Makale

MEDENİYETLER BEŞİĞİ Diyarbakır

MEDENİYETLER BEŞİĞİ
Diyarbakır

Eda Saklı Köksal

“Görülecek, işitilecek, tadılacak, okunacak, yazılacak ve yapılacak o kadar çok şey birikiyor ki, bundan sonra hayatımın bütün bunlara yetişmeyeceğinden korkuyorum.” demişti Peyami Safa, her yeni rotada bizi yola revan eden merakın açıklamasını yapar gibi.

Peygamberler diyarı, Dicle’nin bereketli toprağı Diyarbakır’ın konuğu oluyoruz. Tarihin çeşitli dönemlerinde Amida, Kara Amid gibi isimler alan şehir, şu anki adına bölgeyi fetheden Bekir b. Vâil isimli Arap kabilesi ile kavuşarak Diyâr Bekr (Diyâr-ı Bekr) olmuş.

İpek Yolu güzergâhındaki kent, her çağda farklı medeniyetlere ev sahipliği yapmış; çeşitli dilleri, dinleri, kültürleri bünyesinde barındırırken hoşgörü adabını da nesilden nesle aktarmaya çalışmış.

Uçağımız Diyarbakır Havaalanı’na inince, bize rehberlik edecek olan arkadaşımız ile buluştuk. Diyarbakır insanına has, samimi ve hürmetkâr ses tonuyla; “Hoş geldiniz!” dedi ve ekledi: “Serin günlere denk gelmenize sevindik.” O esnada termometrenin 37 dereceyi gösteriyor olması bize durumu özetlemeye yetti. İlkbahar ve sonbahar ayları, bu bölgede keşif yapmak için tavsiye edilen mevsimler olsa da biz şikâyetçi değildik. Hatta gezip görülmesi, rotaya eklenmesi gereken o kadar çok kıymetli eser ve doğal güzellik vardı ki birkaç gün bize yetmeyebilirdi. Konaklama için rotamıza en uygun ilçe olan Sur’u seçmiştik. Valizimizi otelimize bırakıp bölgenin en ünlü camisi olan Ulu Cami’ye doğru yürümeye koyulduk.

ROTAMIZ YÜKLENİYOR...

Ulu Cami

Sur ilçe merkezinde bulunan Ulu Cami’nin yapılış tarihi net olarak bilinmiyor. İlk etapta Mar Toma Kilisesi iken Müslümanların M.S. 639 yılında Diyarbakır’ı fethetmesinin ardından camiye çevrilmiş. Tarihin her döneminde ibadethane olarak kullanılan Ulu Cami’den 16.yüzyılda şehre gelen Evliya Çelebi şöyle bahsetmiş: “Kale her kimin eline geçmiş ise, yine bu mabed, mabed olarak kalmıştır. İçinde öyle ruhaniyet var ki bir kimse iki rekât namaz kılsa kabul olunduğuna kalbi şahitlik eder. Guya Haleb’in Ulu Camii, Şam’ın Emevi Camii yahut Kudüs’ün Mescid-i Aksa’sı, Mısır’ın Ezher Camii, İstanbul’un Ayasofya’sıdır.”

Bir yapılar topluluğu olan cami; doğu batı yönünde dikdörtgen biçimde inşa edilmiş, iki cami (Hanefiler ve Şafiler Bölümü), iki medrese (Mesudiye ve Zinciriye), doğu-batı maksuresi, minare, abdesthane ve ortasında dikdörtgen avludan oluşuyor. Avlunun içindeki El- Cezerî tarafından yapılmış güneş saatinin 900 yıldan fazla geçmişi olduğu biliniyor. Cami avlusuna giriş için 3 kapı var. Doğudaki büyük giriş kapısında aslanla boğanın mücadelesi tasvir edilmiş. Mesudiye Medresesi, Anadolu’nun ilk üniversitesi olarak kabul ediliyor. Zinciriye Medresesi ise siyah bazalt taşı ve kalkerden oluşmuş bir yapı ve bir dönem Arkeoloji Müzesi olarak kullanılmış. Çeşitli beylik ve devletlere ait fermanlar, kitabeler caminin duvarlarını süslüyor.

