Makale

Basında Din ve Din Görevlileri Yahut Çok Parantezli Bir Yazı

Basında Din ve Din Görevlileri yahut Çok Parantezli Bir Yazı

Dr. Mehmet Bulut
DİB/Uzman

Günümüzde “medya” olarak ifade edilen gazete, dergi, radyo, televizyon, internet gibi yayın organlarında haber veya yorum şeklinde dinî içerikli yayınların da yer aldığı ve bu tür yayınların her geçen gün biraz daha kesafet kazandığı bilinen bir durumdur. İlk bakışta dinî olayların kamuoyunda daha çok yer alması, toplumun ve buna paralel olarak basının dine olan ilgisinin arttığı; insanların din konusunda daha çok bilgi sahibi olmak istedikleri, din görevlilerinin toplumdaki itibar ve etkinliklerinin yükseldiği, Diyanet teşkilâtının sunduğu din hizmetlerinin ülke genelinde daha fazla yaygınlaştığı ve etkinliğinin dikkat çekici boyutlara ulaştığı, bütün bunlara paralel olarak insanların dinî bilgi düzeylerinin giderek yükseldiği, dinî inançlara saygının daha belirgin hâle geldiği, başta entelektüel çevre olmak üzere toplum katmanlarında din kültürünün yaygınlaştığı hatta toplumda dindarlaşmanın kesafet kazandığı söylenebilir. Kuşkusuz bu varsayımların gerçeklik düzeyleri yapılacak bilimsel çalışmalar/alan araştırmaları sonucunda öğrenilebilecektir. Ancak biz, genel durumun tamamen öyle olduğunu kabul etsek bile, bu durumun ülkemizde basının dine ve din görevlilerine yaklaşımının ya da basında din konusunun ele alınış tarzının sağlıklı ve arzu edilen düzlemde olduğunu; meselâ basında dinî konuların ciddiyetle ele alınarak yetkin kişilerce tartışıldığını, sonuçta bu tartışmalardan hem kamuoyunun hem de din hizmeti sunan kurum ve mensuplarının istifade ettiğini söyleyemiyoruz. Yakın geçmişte basının din ve din görevlilerine yaklaşım biçimlerine baktığımızda ve günümüz medyasında bu bağlamda olup bitenleri göz önüne aldığımızda ortaya çıkan tablo, bu kanaate ulaşmamıza imkân vermiyor maalesef. Böyle bir tespitte bulunmak için, ilk varsayımda olduğu gibi, öyle geniş çaplı alan araştırması yapmamız da gerekmiyor; çünkü, en azından günümüzde din konusunda medyada nelerin, hangi düzeyde, nasıl konuşulup yazıldığını hepimiz gözlemleyebiliyoruz.

Buna göre, medya-din ilişkisi söz konusu olduğunda, öteden beri telâffuz edilen, basında din ve din hizmetleri sağlıklı bir şekilde yer almamıştır” gibi sözler, lâfın gelişi söylenmiş sözler değildir; üzülerek ifade etmek gerekirse birer gerçeği yansıtmaktadır.

“Basında din” konusu, bir makalede irdelenemeyecek kadar çok boyutludur. Ayrıca problemleri açıklayan binlerce örneği vardır. Ancak bu makalede sadece iki örnekten hareketle; önce, öteden beri basında “dinî konu” diye tartışmaya açılan konuların neliğini; yani, din adına hangi konuların tartışılmasının öncelendiğini/ tartışılmaya değer bulunarak kamuoyuna yansıtıldığını vurgulamaya çalışacak; sonra da basının din görevlilerine karşı takındığı ve çoğu kez hakaretamiz, rencide edici, aşağılayıcı olan yaklaşımlarını irdelemeye çalışacağım. Hem dünden bugüne devam eden en eski ve en etkili iletişim vasıtaları olması, hem de dün ile bugünü rahatlıkla mukayese etme, imkân vermesi açısından, örneklerimi gazetelerden seçeceğim. Yalnız örneklere geçmeden önce bir iki hususa daha açıklık getirmek istiyorum:

Önce şunu belirtelim ki, dünden bugüne “Türkiye’de basın” deyince hangi yayın organları; gazete ve dergiler akla geliyorsa, bu yazıda da kastedilen odur.

