Makale

Selahattin KAYA: “Rahmet ve bereket ayı ramazanda insan özüne yaklaşır ve kendini muhasebeye çeker.”

Selahattin KAYA:
“Rahmet ve bereket ayı ramazanda insan özüne yaklaşır ve kendini muhasebeye çeker.”
Söyleşi
Mahir KILINÇ

Allah Teâlâ, hayatı ve ölümü bizleri imtihan etmek üze­re yarattığını buyuruyor. Bu büyük imtihanda muvaffak olmak ahireti her zaman ha­tırda tutmakla mümkün olur. Ahireti hesaba katmadan yaşamanın dünya ve ahireti- mize verdiği tahribattan söz eder misiniz?

Ahiret hayatına inanmak bir Müslümanın iman esaslarından biri ve hayatını tanzim nokta­sında âdeta bir mihenk taşıdır. Çünkü bu inanç, dünyada yap­tıklarımızdan dolayı hesaba çekileceğimizin de farkında ol­mayı gerektirir ve insana aynı zamanda bir disiplin bir sorum­luluk yükler. Resulüllah (s.a.s.)

Hz. Lokman’ın (a.s.) oğluna bir nasihatini bize bildiriyor. Re- sulüllah (s.a.s.) buyuruyor ki: “Lezzetleri yok edeni (yani ölü­mü) çok hatırlayın.” (Nesâî, Cenâiz, 3.) Neden? Çünkü ölümü hatır­lamak, kişinin kendini, hayatını gözden geçirmesi yönünde et­kileyici bir ibret vesilesidir. Ayrı­ca ölümü hatırlamak ahiret ha­yatının hatırda tutulmasıdır. Bu disiplinde olan bir kimse beşerî münasebetlerine dikkat eder. Haksızlık yapmaz, başkalarının hakkına hukukuna riayet eder. Haramı helali bilir ve bu düstur üzere yaşar. Ahirete iman, helal ve haramlarla çerçevesi çizil­miş dünya hayatında bir denge­nin, nizamın oluşumunu sağlar. Helal ve haramlara dikkat ede­rek yaşamak insanlarda hesap verme bilincini canlı tutar. Bu durum da insanı dünyada başı­boşluk ve serkeşlikten alıkoyar.

İşte İslam’ın iman odaklı tesis etmek istediği nizamın olma­ması, evvela toplumu oluşturan bireyin ruhen sağlıklı olmama­sına neden olur. Dolayısıyla ahi- ret inancına bigâne kalmak ve yokmuşçasına yaşamak tahri­bata öncelikle kişiden başlıyor, sonra o kişinin oluşturduğu aile ve topluma sirayet ediyor. Al­lah’ın yasakladıklarını düşün­meyen insan menhiyatı rahat­lıkla yapabiliyor ne kendisine ne bir başkasına vereceği zararı düşünüyor. Malumunuzdur ki bir şeyin haram olması beşerî ve içtimai hayata vermiş olduğu zararla ilgilidir.

Yüce dinimiz dünyayı ahi- retin tarlası olarak görmüş, ahirette kurtuluşa ermenin yolunun da dünya hayatını İs­lam dairesinde yaşamaktan geçtiğini bildirmiştir. Bugün Müslümanlar olarak her iki dünyamızı mamur etmek için neler yapmalıyız?

Özellikle din imizin emirlerine tam manasıyla bağlanmalı, Resulüllah’ın (s.a.s.) terbiyesini kendimize rehber edinmeliyiz.

Bunun en güzel örneği sahabe değil midir? Onlar İslam’a tes­lim olmak ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) ahlakıyla o vahşi hâlle­rinden dünyanın en yetişkin, en olgun insanları hâline geldiler ve her iki dünyayı da kazandılar. Bizler de gerek Kur’an-ı Kerim gerekse sahih hadisler yoluyla Allah’ı ve O’nun bize bildirdikle­rini öğrenme ve idrak etme yo­luna gitmeliyiz. Bununla birlikte dinimizi en iyi şekilde bilme ve hayatımıza tatbik etmeye ihti­yacımız var. Ayrıca Allah Resu- lü’nü (s.a.s.) çok iyi tanımamız, onun sünnetine riayet etmemiz onun terbiyesinde kendimizi ve çocuklarımızı yetiştirmeye ça­lışmamız bizi dünya ve ahiret saadetine erdirir.

Peygamber terbiyesi ve ahla­kıyla ahlaklanmak, bizim teme­limizde inşa sürecine başlama­mız gereken ilk işlerden biridir. O ahlakla başlayınca peşi sıra her şey beraberinde gelecektir.

