Makale

Prof. Dr. Ramazan MUSLU: “İhsan, her an Rabbinin huzurunda olma bilincidir.”

Prof. Dr. Ramazan MUSLU:
“İhsan, her an Rabbinin huzurunda olma bilincidir.”


Söyleşi
Dr. Elif ARSLAN


İslam ve iman ile birlikte dinimizin üç temel kavramından biri olan ihsan ne anlama gelmektedir?
İhsan en genel ifadesiyle; bilinmesi gereken bir şeyi en iyi şekilde bilmek veya yapılması gereken bir şeyi de en güzel şekilde yapmaktır. Bir başka anlamı da başkasına iyilik yapmak ve iyilikte bulunmaktır. Bilindiği gibi hadis kaynaklarımızda “Cibril hadisi” diye bilinen bir hadis-i şerif vardır. Hz. Ömer’den (r.a.) rivayet edilen bu hadis-i şerife göre bir gün Cebrail (a.s.) insan suretinde Sevgili Peygamberimizin (s.a.s.) huzuruna geliyor. Resul-i Ekrem’e (s.a.s.) önce İslam’ı, sonra imanı ve ardından da ihsanı soruyor. Hz. Peygamber (s.a.s.), bugün kültürümüzde “İslam’ın ve imanın şartları” olarak bildiğimiz hususları bu hadiste tek tek zikrediyor. İhsanı ise “Her ne kadar sen Allah’ı göremesen de her daim O seni görüyor düşüncesiyle Allah’a kulluk ve ibadet etmendir.” şeklinde açıklıyor. İslam âlimleri bu hadiste geçen her bir kavramın İslami ilimlerin farklı bir dalına kaynaklık ettiğini belirtmişlerdir. “İslam” kavramının fıkha, “iman” kavramının akait ve kelama, “ihsan” kavramının da zühd ve tasavvufa kaynaklık ettiğini ifade etmişlerdir. Dolayısıyla ihsan kavramının anlam dünyası oldukça zengindir. İhsanda her şeyi en güzel şekilde yapmak vardır. İhsanda güzellik ve iyilik vardır, estetik ve sanat vardır, edep ve adap vardır, ahlak vardır, kalp temizliği ve gönül eğitimi vardır, nefis terbiyesi vardır. En önemlisi de Allah’a en güzel şekilde kulluk etmek vardır. Allah’ı görüyormuşçasına yaşamak vardır. Bu sebeple tasavvuf eğitiminde “halk içinde Hak ile beraber olmak” anlayışı vardır. “El kârda gönül Yâr’da” düşüncesi vardır. Bu, kulun gündelik yaşamını sürdürürken kalbinin, gönlünün her daim Allah’ı zikredip hatırlaması demektir. Yine her an Allah’ın kendisini gözetlediği hissi anlamına gelen murakabe vardır. İşte ihsan kısaca ifade etmek gerekirse bu hâl üzere hayatımızı devam ettirmek ve bu bilinçle yaşamaktır.
İhsan mertebesinin nihai hedefi kalplere, gönüllere Allah sevgisini, marifetullahı yerleştirmektir. Kur’an-ı Kerim’de Hadid suresi 4. ayette Yüce Rabbimiz “Nerede olsanız, O sizinle beraberdir.” buyurmaktadır. Maiyyet ve ihsan bilinci insana ince bir düşünce ve hassasiyet duygusu kazandırır. İnsanı saflaştırır, arındırır ve her an Rabbinin huzurunda olma duygusu ile olgunlaştırır. Hataya düşmesinin önüne geçer. İhsan duygusu, bütün amellerin, ihlas ve samimiyetle en iyi şekilde yerine getirilmesini sağlar. Bir ayette “Allah’ın sana iyilik yaptığı gibi sen de iyilik yap ve yeryüzünde bozgunculuk isteme.” (Kasas, 28/77.) buyrulmaktadır. Allah kullarına karşı nasıl ihsan ile muamele etmişse kullardan da aynı şekilde ihsanla karşılık vermelerini istemektedir. Bir başka ayette de ihsanın karşılığının ancak ihsan olduğu belirtilmektedir. (Rahman, 55/60.)