Seçilen örneklerde amaç kişileri tenkit etmek değil, vakıayı ortaya koymaktır. Bu açıdan örnek olaylarda yer yer şahıs adları zikredilmemiştir. Ayrıca verilen örneklerde meseleleri tartışan taraflardan hangisinin haklı hangisinin haksız; hangi iddianın doğru hangisinin yanlış olduğu noktasında değerlendirmede bulunmak bu yazının konusu dışında kalmaktadır.

Yazının çok parantezli oluşuna gelince; bu, seçilen konunun çok yönlü olmasındandır. Konu bağlamında makalede genişçe irdelenemeyen; ama önem arz eden bir kısım hususlara parantezler açılarak göndermelerde bulunulmuştur. Paranteze alınan her bir problemin ayrıca ele alınarak incelenmesi gerektiğini düşündüğümü de burada belirtmek isterim.

Birinci Örnek
Yıl 1951... Arjantin Devlet Başkanı Juan Peron’un eşi Eva Peron, amansız bir hastalığa yakalanmıştır. Tedavilerden bir sonuç alınamamaktadır. Bütün dünya kamuoyu gibi Türk basını da bu hadiseye kilitlenmiştir. Tam bu sıralarda Madam Peron’un şifa bulması için bir mevlid okunması fikri ortaya atılır ve bu düşünce basında tartışılmaya başlar. Belki de gazetelerde Türk basın tarihinin en uzun süren dinî(!) tartışmalarından biri böylece gerçekleşir. Günlerce bir gayrimüslim için mevlid okunup okunamayacağı/okutulup okutulamayacağı tartışılır. Magazin türü haberler bir kenara, o yılların önemli gazetelerinden Vakıt’ta Ocak 1951 tarihinden itibaren Ömer Fevzi Mardin ile Ali Kemali Aksüt arasında haftalarca süren bir polemik yaşanır. Kendi ifadeleri ile bu “dinî bahis” üzerinde tartışırlar. Belirttiğimiz gibi, konunun özü şudur: Bir gayrimüslim için mevlid okunur mu, okunmaz mı? Biri, “Evet, okunur”u savunurken; diğeri “Hayır, okunmaz”ı savunmaktadır. Birinin bir gün yazdığına, diğeri ertesi gün aynı gazetede cevap yetiştirir. (Günümüzden farklı olarak Mardin ile Aksüt gazete sayfalarında gayet kibar ve saygılı bir üslupla tartışırlar). İddialarını temellendirmeye çalışırlar. Konuya zaman zaman başka yazarlar da müdahil olur. (Benim takip edebildiğim kadarıyla bu tartışmaya katılanlardan hiçbiri, din konusunda yorum yapacak formasyona sahip değildir.)

Sonunda, 1951 yılının Aralık ayında, Şişli esnafının öncülüğüyle Şişli Camii’nde Eva Peron için mevlid okunur. (Bayan Peron henüz ölmemiştir. Yani mevlid “Peron’un ruhu için değil, yakalandığı amansız hastalıktan kurtulup şifâ bulması niyetiyle” okutulmuştur. Bu arada, yüzyıllardan beri devam eden bir Mevlid geleneğine sahip bir medeniyetin varislerinin, 20. yüzyılda ve basın sayesinde bu geleneğe yeni bir açılım(!) sağlamış olduklarına dikkat çekmeme bilmem gerek var mı?)

Eva Peron 27 Temmuz 1952’de ölür. Ölümü de çok geniş bir şekilde yer alır basınımızda.
Mukayese imkânı vermesi açısından burada şu bilgiyi de not edeyim: O yılların Diyanet İşleri Başkanı Ahmet Hamdi Akseki (29 Nisan 1947’den beri reislik makamında bulunuyordu), Madam Peron’un ölümünden yaklaşık bir buçuk yıl önce, 9 Ocak 1951’de vefat etmişti. Gazetelerimiz bu vefatı birkaç satırla duyurmuştu kamuoyuna! (Soru: “Basın, Reis’in vefatı dolayısıyla da mevlid okutulması yönünde bir kampanya sürdürmüş müdür?” Cevap: Rastlamadım.)

