Makale

HER HÂLİMİZE ŞÜKREDEBİLMEK

HER HÂLİMİZE ŞÜKREDEBİLMEK

Dr. Lamia LEVENT ABUL

DİB Diyanet İşleri Uzmanı

Şikâyet ve memnuniyetsizliğin artık sıradanlaştığı ve insanların hâlinden sürekli şekva ettiği zamanlardayız. Sufiler, şükür nimeti değil nimeti vereni görmektir, derler ama çoğu insan ne nimeti de nimeti vereni görebilecek idraktedir. Şairin “Ol mahiler ki derya içindedir deryayı bilmezler.” misali Hak Teâlâ’nın nimetlerine gark olduğu hâlde bundan gafil olmak nankörlük değil de nedir peki? Rabbimizin nimetlerini saymaya kalkışsak sayısız nimetlerini anmaya gücümüz yetmezken bunları görememek ne büyük gaflet! Oysa insanın sahip olduğunu sandığı her şey Rabbimizin lütfu kereminden bahşettikleridir. Agâh olan anlar ki yerlerde ve göklerde olan ne varsa O’na (c.c.) aittir.

İnsanların verilen sayısız nimetlere karşı şükür etmeyip gaflete dalmasının iki sebebi olduğunu söylüyor İmam Gazali. Birincisi; insanlar cehaletleri sebebiyle umuma ait olan ve kendilerini de selamete erdiren şeyleri nimetten saymazlar. Ancak bu nimetlerden bir süre mahrum kaldıklarında kıymetinin farkına varırlar. Mesela gözleri gören biri gözün şükrünü eda edemez. Ancak kör olduğunda gözün kıymetini anlar, şayet görmesi iade edilirse şükreder, onu nimet bilir. Doğru olan ise devamlı gören gözü için şükretmektir. İkinci husus ise insanların sadece kendilerine özel olarak verilen servet ve benzeri maddi şeyleri nimet olarak görmeleridir. Bu konudaki gafletleri ise ancak verilen servetin azlık ve çokluğuna göre şükretmeleridir. Yani çok olursa şükrederler, az olursa şikâyet ederler. Biraz tefekkür etseler, Hak Teâlâ’nın başkasına vermeyip de sadece onlara mahsus verdiği nice nimetleri görür ve devamlı şükür hâlinde olurlar. Bunların başında akıl, ilim ve ahlak gelir.

İnsanın nimetlerin kıymetini bilip minnet ve şükranla Rabbine yönelmesi için öncelikle bu nimetlerin farkında olması gerekir. İhya’da hikâye edildiği üzere bir gün İbn Semmak, Abbasi halifelerinden birinin huzuruna vardı. O sırada elinde bir bardak su olan halife ondan öğüt istedi. İbn Semmak: “Şiddetli susuzluğa yakalandığın vakit, bütün servetine karşılık bu suyu isteseler ne yapardın?” diye sordu, Halife: “Bütün servetimi verir bu suyu alırdım.” deyince o, “Öyleyse bir bardak su değerinde olan servetinle ne böbürlenip durursun.” dedi. “Söyleyin bakalım, suyunuz çekiliverse, size kim temiz bir akarsu getirir?” (Mülk, 67/30.) ayeti üzerinde düşünsek, içtiğimiz bir bardak suyun ne büyük nimet olduğunu daha iyi anlayabiliriz belki.

Velhasıl şikâyet etmeye hayâ edecek kadar çok nimetle kuşatıldık, Yüce Rabbimiz her kuluna sonsuz hazinesinden nice nimetler ve ihsanlarla her an ikramda bulunurken şükrü eda etmemek hem cehalet hem de gaflettir. Oysa Yüce Rabbimiz, elinde olan nimete rıza gösterip şükür edenlere nimetlerini ziyadeleştireceği müjdesini veriyor. (İbrahim, 14/7.) Şükür nimeti artırır, şükürsüzlük onu elden çıkarır. Şükreden kendi iyiliği için şükretmiş olur, nimete karşı nankörlük eden ise bilmeli ki Rabbimizin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, lütuf ve kerem sahibidir. (Neml, 27/40.)