Kötülüklerin hiç olmadığı kadar arttığı ve yayıldığı dünyamızda iyilik ve ihsan üzere yaşamanın ne kadar elzem olduğunu müşahede ediyoruz. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
İslam, en genel ifadesiyle, Allah’ın emirlerini yerine getirmek, yasaklarından kaçınmak, bütün yaratılmışlara karşı şefkat ve merhametle muamele etmektir. Bu tanım, İslam âlimlerinin İslam’ı tarif biçimidir aynı zamanda. Buna göre ihsan, sadece Allah’ın huzurunda ve ibadetlerde değil, aynı zamanda insani ilişkilerde ve canlı cansız bütün varlıklarla olan münasebette geçerli olan bir erdemdir. Bir mümin, bir Müslüman her işinde ihsanla hareket etmeye çalışır. Sevgili Peygamberimizin (s.a.s.) ifadesiyle “Allah Teâlâ, her işte ihsanı yani güzelliği, güzel yapmayı emretmiştir.” İlişkiler açısından ele aldığımızda bir mümin, Allah ile ilişkilerinde ihsan ile hareket eder. İnsanlarla olan ilişkilerinde ihsan ile hareket eder. Çevre ve tabiatla olan ilişkilerinde ihsan ile hareket eder. Diğer canlılarla olan ilişkilerinde ihsan ile hareket eder. Dolayısıyla bir mümin olarak her zaman anne babamıza, aile büyüklerimize, hayatın çilesini birlikte paylaştığımız eşimize, evlerimizin neşesi olan çocuklarımıza, evlatlarımıza, komşularımıza, yakınlarımıza, akrabalarımıza, arkadaşlarımıza, dostlarımıza, amirlerimize, memurlarımıza, işçilerimize, işverenlerimize, yöneticilerimize, yönettiklerimize karşı ihsan ile muamele etmemiz gerekir. Hatta nefes alıp verdiğimiz havaya, ekip biçtiğimiz ve ürün aldığımız toprağa, içtiğimiz suya, istifade ettiğimiz hayvanlara, bitkilere, ormanlara, denizlere, okyanuslara, dağlara ve taşlara ihsan ile davranmamız gerekir.
Her hafta cuma namazında hutbe irat edildikten sonra hatiplerimizin cemaate okuduğu bir ayet vardır. Hatta bu ayetle ilgili Hz. Ömer’in “Kur’an’da tek bu ayet inmiş olsaydı bana yeterdi.” dediği rivayet edilir. Nahl suresi 90. ayet. Bu ayette Allah, adaleti, ardından ihsanı, ardından akrabaya yardımı emrediyor. Adalet; borcunu vermek, alacağını istemektir; görevini yerine getirmek ve hakkını almaktır. Her şeye hak ettiği değeri vermektir. Her şeyi yerli yerine koymaktır. İhsan ise borcundan daha fazlasını vermek, alacağından daha azına razı olmaktır. Ayette geçen “ihsan” kelimesi, genellikle “iyilik” diye eksik bir şekilde tercüme ediliyor. İhsan, iyiliği, güzelliği, şefkati, rahmeti, merhameti, yardımlaşmayı, hayrı, cömertliği, diğerkâmlığı, vefakârlığı, kapsayan derin anlamları bulunan muhteşem bir kavramdır. O nedenle ihsan kavramı, en güzel şekilde yine ihsan kelimesi ile ifade edilebilir.
İhsan kavramının sanat ve estetik boyutu hakkındaki düşüncelerinizi paylaşır mısınız?