Yarım yüzyıldan da fazla bir aradan sonra günümüzde medyada aynı konunun; yani; “bir gayrimüslim için dua edebilir miyiz, edemez miyiz, onun ardından “Allah rahmet etsin” diyebilir miyiz diyemez miyiz?”, konusunun aynen tartışılmaya açılması düşündürücüdür. (Ölen gayrimüslimler için geleneğimizde ne dendiği, nasıl bir medenî tavır sergilendiği yine görmezden geliniyordu böylece.)

Önce şu soruyu soralım: Acaba ömrü vefa etseydi, merhum Akseki’yi ya da dönemin İstanbul Müftüsü Ömer Nasuhi Bilmen Hocaefendi (v. 1971)’yi Eva Peron için okunacak mevlid için basında başlatılan tartışmaların içinde, ya da tartışanlardan birinin tarafında olmalarını bekleyebilir miydik?

Biraz daha açayım soruyu: Toplumun her kesimine yönelik eserler hazırlayıp yayınlayarak, Müslüman Türk halkının dinî irfanına çok önemli katkılar sağlamış, vefatından kısa bir süre önce, “Din Tedrisatı ve Dinî Müesseseler Hakkında Bir Rapor” adıyla çok önemli bilimsel bir çalışmaya imza atmış; bu raporunda Cumhuriyet öncesinden başlamak üzere ülkemizde din eğitimi ve din hizmetleri alanında yaşanan problemler ve bunların çözümü konusunda gerçekten dikkate değer tespitlerde bulunmuş, bunu ilgili kurum ve kuruluşlara göndererek konunun önemine yetkililerin dikkatini çekmiş, hatta yayımlayarak bilim çevrelerinin istifadesine sunmuş bir zat olarak, merhum Ahmet Hamdi Akseki’yi; ya da kaleme aldığı kaynak dinî eserlerle Türk halkının dinî kültürüne çok önemli kazanımlar sağlamış olan ve diğer dinî hizmetleriyle halkımız tarafından yakından tanınıp sevilmiş büyük âlim, dönemin İstanbul Müftüsü Ömer Nasuhi Bilmen’i, bu tartışmaların içerisinde ve basının arzu ettiği şekilde göremezsiniz.

Demem o ki, basında yer alması gereken gerçek dinî meseleler, az veya çok yapılan önemli hizmetler basında kabul görmemiş, bu tür meseleler “dinî konu” diye basın piyasasına sürülmüştür. A. Hamdi Akseki, Ömer Nasuhi Bilmen ve benzeri şahısların, halkı dinî cehaletten kurtarmak için yaptıkları çabalardan söz edilmezken, Eva Peron’un mevlidi diyebilirim ki, bir yıl boyunca gündemde kalabilmiştir. Günümüzde de durum farklı değildir. (Yakın yıllarda hangi konuların ne kadar süre ile medyada tartışıldığı hepimizin malûmu, bunlardan örnek vermeye gerek görmüyorum.) Günümüzde de Başkanlık, elindeki imkânlar çerçevesinde ve samimi bir şekilde topluma sağlıklı din hizmeti götürmenin mücadelesini vermektedir, bu doğrultuda yoğun gayretler sarf edilmektedir. Basın bunları merak bile etmezken, rutin aralıklarla olmadık haberlerle halkın zihni bulandırılmaktadır. Meselenin özü buradadır; yoksa elbette bir gayrimüslim için okutulacak mevlitten ya da yapılacak duadan da -ne oranda bir ehemmiyeti haiz ise o kadarıyla- söz edilebilir.