Çünkü Peygamberimiz en iyi insan modelini yaşamıyla orta­ya koymuştur. Ona uyduğumuz vakit birçok problem de hallo­lacak ve Allah ile olan ilişkileri­mizden beşerle ilişkimize kadar hayatımıza bir nizam ve mana gelecektir. İşte o vakit anlam- landıramadığımız hayat, anlam kazanacak ve daha yaşanabilir olacaktır.

Ramazan ayı Müslümanlar için rahmet ve arınmaya vesi­le olan bir ay. Aynı zamanda ömrümüzün muhasebesini yapmamız açısından da bir imkân veriyor bizlere. Bu ko­nuda neler söylersiniz?

Peygamber Efendimiz: “Akıllı kişi kendisini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışan­dır.” (Tirmizi, Sıfatü’l-kıyâme, 25.) bu­yurmuştur. Hz. Ömer de “Hesa­ba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin.” diyerek kişinin her daim muhasebe içerisinde olması gerektiğini vurguluyor. Ramazan ayı da kişinin kendi­sini hesaba çekeceği, kendiyle baş başa kalacağı zamanların da bulunduğu bir aydır aslında. Bu rahmet ve bereket ayında insan, özüne yaklaşır ve yak­laştıkça da bir muhasebenin içerisinde bulur kendini. İba­det ayı ramazanda kişi yaptığı ibadet ve taatlarıyla Rabbi- ne yaklaşır, yakınlaşır. İşte bu yakınlaşma kendisini hesaba çekmeyi sağlar. Bu ayda tabiri caizse Allah ile münasebet ar­tıyor. Bu durum, kişiye Allah’a karşı eksik olduğunu gösterir. Ramazan, sair zamanlarda fark edemediklerimizi bizlere fark ettirir. Mesela ramazan dışında yediğimiz, içtiğimiz nimetlerin, önemini ve lezzetini bizlere id­rak ettirir. Sağlıklı olmayan bir insan oruç tutamaz ve ona sağ­lığın kıymetini öğretir. Cami­ler, normal zamanlardakinden daha güzel ve çekici bir hâle bürünür. İnsanın zihninde “Ne­den bana manevi tatmin sağla­yan bu ibadetleri yapmıyorum ya da aksatıyorum, neden bu camilere sair zamanlarda gel­miyorum?” sorularını sordurur. Kısaca ramazan, Hz. Peygam- ber’in (s.a.s.) “Beş şey gelme­den önce beş şeyin değerini iyi bilmelisin; ihtiyarlığından önce gençliğinin, hastalığından önce sağlığının, yokluğundan önce varlığının, meşguliyetin­den önce boş vaktinin ve ölü­münden önce hayatının.” (Hâkim, Müstedrek, IV, 341.) tavsiyesinin bizatihi yaşandığı bir aydır. Biz Müslümanları gafletten uyan­dırır ve bir farkındalık oluşturur.

Ramazan ayı, insanların hu­zura, sükûna, selamete ermesinde ve Kur’an’ı hayata dönüştürmesinde elbette bir fırsattır. İnsanlar, bu fırsatı ne şekilde değerlendirmeli, neler yapmalılar?

Her ne kadar sonunda olsa da ramazanı bir bayram ayı ola­rak nitelendiriyorum. Çünkü Müslümanların çocuklar gibi şen olduğu bir aydır. Bu ayın içerisinde bin aydan daha ha­yırlı olan ve Kur’an-ı Kerim’in de dünya semasına indirildi­ği Kadir Gecesi var. Bu geceyi yakalamak, idrak etmek bize bayramı getiriyor. Büyüklerimi­zin de bizlere sıklıkla “Her ge­leni Hızır, her geceyi Kadir bil!” tembihini yabana atmamak lazım. Neden? Kadir Gecesi’ni ramazanın son on gününde aramak değil de ömrümüzde aramak bize sonsuz bir bayra­mı getirecektir. Müslümanlar olarak ramazanın nasıl bir fır­sat olduğunu anlamamız ge­rekiyor. Ramazan, bizim hayat kitabımız, Kur’an-ı Kerim’le de buluşma ayımız aynı zamanda. Bu ay Kur’an’la bir araya gelme ayı. Camilerde, evlerde muka­beleler okunuyor, hatimler ya­pılıyor. Bu, çok güzel bir haslet ve Kur’an-ı Kerim’le hemhâl olmamızı sağlıyor. Bunu hayatı­mızın her anına yaydığımızda ve okuduklarımızı anlamaya, idrak etmeye başladığımızda Kur’an artık bizi değiştirmeye, dönüş­türmeye başlıyor. İşte bu güzel­liği, bu lezzeti yakalayabilmek için ramazan biz Müslümanlar için büyük bir fırsat. Onun için Kur’an-ı Kerim’in hem lafzını hem mealini bol bol okumak gerekiyor. Ayrıca anlamı üze­rinde okumalarımızı tefsirlere de başvurarak sıklaştırmak, Kur’an’ın teşrif buyurduğu ge­celerde onun idrakine yönelik düşüncelere dalmak bizde ha­kikaten bir dönüşüm sağlaya­caktır inşallah.

