Makale

Bir Destandır Çanakkale

Bir Destandır
Çanakkale

Sümeyra Çelik
T.C Hannover Din Hizmetleri Ateşeliği Din Görevlisi

Yıl 1915, yer Çanakkale. Sayıların durduğu, rakamların kifayetini kaybettiği cephe. Yedi düvele karşı topyekûn olmuş aziz bir milletin zaferi. Her şeyi başlatmayan ama çok şeyleri bitiren destan.
Zor günler başlayınca seferberlik çağrıları yapılıyor. Telgraflar çekiliyor en ücra nahiyelere. Şöyle yazıyor telgraflar: “Eli silah tutan herkes cepheye.” Tek tümce, cümlesini ayaklandırıyor yurdun dört bir yanında.
Yarbay Mustafa Kemal, bölgeyi ve arazi yapısını Balkan Harbi yıllarından biliyordu. Çanakkale’de düşmanın vatan toprağına ayak bastığı yere zamanında müdahale etmiş, verdiği kararlarla, uyguladığı stratejik taktiklerle savaşın gidişatına yön vermişti.
Düşman kapıdaydı. İstanbul işgal altında. Planlar kirli. Tuzaklar kanlı. Altı üstü denmeden dünyanın her yerinden getirilen düşman askerlerine karşı vatanı korumak için çağrılıyor vatanın her evladı.
Başka açılar, başka görüntüler verir. Nereden bakıldığıyla alakalıdır her şey. Tarih sahnesindeki olaylar da böyledir. Bir devri batıran Çanakkale zaferine bir de şairin bahsettiği “Vatan için ölmek de var/Fakat borcun yaşamaktır” dediği o açıdan bakalım.
Akın akın cepheye koşuluyor. Anadolu’nun her yerinden taze delikanlılar, abiler, amcalar ve eli silah tutan herkes. Yaşlısından gencine, kadınından erkeğine, kadar vatanı için çarpan her yürek gidiyordu Çanakkale’ye. Düşmana topyekûn bir karşılık vermek için herkes yola koyuluyor. “Eli silah tutan” herkes gidiyor. Ya gidemeyenler, onlar ne vaziyetteler? Onların da elleri başka silahlar tutuyor. Silahı düşmanı yenmek için kullanılan şey diye tanımlarsak; dualı ellerle evlatlarını vatan için yetiştiren annelerin silahları, diğerleriyle kıyas kabul edilemeyecek büyüklükte. Hangi teknoloji baş edebilir ki onlarla. Gönlünü Rabbine yaslamış, her daim mütevekkil olma gayretiyle kendine emanet edilen yavrusunu yetiştirmiş ve vakit gelince de cepheye göndermiş anneler, en büyük silahı ellerinde tutanlardı. Çanakkale cephesine gönderen anneler, beşik sallayan ellerin dünyayı salladığını tarihe not düşmekteydi.
Ya babalar? Kaç tanesi köy meydanında “Koçum vatan için gerekirse şehit ol.” diyerek alnından öptü ciğerparesini. Ya da kaç baba oğul omuz omuza savaştı. Hangisi hangisine son nefeste kelime-i şahadeti telkin etti? Oğul mu babasını, baba mı oğlunu defnetti orada. Bunun gibi binlerce fedakârlık yazılmıştı ve bu kutlu silahı tutuyorlardı elleriyle.
Çanakkale’de ve çok uzak coğrafyalarda ocaklar ıssız kalmış, aşlar katıksız hâle gelmişti. Azık kıt, yokluk her yanı sarmıştı. Sofralarda muhtemelen her lokma boğazda düğümleniyor, için için Mehmetçik düşünülüyordu. Hanelerde derin bir sükût ve sabırlı bir bekleyiş hâkim olmalıydı. Cepheden haberler, günler sonra ancak ulaşabilir Anadolu’ya, belki de haftalar sonra. Evladının şehit olduğunu aylar sonra öğrenmek nasıl bir şeydi? Şehid evladının hüznüyle birlikte, şehit anası, şehit babası olmanın gururu var bir de...Elli yedinci alay kurşun sıkarken düşmana, ta uzaklarda birlik beraberlik silahını kuşanıyordu ahali.
Cepheye yardım götüren kağnıların kenarına, ördüğü yün çorapları sıkıştıran teyzeler kaç ilmek atmıştı insanlık için kim bilir. Eli silah tutuyordu işte. Bir kaç çift çorap hangi birine yeter demeden gönderiyordu. Çünkü onun silâhı emeğiydi, desteğiydi.
Öğrencilerin sıraları bırakıp siperlere koşması, Çanakkale’deki çetin durumun göstergesi ve en etkili silahıydı. Artık dersler cephede işleniyor, bir milletin bekasının ne demek olduğu öğreniliyordu. Diploma yoktu bu derslerde ama kalem tutan elleri, şehitliğe çıkaran makamlarla doluydu. Boş sınıfların sükûneti sürerken İstanbul’da coşkulu nidalarla düşmana korku salıyordu eli silah tutan gençler.
Bu cephede, eli silah tutan herkes savaştı. Kürsüde hatipler cenk etti vaazlarıyla. Mihrapta imamlar savaştı dualarla, zikirlerle, hatimlerle. Saflarda cemaat savaştı birlik ve dirlikle. Safları sık tutmak, düşmana en ağır darbeyi vurmaktı. Bu cephede gazeteler savaştı. Yayınlarıyla ve yazdıklarıyla. Anneler savaştı; “Düşmana saldırmazsan sütümü helal etmem.” dedi, şehit ya da gazi olmaktan başka seçenek bırakmadı oğluna. Kadınlar da taze gelinler de bir savaş verdi. Gözü arkada kalmayan eşlerini uğurlarken dönmeyeceklerini çoktan biliyorlardı. Ve dönmediler. Onların payına da tevekkül silahı düşmüştü.
Çocukların elindeki silâh büyümekti. Şirince şımarıklıklarını dahi bırakmaktı. Yetimlik silahı kaldı onlara. Başları öne eğilmeden yaşamalıydılar. Vatan içindi. Şehit olmuştu babası bu bir şerefti. Mehmetçiğin silahı imanıydı. Yaralı düşman askerine dahi yardım etmesini emreden imanı. Herkesin silâhı elindeydi ve herkes kendi silahını kullandı. İşte bu destan böyle kazanıldı.