Verilen örnekler ayrıca aradan geçen 56 yıl boyunca, genellemeksizin basının bu bağlamdaki tutumunda herhangi bir değişikliğin olmadığını ortaya koymaktadır.

İkinci Örnek
Ocak 1994… Türkiye geneline yayın yapan önemli bir gazetemizin bir köşe yazarı, bir cenaze vesilesiyle (evet, bir cenaze vesilesiyle) Kocatepe Camii avlusuna (evet, avluya kadar) geliyor. Noel ve yılbaşı kutlamaları konusunda okunan hutbeyi avluda dinliyor. Duyduklarından dolayı Kocatepe Camii imam-hatibine sinirlenen yazarımız, ertesi gün köşesinde bir yazı döşeniyor. Başlığı: “Sus cahil adam.” (Bu örnekle, basında din hizmetlilerini aşağılayıcı, incitici, hakaret edici, dışlayıcı örneklerden galiba en kibarını seçmiş oluyorum. Hangi sıfatların reva görüldüğü malûm.)

Bir kere yazının başlığında (“Sus cahil adam!..), bir din görevlisine karşı bu kitapta sinenizi delip de geçmek isteyen bir bakış hissediyorsunuz; bu sizi hâliyle son derece üzüyor. Bu bir. İkincisi;

Okuduğu hutbenin konusu olan Noel ve yılbaşının ne olduğunu bilmediğini ileri sürerek hiç çekinmeden, Ankara’nın en büyük camisinin imamını cahillikle yaftalayan entelektüelimizin, söz konusu yazısında yer alan şu cümlelerini lütfen birlikte okuyalım:
“…Büyük bir kalabalık Kocatepe Camii avlusunda toplanmışlar. Cuma namazı eda edilmiş, imam […] (makalede imamın ismi açıkça zikrediliyor) vaazına (hutbesine demek istiyor [M.B.]) başlıyor, Diyanet tarafından daha önce belirlenen cuma hutbesini okuduktan sonra da kendi görüşlerini sıralıyor…”

Bu örnekte olduğu gibi çok kez sözler çarpıtılıyor, bilgiler karıştırılıyor. Meselenin anlaşılabilir ve tartışılabilir yönünü bulmak yerine yaftalayıcı bir tavır ortaya konuyor.

İçinde bulunmadığı camideki ritüeli, hiç de nazik olmayan bir üslûpla anlatmaya kalkmak yetmiyormuş gibi, bir din hizmetlisini bu şekilde aşağılamak, dışarıdan izlediği(!) bir hutbe ve yüzünü görmediği bir hatip hakkında yorum yazmak… Anlaşılır gibi değil!

Şöyle bir tavır sergilemek mümkün olmaz mıydı: Diyelim ki, imam-hatibin konuştuklarında bir bilgi hatası, bir üslûp yanlışlığı gördünüz. Din görevlisi kendisine ulaşılmaz bir kişi değildir hani. Örneğin namaz sonrasında hocaya yaklaşıp (varsa imam odasına da geçebilirsiniz) rahatsızlığınızı veya sorunuzu ona çekinmeden açabilirsiniz. (Uzunca bir parantez açıyorum: Tabiî, burada öncelikli şart “camiye girmek/girebilmek”tir. Bir entelektüel için de olsa, -dünyanın geldiği noktayı da nazarı itibara alırsak- bu, artık çok tabii bir davranış olmalıdır. Bir buluşma noktası oluşturulacaksa cami, bu işlevi rahatlıkla yerine getirebilir. Aksi halde mevcut iletişimsizlik sürüp gidecek, din görevlisi ile toplumun bazı kesimleri arasındaki kopukluk devam edecektir. Konuya dönelim. Böyle yaptığımızda inanın hocamız sizi güler yüzle karşılayacak, ayak üstü hoş bir sohbet imkânı da bulabileceksiniz. Kısacası, aramızda bir dostluk köprüsünü tesis etmeye bakalım, bu dostluğun sürekli olduğunu göreceksiniz. [Köşeli parantez: Bu köprünün oluşturulmasında kuşkusuz bize; yani din görevlilerine de vazife düşüyor]).