Evet; sanat, estetik, güzellik ve zarafet aslında Yüce Allah’ın eşsiz yaratışında sayısız örnekleriyle gözlerimizin önündedir. Bir anlamda onlar, ilahi cemalin, yeryüzüne yansıma biçimleridir. Peygamber Efendimizin (s.a.s.) ifadesiyle “Allah güzeldir, güzeli sever.” (Müslim, İman, 147.) Yüce Rabbimiz, yarattığı her şeyi ilk kez yarattığı için mahlûkattaki her türlü özellik, özgünlük, şekil, renk, zevk, ahenk, güzellik ve zarafet O’nun yaratıcı oluşunun en büyük göstergeleridir. Allah, “ahsenü’l-hâlikîn”dir, yani O en güzel şekilde yaratandır. Yine Allah, zatı güzel olandır ve güzellikleri sevendir. Yine Allah, güzellik duygusunu insanın fıtratına yerleştirendir. İnsan da bu sayede güzeli sever ve güzellikleri görmek, yapmak, üretmek ve yetiştirmek ister.
Yüce dinimiz İslam, baştan başa güzellik dinidir. Güzellik denince aklımıza ilk önce cemal, ahenklilik, dengelilik, ölçülülük ve zarafet gelir. Zarafet denilince de âlemlere rahmet olarak gönderilen Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) gelir. Zira onun bütün hayatı tevazu, sadelik ve doğallıktan ibaretti. Onda sadeliğin güzelliği vardı. Ondaki güzellik ve zarafet, tüm davranışlarına yansımaktaydı. Oturuşu kalkışı, yemesi içmesi, giyimi kuşamı, konuşması susması, tebessümü, tepkisi, saçı sakalı, kısacası her hâl ve hareketi ayrı bir zarifti. Ahlakıyla, davranışlarıyla, jest ve mimikleriyle son derece zarif olan Sevgili Peygamberimizin (s.a.s.) hayatında onun bu yönünü gösteren nice güzel örnekler vardır. Bunlardan birisi şöyledir: Peygamberimizin (s.a.s.) oğlu İbrahim on sekiz aylık iken rahatsızlanıp vefat ettiğinde, kendi elleriyle onu mezara koymuş, oğlunun kabri başındayken kerpiçlerle örtülen mezarda bir açıklık görmüştü. Hemen bu açık kısmın kapatılmasını istedi. Etrafındaki sahabeler merak edip bunun sebebini sorunca da “Bu, ölüye ne fayda ne de zarar verir ancak hayattakilerin gözüne hoş görünür. Biriniz bir iş yaptığında onu en güzel şekilde yapsın. Zira Allah kişinin, işini sağlam yapmasından hoşlanır.” (İbn. Sa’d, Ebu Abdullah Muhammed b. Sa’d b. Meni’ ez-Zührî, et- Tabakatü’l- Kübra, (Beyrut: Daru Sadır) 1: 142.) buyurmuştur. Peygamber Efendimizin (s.a.s.) burada yaptığı iş, aslında basit bir düzeltme işidir. Fakat onun oldukça farklı bir bağlamda söylediği bu veciz söz, “göze hoş ve güzel görünme” yönünü göstermesi bakımından ihsandır, güzelliktir.
Hülasa ihsan anlayışının, tarih boyunca Müslümanların inşa ettikleri medeniyetlerde en güzel örnekleri sergilenmiştir. Adabımuaşeret kültüründen şehir mimarisine, ebru, minyatür ve hat sanatından musikiye, şiir ve edebiyattan çarşı pazar kültürüne, cami, han, hamam, medrese, saray, kervansaray, köprü, çeşme, köy, mahalle, şehir imar ve inşasından tekke kültürüne, nişan nikâh törenlerinden mevlit kutlamalarına, örf ve âdetlerden ramazan ve bayram kültürüne varıncaya kadar doğumundan vefatına kadar insanın var olduğu, insani ilişkilerin söz konusu olduğu her alanda, Müslümanların ulaştıkları her coğrafyada İslam’ın ve Müslümanların zarafetini, nezaketini, zevk-i selimini, sanat ve estetik anlayışını görmek mümkündür.
Hz. Peygamber (s.a.s.) kuşkusuz iyilik ve ihsanda bulunma hususunda insanların en cömertiydi. Bize Resul-i Ekrem’in (s.a.s.) bu güzel ve örnek ahlakından söz eder misiniz?