İnsanoğlu fıtrat olarak kendisine küçük bir iyilikte bulunana hemen mukabelede bulunmak ister. O iyiliğin karşılığında ya iyilik ve ihsanda bulunur ya da teşekkür eder. Bu övgüye değer güzel bir haslettir ki Hz. Peygamber (s.a.s.) insanlara teşekkür etmeyenin Allah’a da şükretmeyeceğini buyurmuştur. (Tirmizi, Birr, 35.) Yüce Rabbimize şükretmek de kulluğumuzun bir gereğidir. Şükrü samimi bir şekilde eda edebilmek için öncelikle bizlere bahşedilen nimetleri görmemiz, bunlar üzerinde tefekkür etmemiz ve neticede Kuşeyrî’nin tabiriyle derin bir saygıyla nimet sahibinin iyiliğini anmamız gerekir.

Şükretmek sadece dil ile “elhamdülillah, çok şükür” demekten ibaret değildir. İmam-ı Gazali her nimetin şükrünün kendi cinsiyle olacağını söylüyor: “Aklın şükrü, onunla Allah Teâlâ’yı tanımaya çalışmaktır. Kalbin şükrü onunla Allah Teâlâ’yı sevmektir. Gözlerin şükrü eşyaya ibret ve tefekkür nazarıyla bakmak ve eserde müessiri, sanatta sânii, nimette münimi, fiilde fâili görmektir. Dilin şükrü Allah Teâlâ’yı zikretmek, nasihat etmek ve doğru konuşmaktır. Kulakların şükrü Allah Teâlâ’nın emir ve fermanı olan Kur’an’ı dinlemek, nasihat ve doğru söze kulak vermektir. Ellerin, ayakların, diğer organların ve nimetlerin şükürleri de bunları kendi veriliş gayeleri istikametinde çalıştırmak ve kullanmaktır.” (Gazali, Dinde Kırk Prensip İmam Gazali’nin Risaleleri, Hikmet Neşriyat, İstanbul 2004, s. 385.)

Nimeti değil nimeti vereni görebilmek, bunlar üzerinde tefekkür edip şükrünü eda edebilmek de şükre vesile bir durumdur. En büyük nimet şükür edebilmektir, der gönül ehli. Çünkü hem nimetlerin asıl sahibi olan Hak Teâlâ’yı anarız hem de şükrederek kalbimizin kasvetini giderir gönlümüzü huzurla doldururuz. Kendini başkalarıyla kıyaslamadan elindeki nimete kanaat edebilmek de şükürdür. Hz. Peygamber (s.a.s.) “Şükrünü eda edeceğiniz az mal, şükrünü eda edemeyeceğiniz çok maldan hayırlıdır.” buyuruyor. Rabbimizin verdiklerine az çok demeden kanaat etmek ilahi takdire razı olmaktır. Bu sebeple ehl-i dil, “Elhamdülillah ala külli hâl” yani “Her hâlimize hamdolsun.” sözünü vird-i zeban etmişlerdir. Her ne hâlde olursak olalım her zaman için şükredecek öyle çok nimete sahibiz ki. Sadece bir nefeste dahi şükrü gerektiren iki nimet vardır. Her nefes almada oksijeni içimize çekiyor, her nefes vermede karbondioksidi dışarı veriyoruz. Eğer nefes alamasak oksijensizlikten, veremesek de karbondioksit zehirlenmesinden ölürüz. Nefes alıp verdiğimiz her an Rabbimizin nimetlerine mazhar oluyoruz.

Hz. Mevlana şükür nimetin canıdır, derken; İmam Gazali şükrün, ibadetin özü ve ruhu olduğunu söyler. Rabbimize kulluğumuzun güzel bir ifadesi olan şükür aynı zamanda zikir ve duadır. Hz. Peygamber (s.a.s.) zikirlerin en faziletlisinin “elhamdülillah” olduğunu haber vermiştir. (İbni Mace, Edeb, 55.) Allah Teâlâ’ya gönülden yönelenler hem darlıkta hem varlıkta O’na hamdederler. Bu hususta Sevgili Peygamberimizin duasıyla Rabbimizden yardım isteyerek bitirelim: “Allah’ım! Seni anıp zikretmek, nimetlerine şükretmek, sana en güzel şekilde kulluk etmek için bana yardım eyle!” (Ebu Davud, Vitir, 26.)