Böyle bir yol takip etmek varken kamuoyu önünde din görevlilerine niçin hakaret edilsin? Dostluk eli uzatmak dururken... Basının kuşkusuz din hizmetlilerinden övgüyle bahsettiği de olmuştur/olmaktadır. Özellikle 1950’li yıllarda “aydın-ilerici imam/vaiz/ şunları yaptı” türü birçok haber ve yoruma rastlamak mümkündür.

Sonuç Yerine
Önce birinci örneğimiz çerçevesinde birkaç tespitte bulunmak istiyorum.
Bir tarama yapılsa son 75-80 yıl içinde basınımızda kurban derisi (kurbanın dinî boyutunu hatırlayalım) etrafında yapılan tartışmaların, din adına en çok tartışılan konular içinde olduğu görülecektir.

Maalesef 21. yüzyılın başında bile basınımız bize dinî bir problem(!) olarak, “tavuktan kurban olur mu?”yu tartıştırmak istedi ve -biraz da buna çanak tutanlarımız sayesinde- başarılı da oldu.

Acaba bu tür haber ve yorumlarla medyamızın, ülkemizde dinî düşüncenin, dinî irfanın gelişmesine bir katkısı olabilir mi/olabilir miydi? Dinî tefekkürün gelişmesine katkı sağlayabilir mi? Bunlar mıdır Türkiye’nin gerçek dinî sorunları?

Din konusunun basında sağlıklı bir şekilde yer alamamış olmasının en kötü sonuçlarından biri, toplumun önemli bir kesiminin; din ve din görevlileri ve dinî kurumlar konusunda yanlış, eksik, hatalı, gerçek dışı bilgi ve kanaat sahibi olmalarına vesile oluşudur. Toplumun, din hizmeti veren kurum ve kişilerin faaliyetlerinden basın yoluyla sağlıklı bilgi edinememesi, din hizmeti açısından büyük bir kayıptır.

Çağımızda din görevlilerinin özgür düşünce sahibi ve üretici olmalarını istiyorsak, basının bu kesime karşı uyguladığı yıpratıcı, zan ve töhmet altında tutucu, hatta yargısız infazda bulunucu tutumunu gözden geçirmesi gerekir.

Medya din konusuna yer veriş biçiminde, günümüzde olduğundan farklı bir konsept geliştirmelidir. Bu konuda Diyanet İşleri Başkanlığımız ve ilâhiyat fakülteleriyle işbirliği ve dayanışma içerisine girmelidir.

Din görevlilerinin çağın şartlarına daha uygun yetiştirilmelerinde, Diyanet İşleri Başkanlığınca sunulan hizmetlerden daha iyi sonuç alınmasında, kuşkusuz basının müspet yaklaşımı önem arz etmektedir.

Yüzyıllardan beri âdeta üzerlerine yapıştırdığımız sözüm ona o yakışıksız yaftalardan, din görevlilerini beri tutmak zamanı gelmiş olmalıdır. Unutulmamalı ki, “hademe-i hayrat” olan din görevlileri toplumun birlik ve beraberliğinde, huzur ve saadetinde rehberlik yapacak insanların başında gelmektedir. Özveriyi öteden beri kendilerine şiar edinmiş bu insanların ülkemize daha fazla hizmet etme aşk ve şevki içinde olduklarından asla kuşku duyulmamalıdır.

Yazdıklarının, konuştuklarının saptırılmamasını, manipüle edilmemesini istemek artık onların da hakkı olmalıdır.

“Medya din konusuna
yer veriş biçiminde, günümüzde
olduğundan farklı bir konsept
geliştirmelidir. Bu konuda Diyanet
İşleri Başkanlığımız ve ilâhiyat
fakülteleriyle işbirliği ve dayanışma
içerisine girmelidir.”

“Unutulmamalı ki,
“hademe-i hayrat” olan din
görevlileri toplumun birlik ve
beraberliğinde, huzur ve saadetinde rehberlik yapacak insanların başında gelmektedir.”