Allah’la irtibatını görmezden gelmiştir. Böylece insan yeryüzündeki ulvi misyonunu ve ilahi otoriteye karşı sorumluluk ve hesap verme bilincini kaybetmiştir. Oysaki insan, en güzel şekilde yaratılan (Tin, 95/4.), üstün özelliklerle donatılan (Beled, 90/8-10.), halife kılınan (Bakara, 2/30.), yeryüzünde iyilik ve merhametin egemen olması ve kötülüğün ortadan kalkması görevini (Âl-i İmran, 3/104.) bir emanet olarak yüklenen şerefli bir varlıktır. (İsra, 17/70.) Aynı şekilde modern dönemde insan, yalnızca fiziki boyutuyla öne çıkartılmış ve güç merkezli bir bakışla âdeta doğal seleksiyonun bir unsuru olarak kabul edilmiştir. Oysaki onu varlık âleminde farklı ve özel kılan sahip olduğu erdemler ve sorumluluk duygusudur.

Bugün, uluslararası boyutta barışa ve merhamete dayalı proje ve harcamaların, savaşa dair bütçelerin yanında çok küçük kaldığını, dünyanın egemen devletlerinin silah sanayi ve teknolojisine yaptığı yatırımların; başta sağlık olmak üzere diğer insani alanlara yönelik harcamalardan binlerce kat fazla olduğu acı bir şekilde ve daha yakından fark edilmektedir. Ne yazık ki son asır boyunca insanlığı etkileme gücüne sahip küresel merkezler merhamet, huzur ve barış eksenli projeler değil savaş, güç ve kavga merkezli bir cephe oluşturmuştur. Bilimsel masumiyet perspektifinden bakıldığında ise insanın huzur, güven ve refahı, tamamen teknoloji, ulaşım, iletişimin gelişmesine endekslenmiş, merhamet merkezli değerler ideal insan tasavvurunun dışında bırakılmıştır. Merhameti hiçe sayan laboratuvarlar insanlığın kâbus ve felaketini çağrıştıran cümlelerin öznesi hâline gelmiştir.

Oysa insana hayat veren ve onu ayakta tutan güç, paradan ve eşyadan önce merhamettir. Hayatı kolaylaştıran imkân, teknolojiden önce merhamettir. Zira söz konusu gelişmeler ancak merhamet zemininde kaldığında insanlığın iyiliğine hizmet etmekte, merhamet olmayınca ekonomi, eşya, teknoloji bir baskı, zulüm ve işkence mekanizmasına dönüşmektedir. Dolayısıyla küresel bir şaşkınlık ve arayışın öne çıktığı zor zamanlar, şayet küresel bir bilince dönüşebilirse insanlık gelecek adına umuda doğru bir yol bulmuş olacaktır. Diğer yandan sıkıntılı süreçlerde sağduyu ve aklıselimin, endişe ve panik duygusuna feda edilmesi insani değerlerin daha da zedelenmesine kapı aralayacaktır.

Bu meyanda zor zamanlar, merhamet sınavının final dönemleridir. Gerçek kişilik ve ahlakın ortaya çıktığı süreçlerdir. Haddizatında İslam’ın ortaya koyduğu merhamet zemininde, kişinin ahlak seviyesi zayıflara ve güçsüzlere karşı tavrıyla ölçülür. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) Sa’d b. Ebi Vakkas üzerinden insanlığa şu hakikati ilan etmektedir. “Size ancak zayıflarınız vesilesiyle yardım ediliyor ve rızık veriliyor.” (Buhari, Cihad, 76.) Yani Allah’ın yardımına mazhar olmanın yolu, kimsesiz ve muhtaçları himaye etmektir. İslam medeniyetini insanlığın sığınağı, mazlumların umudu yapan, bir merhamet medeniyeti olmasıdır. Peygamber Efendimiz’in imanın ölçüsü olarak ilan ettiği ahlak; kendisi için istediğini herkes için isteyebilmek, kendisine yapıldığında hoşlanmayacağı bir şeyi kimseye reva görmemektir. (Buhari, İman, 7.)

Bir müminin hayatındaki merhametin en büyük tezahürü, imanın parolası ve Müslümanın kimliği mesabesindeki “besmele”dir. Rabbimizin, “Allah” adından sonra zatını ifade eden en büyük kelime olan Rahman ismi, merhamet kökünden türemiştir. Şefkat ve merhamet eden, acıyan, sonsuz rahmetiyle lütuf ve ihsanda bulunan demektir. Dünya hayatında herkesi kapsayan ilahi rahmetin ifadesidir. (DİA, Rahman, c, 34, s, 415.) Bütün tutum, tavır ve eylemlerde besmelenin zikredilmesi aynı zamanda hayatın tamamında merhamete bağlı kalma sözü ve çabasını da ifade etmektedir. Çektiği her besmele ile Allah’ı, sonsuz merhameti ifade eden Rahman ve Rahim sıfatlarıyla anan mümin, böylece bütün söz ve davranışlarında şefkat, rahmet ve merhamet ilkelerine bağlı kalacağını ilan etmiş olmaktadır. Dolayısıyla her işe besmele ile başlamak o işi merhametle yapmayı ifade etmektedir.