Şeyh Mutahhar Cami’nde Kısa Bir Mola

Ulu Cami’den sonra hemen karşısındaki sokağın sonunda bulunan Şeyh Mutahhar Cami’ne uğradık. Dört ayaklı kare planlı yapısıyla Anadolu’da bir başka eşi olmayan minaresi herkesi etkiledi. Cami’nin kitabesinden Akkoyunlu Sultanı Kasım tarafından 1500 yılında yaptırıldığını öğrendik. Ardından yolumuz bir başka Akkoyunlu eseri olan Safâ (Parlı) Cami’ne düştü. 15. yüzyılda yapılan cami, taş işçiliği ve bezemeleri ile gönülleri fethediyor âdeta. Kısa bir bilgi de verelim: Evliya Çelebi bu yapıdan İpariye (kokulu) diye söz etmiş ve yağmurlu havada duvarlarının misk koktuğunu söylemiş. Rivayete göre minaresi, kokulu bitkiler karılarak yapılmış.

Nasiriye Kale Camii (Hz. Süleyman Camii)

Anadolu’nun hangi köşesini gezseniz sizi zarif camiler, saltanatlı kaleler, vuslata yol alan köprüler, müşfik hanlar karşılar. Ardından cami hazirelerinde yahut sur kenarlarında metfun bulunan zatların kabirleri. Nisanoğlu Ebül Kasım tarafından 1155-1169 yılları arasında yaptırılan Nasiriye Kale Camii’nin bitişiğinde de Halid Bin Velid’in oğlu Süleyman ile Diyarbakır’ın fethi sırasında şehit düşen 27 sahabinin yattığı Meşhed bulunuyor.

Diyarbakır Müzesi ve Müze Evleri

Diyarbakır gibi tarihi yüzyıllar öncesine uzanan kadim bir şehri gezerken es geçilmemesi gereken yerlerden biri de şüphesiz şehrin müzesidir. Diyarbakır Müzesi’nde Neolitik Çağ’dan Osmanlı’ya kadar geçmişe ışık tutan birçok eser sergileniyor.

Ayrıca Cahit Sıtkı Tarancı Müze Evi ve Ziya Gökalp Müze Evi, Sur’un dar sokaklarında bizi karşılıyor. Şair ve yazarların doğduğu evler restore edilmiş ve buralarda kendi özel eşyaları ile eserlerinden bölümler sergileniyor. Diyarbakır’ın sivil mimari örneklerinden olan müze evleri, haremlik ve selamlık olmak üzere iki bölümden oluşuyor. Avluları, kitabını alıp sakince çayını yudumlayarak o atmosferi solumak isteyen konuklarını bekliyor.

İpekyolu’nun Durakları: Hanlar

Ticaret yolları üzerinde olan diğer illerimiz gibi Diyarbakır’da da birçok han bulunuyor. En eskilerinden olan Hasanpaşa Hanı, Osmanlı dönemi valilerinden Vezirzade Hasan Paşa tarafından 1573 yılında yaptırılmış. İki katlı olarak inşa edilmiş, avlusunun ortasında sütunlu ve üstü kubbeli bir şadırvanı bulunuyor. Hanın içinde hediyelik eşya dükkânları, kitap evi ve restoranlar da mevcut.

Deliller Hanı ise 934 yılında Diyarbakır’ın ikinci Osmanlı beylerbeyi Deli Hüsrev Paşa tarafından yaptırılmış. Deliller Hanı adını almasının sebebi, hacı adaylarına rehberlik yapan delillerin burada konaklamasıymış.

Ziyaret edebileceğimiz bir diğer han, 1683 yılında Hanilioğlu Mahmut Çelebi ve kız kardeşi Atike Hatun tarafından yaptırılan tarihî Sülüklü Han. Bir dönem burada bulunan eski kuyudan şifa vermesi amacıyla hekimler tarafından sülük çıkarılmış. Han da ismini işte buradan almış.

Mezopotamya’nın birleşim noktasındaki kentte eski çarşılar (Buğdaycılar, Aşefçiler, Peynirciler, Kuyumcular, Demirciler) hâlâ ilgi görüyor. Eskiden bu çarşılarda kazancılar ve demirciler çekicini, hallaçlar da tokmağını segâh ve hüseyni makamında vururlarmış, çevre esnaf da hayranlıkla dinlermiş. Birkaç demirci, gelenek ile moderni harmanlayıp o dükkânları ayakta tutmaya çalışıyor.