Burada ihsanın, verme boyutu ortaya çıkmaktadır. Sahabe-i Kiram’ın ifadesiyle Hz. Peygamber (s.a.s.), esen rüzgârdan daha cömert idi. Kendisinden bir şey istendiği zaman istenen şey elinde mevcut ise onu mutlaka verir, asla “yok” demezdi. Kısacası o, insanların en cömerti idi. Yediğini, giydiğini, bildiğini paylaşır, iyiliği esirgemez ve asla bencillik yapmazdı. Mesela, bir hanım sahabi, bir gün kendi elleriyle ördüğü bir giysiyi getirip Hz. Peygamber’e (s.a.s.) vermiş ve “Bunu, giyesin diye ördüm.” demişti. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) hediyeyi kabul etmiş ve onu giyip ashabının yanına gitmişti. Allah Resulü’nün (s.a.s.) üzerindeki hırkayı gören bir sahabi, “Ne kadar da güzelmiş! Bunu bana verseniz.” demişti. Resul-i Ekrem, (s.a.s.) “Peki.” deyip orada biraz oturduktan sonra evine dönmüş ve o giysiyi katlayarak isteyen sahabiye göndermiştir. (İbn Mace, Libas, 1.)
Hz. Aişe’nin anlattığı bir diğer olayda Hz. Peygamber (s.a.s.), ailesi için bir koyun kesmiş ve ondan ne kadarı kaldı diye sormuştu. Hz. Aişe, “Bize sadece kürek kemiği kaldı.” deyince Resulüllah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “(Demek ki) kürek kemiğinin dışında tümü (bize) kaldı.” (Tirmizi, Sıfatü’l-kıyâme, 33.)
Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Ama bu kadarı da onun (s.a.s.) cömertliği hakkında bir fikir veremektedir.
İhsanı İslam ahlakçıları “iyiliklerde farz olan asgari ölçünün ötesine geçip isteyerek ve severek daha fazlasını yapmak” olarak tanımlıyorlar. İhsan makamı diyebileceğimiz bu seviyeye gelebilmek için ne yapmak gerekiyor?
Bunun için ihsan ahlakını kazanmak gerekiyor. Nefis tezkiyesine, kalp tasfiyesine ayrı bir ihtimam göstermek gerekiyor. İşin başının edepten geçtiğini düşünüyorum. “İlla edep, illa edep”. Şair, “Edep bir tâc imiş nur-i Hüda’dan/Giy ol tâcı kurtul her beladan” diyor. Burada insanın manevi eğitimi çok önemli. Evet, bugün insanın aklını ve bedenini eğitmek için çok büyük gayretler sarf ediliyor. Ancak eğitimde insanın gönül boyutunun eksik kaldığını düşünüyorum. Oysa insan -bilindiği gibi- ruh ve bedenden oluşan mükemmel bir varlıktır. Ancak beden mülkünde ruh ve nefis mücadele hâlindedir. Bu mücadeleyi ruhun kazanabilmesi ve insanı yücelere sevk edebilmesi için nefsin riyazet ve mücahede ile terbiye edilmesi gerekir. Nefsin arzu ve isteklerinin sınırlandırılması gerekir. Kalbimizde dünyaya ait sevgiler varsa onların da çıkartılması ve yerine Allah ve Resulü’nün sevgisinin yerleştirilmesi gerekir. Bunun için de Allah’ın hoşnut olacağı işleri en iyi şekilde yapmamız gerekiyor. Bu yapılabildiği ölçüde insan kemale erer. Belki bugün eğitim sistemimizde bu perspektifi kaybettik. İnsanın terbiye edilmesi, güzel ahlak sahibi olması ve nihayet ihsan kıvamına ulaşması için “insan yetiştirme düzeni” diye ifade edilen yapıların, müesseselerin, sistemlerin, paradigmaların yeniden ele alınıp güncellenmesi gerektiği kanaatindeyim. Çevresindeki gelişmeleri yakından takip edip çağını doğru okuyabilen, İslam’ın kâmil ve mükemmil rehber insanlarını öncelikle yetiştirmek gerekir. Kısacası yaptığımız işi usulüne uygun olarak çok iyi ve sağlam bir şekilde yapmamız lazım. Sevgili Peygamberimizin (s.a.s.) ifadesiyle “Allah, bir kul işini iyi/sağlam yaptığında sever.” Bir işin iyi, güzel ve sağlam olabilmesi için gereklerine tam olarak riayet etmek gerekiyor. Bugün bu anlayışı hayatımıza geçirmeye her zamankinden daha fazla muhtacız. Buna samimi bir şekilde niyet edip atılması gereken adımları atabilirsek devamı gelecektir diye düşünüyorum.