İnsanın iç huzurunun yegâne teminatı kendisiyle iletişimini merhamet zemininde kurmaktır. Aklını ve kalbini merhametin rehberliğine raptetmeyen insan, kendine ve fıtratına yabancılaşmaya mahkûm olacaktır. Zira yardımlaşma, paylaşma, iyi düşünme ve iyilik yapma her şeyden önce insanın kendi kalbine iyi gelecektir. Kibir, bencillik, haset, kötü duygu ve düşünceler ise en önce insanın kendi kalbine zarar verecektir. Kalbi merhamet ve samimiyetle huzur ve sekinete ayarlanmışken insanın imaj ve ihtiras üzerine bir hayata kendini hapsetmesi kendine yazık etmesidir. İnsanın felaketi kalbinden merhametin silinmesidir.

İnsan muhtaç bir varlıktır. Sevgiye, ilgiye, merhamete, yardımlaşmaya, selamlaşmaya, paylaşmaya muhtaçtır. İnsan, söz konusu değerlerden bağımsız düşünüldüğünde toplumsal kaos kaçınılmaz hâle gelmektedir. Dolayısıyla hastalıklar, doğal afetler gibi zorluklar karşısında ihtiyacımız olan en önemli şeylerden birisi de merhamet ve insani değerleri canlı tutmaktır. Bu bağlamda mümin ahlakının zirvesi ise diğerkâmlıktır. Yani ihtiyacı olduğu hâlde kardeşlerini, komşularını, diğer insanları kendine tercih etmektir. Bu yüksek ahlakın güzel bir örneği olarak Medineli Müslümanlardan Ebu Talha isimli bir sahabi ve ailesi, zorda kalan bir kimseyi evinde misafir ederken yalnızca ev halkına yetecek kadar olan yiyeceklerini, fedakârlık yaparak misafirlerine ikram etmiş ve geceyi aç geçirmişlerdi. İslam medeniyetinde aynı zamanda îsâr ahlakı olarak öne çıkan bu diğerkâmlık davranışı karşısında Peygamber Efendimiz (s.a.s.) Ebu Talha’ya “Bu gece sizin misafirinize karşı davranışınızdan Allah Teâlâ çok hoşnut oldu. (Buhari, Menâkıbü’l-ensâr,10; Müslim, Eşribe, 172.) diyerek haklarında “Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları (mümin kardeşlerini) kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Haşr, 59/9.) ayetinin indirildiğini müjdelemiştir. Bir başka ayette Yüce Allah müminleri kendilerine ve insanlığa tanıtırken “Onlar bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcayanlar, öfkelerini yenenler, insanları affedenlerdir. Allah iyilik edenleri sever.” (Âl-i İmrân, 3/134.) buyurmaktadır. Dolayısıyla bu ayetlerin mümin gönüllere yerleştirdiği diğerkâmlık duygusu İslam medeniyetinde mal mülk konusunda yarışan değil, yardımlaşan; sadece nefsini önemseyen değil kendinden önce başkasını düşünen bir ahlakı egemen kılmıştır. Korktuklarından emin olma ve huzuru yaşama arzusunda olanlar için Allah’ın gösterdiği hedef, tüm sosyal ilişkileri merhamet ve paylaşma üzerine tesis etmektir. Çünkü servet hırsı, bencillik ve gösteriş tutkusu; merhamet, tanışma ve paylaşma gibi erdemlerin önüne geçerse, insanlar hayata bir vahşi yaşam standardında tutunmaya mahkûm olacaktır.

Son olarak insanlık tabiatla ilişkisini merhamet ve adalet ekseninde kurmak zorundadır. Bu bağlamda, havayı, suyu, toprağı kirleten, ekosistemi tahrip eden her türlü yaklaşım ve eylem zulümden başka bir şey değildir. Zira sadece insanın insanla ilişkisinde değil, insanın tabiatla ilişkisinde de merhamet ve adaletin ihlali açık bir zulümdür. Maalesef modern dönemde doğaya karşı sorumsuz ve umarsız bir yaklaşım öne çıkmıştır. Ve insanlık bugün birey, toplum, ekonomi, teknoloji ve tabiatla ilişkisinde sorumluluk, merhamet ve güzel ahlakı ihmal etmenin bedelini ödemektedir. Dolayısıyla insanın tabiatla ilişkisi merhamet, güzel ahlak ve emanet bilinciyle yeniden inşa edilmez ise yaşanacak çevresel krizlerin, küresel musibetlerin, dünyayı daha büyük kargaşa ve felaketlere sürüklemesi kaçınılmazdır.

İnsanlık merhamet zemini dışında huzurlu bir hayat inşasının mümkün olmadığını idrak etmeye mecburdur ve merhamete dayalı bir dünya inşa edemez ise ortaya koyduğu hiçbir dijital dünya modeli huzur ve güven getirmeyecektir. Dolayısıyla tasarım ve teknoloji harikası çiplerden önce insan kalbine merhamet adlı cevheri takmaya muhtaçtır. Zira hiçbir nesne, mucize alet ve güvenlik sistemi, insanı merhamet yüklü bir kalbi taşımaktan daha güvenli ve huzurlu kılmayacaktır.

Elbette, kalbine dönüş yolunu bulamayacak kadar merhametten uzaklaşmış, sahip olduğu imkânlar ve teknoloji ile çılgınca hayaller peşine düşmüş kişi ve odakların varlığı da mümkündür. Ancak merhamet, aklıselim ve güzel ahlakı rehber edinenlerin daha güçlü oldukları ve sonunda galip gelecekleri de açık bir hakikattir. Dolayısıyla şimdi tüm insanlığı tehdit eden bir salgından korunmak için bütün fiziki tedbirleri alırken daha güvenli ve güzel bir hayatın ve geleceğin inşası için başta merhamet ve diğerkâmlık olmak üzere bütün insani erdemleri kuşanmak vazgeçilemez bir sorumluluktur.