Dicle Köprüsü (On Gözlü Köprü)

Mardin Kapısı dışında kalan ve 10 gözden oluşan köprüyü, 1065 tarihinde Übeyd oğlu Yusuf isimli bir mimarın inşa ettiği, üzerindeki kitabeden anlaşılmakta. Manzarayı izlerken çay bahçelerinde semaver çayını yudumlamak da ayrı bir keyif.

Malabadi Köprüsü

Evliya Çelebi, Abbasi hanedanına mensup zengin bir tüccarın hayrat için köprüyü yaptırdığını anlatır Seyahatname’sinde. Ancak, köprünün Artukoğulları Beyliği dönemine ait olduğu, 1147 yılında yaptırıldığı da söylenmektedir. Mostar Köprüsü’nün ikizi olarak kabul edilen, tek kemerli köprünün içine insanların dinlenmesi, yatması ve dış tehlikelerden korunması için odalar yapılmış.

Eğer vaktiniz varsa Diyarbakır’ın görülmeye değer köprülerinden Haburman ve Devegeçidi’ni de rotaya ekleyebilirsiniz.

Diyarbakır Surları ve Burçları

Dünyanın en eski ve en sağlam surlarından olan Diyarbakır Kalesi, Çin Seddi’nden sonra en uzun surlara sahip. 5.700 metre uzunluğunda, 10-12 metre yüksekliğinde. Kalenin 3-5 metre, 82 adet burcu, 4 yöne açılan ana kapısı var. Kuzeyde Dağkapı, batıda Urfakapı, güneyde Mardinkapı, doğuda ise Yenikapı. Kale, iç ve dış kale olarak iki bölümden oluşmuş. M.Ö. 3700 yılına kadar inen eski bir yerleşim yeri olan İçkale, uzun bir dönem hapishane olarak kullanılmış. 5600 yıl varlığını sürdürebilen Dağkapı civarındaki surlar, 1932 yılında dönemin valisi tarafından kentin hava akışını engellediği gerekçesiyle yıktırılmış. Umarız kalan surları başımızın tacı edebiliriz.

Diyarbakır Kalesi’nin kare, yuvarlak çokgen yapılı 82 burcu var. Bunların en önemlileri Keçi Burcu, Yedi Kardeş Burcu, Ulu Beden Burcu, Nur Burcu. Her birinin kabartmaları, süslemeleri ayrı güzellikte.

Hevsel Bahçeleri

Bunca tarihî mekânı gezip gördükten sonra şöyle doğanın bütün güzelliğiyle ruhumuzu okşayacağı minik bir es vermek istedik ve soluğu Hevsel bahçelerinde aldık. Kilometrelerce uzanan Dicle Nehri’nin debisinin azalmasıyla oluşan delta, verimli bahçelere dönüşmüş. Güvercin gübresinin de katkısıyla lezzetli karpuzların merkezi hâline gelmiş.

Peygamberler Diyarı “Eğil”

Asur, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı gibi birçok medeniyete ev sahipliği yapan Eğil ilçesi; Hz. Elyesa, Hz. Zulkifl ile Nebi Harun-i Asefi, Nebi Alak, Zenun, Danyal’ın amcasının oğlu Hürmüz, Nebi Harun’un yeğeni ve yardımcısı Ruyem gibi nebi ve velilerin türbesine de ev sahipliği yapıyor. Buraya yolunuz düşerse Kral Mezarlarını ziyaret edebilir, Dicle Baraj Gölü üzerinde tekne turlarına katılabilirsiniz.

KISA BİR MOLA

Diyarbakır denince akla ilk olarak karpuz gelse de Dicle’nin bereketi, sofraları da sarmış. Sac tava, meftune, bumbar (mumbar) dolması, içli köfte, ciğer kebabı ve kemikli adı verilen yemeklerini tadabilirsiniz. Özellikle sıcak yaz günlerinde soğuk (sütlü) baklavayı yemenizi tavsiye ederiz. Yabani fıstık ağacından yapılan menengiç kahvesi, tüm hanlardan yayılan ortak koku olmakla beraber meyan şerbeti de camiden çıkan cemaatin olmazsa olmazı.

Hediye olarak en çok tercih edilen ise meşhur kadayıf tatlıları ve kurutulmuş sebze.