Biz insanlara âdeta yeni bir ruh üflemek üzere gelen ra­mazan, insan hayatında ne­rededir ve ne gibi dönüşüm­lere vesiledir?

Evet, ramazan bizlere âdeta yeni bir ruh üfler. Günahlarla ka­rarttığımız ruhumuzu temizler, yeniler. Ruhumuzu, gönlümüzü karartan, karalayan, leke çalan her türlü kötülükten, kötü dav­ranıştan uzak kalmamıza vesile olur. Oruçlarla kötülüklerden uzaklaştıran ramazan, kişiyi bunlardan vazgeçirerek onun değişimini, dönüşümünü sağ­lar. Ramazan ayı iftarı, sahuru, sadakası, zekat ve teravih na­mazıyla manevi hazzı doyasıya yaşamamızı sağlar. Ramazan; insana unuttuklarını, unutul­muşları hatırlatır. Kısaca rama­zan ayı sadece bireysel anlamda değil toplum nezdinde de bir değişime, dönüşüme vesile olur. Böylesi derin etkiler bırakan ra­mazanı insanlar hep tatlı bir he­yecanla karşılar.

Ramazan sizin ruh dünyanız­da nasıl bir anlama tekabül eder? Ramazan ayını nasıl geçirirsiniz ve bu ayın en gü­zel şekilde ihya edilmesi nok­tasında okurlarımıza tavsiye­leriniz nelerdir?

Ramazan, her Müslümanı he­yecanlandırdığı gibi beni de çok heyecanlandırır. Gelişiyle çocuklar gibi sevindiğimiz, gi­dişiyle de bir daha kavuşmak nasip olur mu diye hüzünlen­diğimiz bir ay. Ben de herkes gibi ramazanın getirmiş olduğu güzelliklerden istifade etmeye, göklerden yeryüzüne inen bu manevi sofrada ruhumu, gön­lümü doyurmaya çalışıyorum. Okuyucularımıza söyleyeceğim şudur ki: Ramazan bir fırsattır, bir daha elimize ya geçer ya geçmez. Müslümanlar bu bi­linçle ramazanı en verimli ge­çirebilmenin yollarını aramalı ve bu ceht üzere ramazanı ihya etmeliler. Bu ayda bol bol hayır, hasenatta bulunarak felaha, huzura ermenin yollarını ara­malılar. Bu vesileyle tüm okur­larımıza da hayırlı ramazanlar diliyorum.

ÖZ GEÇMİŞ

Selahattin Kaya, 1934’te Erzin­can’ın Kemaliye ilçesine bağlı Başarı köyünde doğdu. Baba­sı Hüseyin Efendi’dir. İlkokulu köyünde bitirdikten sonra İs­tanbul’a gelerek Nuruosmaniye Kur’an Kursu’nda Hafız Hasan Akkuş’tan hıfzını ve talimini ik­mal etti. Ayrıca başka hocalar­dan özel Arapça dersleri aldı. 1951-1952 ders yılında açılan İstanbul İmam-Hatip Okuluna kaydoldu, 1959 yılında buradan mezun olduktan sonra 1961’de Beyoğlu’nda müftü müsevvidi olarak göreve başladı. Bu gö­revde iken İstanbul Yüksek İs­lam Enstitüsüne devam etti ve 1965 yılında mezun oldu. Me­zuniyetini müteakip aynı ilçede müftü yardımcılığı yaptıktan sonra 1966 yılında Beyoğlu’na müftü olarak tayin edildi. Bu hizmeti yürütürken Din İşleri Yüksek Kurulu Üyeliğine geti­rilmesi üzerine bu görevinden 1978’de yeni vazifesine başla­mak üzere ayrıldı. Kısa bir müd­det bu vazifede bulunduktan sonra İstanbul Müftülüğüne önve vekâleten; 24.10.1978 ta­rihinde de asaleten tayin edildi. 1998 yılına kadar bu görevde kaldı ve buradan emekli oldu. Mesleki konularda neşredilmiş makale ve tercümeleri, Seyyid Kutup’un “Fizilalil-Kuran” adlı eserinin tercümesi, Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri’nin sadeleş­tirme çalışmaları ve aynı yaza­rın mealinin de neşrine yardım­cı olan Selahattin Kaya, evli ve üç çocuk babasıdır.