Sayın hocam, uzun yıllardır din hizmetinde bulunuyorsunuz. Vaiz olarak başladığınız hizmetlerinize İzmir Müftülüğü ve Diyanet İşleri Başkan Yardımcılığı görevleriyle devam ettiniz. Yılların birikimine sahip bir hocamız olarak din hizmetine gönül vermiş personelimize hangi tavsiyelerde bulunursunuz/neler söylemek istersiniz?
Din hizmeti gerçekten şerefli bir görevdir. Bu şerefli görevin elbette sorumluluğu da büyüktür. Görevlerimizi yerine getirirken bu bilinçle hareket etmeye çalışmalıyız. Bu bilinç bizi sürekli canlı ve dinamik tutacaktır. Bizler, Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) yaptığı görevi yapıyoruz. Onun (s.a.s.) varisleri olarak bulunduğumuz mihrap, minber ve kürsü gibi makamların hakkını verebilmek için daha çok çalışmalıyız. İbadetlerimizi yaparken zâhirî fıkıh hükümlerine dikkat ettiğimiz kadar bâtınî fıkıh hükümlerine de özen göstermeliyiz. Bu şekilde yapabilirsek ibadetin özünü ve ruhunu yüreğimizde hissedebilir ve ibadetlerin manevi hazzını tadabiliriz. Bunun için manevi gelişimimize dikkat etmeliyiz. Nefsimiz, hangi mertebede ise bir üst mertebeye çıkabilmek için gayret göstermeli; sadrımızın inşirah bulup kalbimizin itmi’nana ermesi için çaba harcamalıyız. Zira itmi’nana ermemiş bir kalp ile sunulan din hizmetinin, muhatabında bir etki bırakması düşünülemez. İhlas, huşu ve samimiyetle gerçekleştirilmeyen bir ibadetin ahirette kişiye ne faydası olabilir? Mihrapta, minberde, kürsüde veya bir başka yerde görevlerimizi yaparken bu hususları daima göz önünde tutmalıyız. Yine hepimizin tutarlı olmak adına ilim, amel, ahlak ve düşünce bütünlüğüne dikkat etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Hayata geçirilmeyen bilginin, nefsani bir tatmin aracı olmaktan öteye geçemeyeceğini unutmamalıyız. Hayata geçirdiğimiz her bilgi, ahlakımızı da en iyiye ve en güzele doğru yükseltebilmelidir. Yine bizlerin toplumsal ilişkilerde sabırlı, anlayışlı ve hoşgörülü olması gerekir. Yaptığımız her iş ve ibadeti ihsan duygusuyla yapmanın gayreti içerisinde olmalıyız. Bu yönümüzle de topluma örnek olmalıyız. Sözün özü, Peygamber varislerinin nasıl olması gerekiyorsa o şekilde olabilmek için çalışmalıyız. Unutmayalım ki bizler gücümüzün yettiğini yapmakla yükümlüyüz, bunu yapabiliyorsak gönlümüz rahat olabilir. Ancak -şu veya bu nedenle- yapamıyorsak oturup düşünmemiz ve kendimizi hesaba çekmemiz gerekir, diye düşünüyorum. Rabbim hepimizin yar ve yardımcısı olsun. Bu vesile ile meslektaşlarımıza görevlerinde başarılar diliyorum. Böyle bir fırsatı sunduğunuz için sizlere de ayrıca teşekkür ediyorum.