Makale

KELAMIN KADİM DOSTU KALEM

KELAMIN
KADİM DOSTU
KALEM

Süreyya Meriç

M.Ö. 4. yüzyıldan günümüze kadar ulaşmayı ba­şarmış iki küçük tablet kil üzerine sivri uçlu bir cisimle yapılan işaretleri taşıyordu. Bilinen ilk yazılı eser bugün müzede sergilense de kulla­nılan kalem ona arkadaşlık etmiyor maalesef.

Sahi, insanlığın kullandığı ilk kalem ney­di? Kuma yazı yazan parmaklar mı, taşa resim çizen çiviler mi, ahşap oyan ça­kılar mı? Ya da Çinlilerin kullandı­ğı ve tarihi M.Ö. 10. yüzyıla kadar uzanan fırçalar mı? Çin’de fırçayla yazı yazma geleneği hâlen devam ededursun araştırmacılar, fırçayı kalemin tarihî serüveninden uzak tutuyorlar. Dolayısıyla tarihî bul­gulardan hareketle bilinen ilk ka­lemlerin Mısır ve Roma’da yumu­şak tabletlere çeşitli şekilleri işlemek üzere kullanılan kalemler olduğunu söylüyorlar.

Yunanca “kalamo”, Latince “kalamus”, Arapçada ise "kalem”?. Hepsi benzer ses yapısına sahip çün­kü hepsi de aynı kökten geliyorlar. Kalemin ham maddesi olan kamıştan. Zaman içinde kuş tüyle­ri, ucu sivriltilmiş taş ve tahta parçaları hatta bazı bölgelerde fil dişi yahut hayvan boynuzları da ka­lem işleviyle kullanıldı ama kalem ve kamışın bir­likteliği yıllara meydan okuyarak bugünlere kadar geldi.

Kalemin ilk kullanımı, yumuşak zemin üzerine küçük oyuklar işlemek, kısa çizgiler çekerek çeşitli işaretleri nakşetmek şeklindeydi. Bilinen ilk kalem günümüzden tam 6 bin yıl önce Sümerler tarafın­dan tarih sahnesine çıkarıldı. Çok eski zamanlarda Çinli Filozof Tien-Lcheu deri, misk ve gaz yağı karı­şımından bir boyar madde elde edince artık oyma işleminin yerini parşömen üzerine çizim yapmak aldı. Kâğıt ve kalemin mürekkep akrabalığı da başlamış oldu. Ucu sivriltilmiş kamışlar, narin ku­ğulardan emanet alınmış gösterişli tüyler bu defa mürekkebe batırılıp kâğıt üzerinde zarif hareket­lerine başladılar. Latince’de kalem için kullanılan “penna” kelimesi ve ondan türeyen “pencil” da as­lında kuş tüyü anlamına geliyor.

Kuş tüyü ya da kamıştan kalemin mürekkeple bağı devam ettikçe, dolma kalemler, tükenmez kalem­ler de insanların dünyasında boy göstermeye baş­ladı. Hokka ve divitler yazı masalarının başköşesi­ne kondu. Tabii bir de boyar madde olarak farklı bileşenler kullanıma sokuldu. Dolma kalemin ata­sı sayılabilecek kalemler, tüp şeklinde kesilmiş bir sazın içi mürekkep doldurularak yapılıyordu. Za­manla mürekkebin dayanıklı hâle gelmesi için bu tüplere demir tozu, meşe palamudu tozu ve çeşitli ağaçlardan elde edilen reçineler ilave edildi. Metal ya da çelik uçlu kalemlere ise ilk olarak Pompeii harabelerinde rastlandı.

1658 yılına gelindiğinde “grafit” madeninin bulun- masıylayeni bir kalem girdi insan hayatına: Kur­şunsuz kurşun kalem. Grafitin küçük sopalar hâ­linde kesilmesiyle elde edilen bu kalemlere kurşun kalem denilmesinin nedeni sadece şeklî benzerlik, yoksa kurşun kalemde kurşun bulunmuyor.

Kalemin nicelik özelliklerini sayıp durduk ama kullanıcısına kattığı niteliği de es geçmek olmaz. Zira kalem, statünün bir nişanesi olarak hep saygı duyulan bir eşya olmuştur. Altın suyuna batırılmış tüyler yahut değerli taşlarla benzenmiş kalemler, sahibinin hem itibarının hem de zenginliğinin al­tını çizerken kalem erbabı, kamıştan yapılma mü­tevazı hokkalarını kullanmaya devam ettiler. Za­man değişti, kalemler çeşitlendi, 1960’da fosforlu kalemler bir müjde gibi çantalarımıza girdi, tebe­şirler yerlerini tahta kalemlerine terk etti. Bugün hem kullanılan malzeme hem de renk çeşitliliği ile kalemler kırtasiye raflarını süslüyor. Çeşitli sanat alanları için özel kalemler hazırlanıyor. Ressamla­rın kara kalem çalışmalarına eşlik eden kurşun ka­lemler de hattatların vazgeçilmez dostu kamışlar da varlığını sürdürüyor. Tüylerden de vazgeçeme­dik desek yeridir. Bir nostalji unsuruna dönüşse de tüyleri bir yazma aracı olarak kullananlar da var.

İlahi Kelam’da Kalem

İlahi dinlerde kaleme atfedi­len kutsallık ona uhrevi bir misyon da kazandırmıştır. Kalem İslam dininde ise ayrı bir öneme sahip­tir. Kur’an-ı Kerim’in ilk inen ayetlerinde de Yüce Allah “O, kalemle yazmayı öğretendir.” (Alak, 96/4) buyurmaktadır. Yine ilahi kitapta “Kalem” suresi vardır ki bu sure, adını birinci ayette geçen “kalem” kelime­sinden almıştır. Surede Hz. Muhammed’in (s.a.s.) peygam­berliğinin delilleri ve müminler ile kâfirlerin akıbetleri işlenmiştir: “Nün. (Ey Muhammed) Andolsun kaleme ve satır satır yazdıklarına ki, sen Rabbinin nimeti sayesinde, bir deli değilsin.” (Kalem, 68/1-2)

Defterdar Camii

Haliç kıyısında oldukça mütevazı bir camidir, Defterdar Camii. Kanu­ni Sultan Süleyman devrinin başdefterdarı Nazlı Mahmud Çelebi tarafından yaptırılmıştır. Aynı zamanda hattat olan, icazetini de devrin ünlü hat­tatlarından Şeyh Hamdullah’tan alan Mahmud Çelebi, imar ettirdiği caminin mina­resine teamüllerin aksine alem yerine bir hokka ve divit kondurdu. Defterdar Camii bu özelliğiyle yeryüzünde kalem ile taçlandırılmış tek mabet olma özelliğini taşıyor.

Kalem İşi

Osmanlıda yapıların içsüslemelerinde kubbe ve tavanların ince kıllı kalem fırça ile tezyin edilmesine kalem işi denilirdi. Renkli boyaların yahut altın varakların bezediği nakışlar ince işçilik ve hünerli eller isterdi. Çizimi hattat hazırlar, nakışı kalemkâr işlerdi.