Makale

BUGÜN İHLASLA NE YAPTIN?

BUGÜN İHLASLA
NE YAPTIN?

Merve Şahinkaya

Düşmanın en azılısı, rakibinin zaaflarını en iyi bilendir. Bu bağlamda şeytanın hakkını teslim etmek gerekir. İlk insanların “ebedî olma” zaaflarını da, “yaşama” tutkularını da bildi ve onları kandırdı. Bilmeye ve kandırmaya devam etmektedir. (Kıyamete kadar da edecektir.) Bir yemin vermişti: “Sonra (pusu kurup) onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım ve sen onların çoğunu şükreden (kimse)ler bulamayacaksın.” (A’râf, 7/17) Yani bir düşman nereden saldırabilirse oradan saldırdı ve saldırmaya devam edecek.
Yeri geldi, “Bu kadar kaza namazını asla tamamlayamazsın!” dedi arkamızdan vurdu, “Senin mi namazın kabul olacak!” dedi ümitsizlikten vurdu, “Böyle kılacağına hiç kılma!” dedi mükemmeliyetçilikten vurdu. “Nice namaz kılanlar biliyorum.” dedi kibirden ve iftiradan vurdu. Yeri geldi verenler fakir oluyormuş gibi: “Senin gelirin sana yetiyor, zengin olunca verirsin.” dedi fakirlik korkusundan vurdu.
Heva ve hevesimizi acele ettirdi, “Yetişen alıyor.” zannettik koştuk haramlara. Hâlbuki haramlar zaafı olan herkese yetecek kadar vardı. Emirleri “ideal senaryo”ya erteletti. Okul bitince, işini kurunca, evlenince, oğlanı büyütünce, kızı evlendirince, hacca gidince…” O ideal senaryo biz kovaladıkça dağa kaçtı. Dağ değil ama pek çok beşerin ömrü; yandı, bitti, kül oldu.
Kulların ricalarını emir, Hakk’ın emirlerini rica belletti. Bu, en deneyimli olduğu, patenti kendisine ait yöntemdir. “Allah, ‘Ey İblis! Ellerimle yarattığıma saygı ile eğilmekten seni ne alıkoydu? Büyüklük mü tasladın, yoksa üstünlerden mi oldun?’ dedi.” (Sâd, 38/75) Emre itaat edilir, soruya cevap verilir. Sanki kendisine, yaratılan bu insan ile ilgili değerlendirmesi sorulmuş gibi: “İblis, ‘Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın’ dedi.” (Sâd, 38/76) Emre karşı akıl yürüttü. İnsanın çamurdan yaratılışına binaen, hammaddesinin kalitesiz oluşunu bahane etti, sanki kendi hammaddesini kendisi seçmiş de kendi kendini yaratmış gibi. Büyüklük tasladığı aklıyla yaman çelişkiye düştü.
Haramları alladı pulladı, indirime soktu, ayağımıza kadar getirdi, maksat bize zahmet olmasın. Özenle ambalajladı. Üstüne şöyle yazdı: “Heyte lek!” Hani irade timsali Yusuf (a.s.) karşısında, tüm beşerî zaafları temsil eden Züleyha’nın Yusuf peygamberi çağırdığı gibi seslendirdi haramları: “Gelsene bana”
Sağdan, soldan, durmadan saldırdı. Sabah namazında çalan alarmda kımıldanınca kulağımıza fısıltı ile “Yat, daha çok var.” dedi. Alarm tekrarlayınca yine geldi “Biraz daha uyu, sonra kalkarsın.” dedi. Güneşe iki dakika kala uyandırdı: “Artık yetişmez.” dedi, zaferini bildirdi. En başından “Aman bugün de kılmayıver.” dese fırlayıverirdik belki yataktan, bunu bildi. “Sinsi sinsi vesvese salan şeytan” (Nâs, 114/4) ifadesinin hakkını verdi. Öyle ki namaza uykusunu alanlar, uykuyu sevmeyenler, saati olanlar kalkar zannettik. Hakkını yemeyelim, sözünü tuttu.
Sonra geldi “Aman ne sahtekârlar var benim kimseye zararım yok.” dedirtti. Günahımızı gözümüze küçük gösterdi hâlbuki günahın bizzat kendisi cezaydı; ruhumuza en büyük kırbaçtı.
Kirlenen ruhumuzu görmeyelim diye işaret parmağımızı karşıya çevirdi. Parmağımızı karşımızdakine sallarken büyük zevk duyduk aynı anda büyük bir darbe aldık.
Cenab-ı Hak’la konuşurken “Beni azdırmana karşılık...” dedi. Hatayı kim olursa olsun, hangi vasıfta olursa olsun karşı tarafa izafe etmeyi, kendimizi aklayarak vicdan azabının kafasına bir yumruk atmamız gerektiğini öğretti. Özgüven tam, vicdanlar sarhoş. Oysaki Yusuf (a.s.) “Ben nefsimi temize çıkarmam...” (Yûsuf, 12/53) demişti.
Allah’ı unutturdu. Büyük kulaklıkları kafamıza geçirip sessizce mırıldanan itaatkâr dudakları çekti hayatımızdan. “Bismillah” der, insanları aşağılamaz, gıybete başlamazdık. İtaatkâr dudaklarımıza ipotek koyunca bildiği şeyleri tekrarlamayı çok seven dudaklara, kendi sevdiği şeyleri tekrarlatır oldu.
“Kurbansın sen.” dedi bize, “Hep iyilik yaptım ama kötülük buldum.” dedik. İyiliklerimize layık insanlar ararken iyilik yapmaktan mahrum kaldık. İçimizde serin ve rutubetli ortamda yetişen kibir tohumunu filizlendirdik.
“Başkalarının ne dediğini umursarsan ezik olursun.” deyince biz Allah’ı da “başkası” zannettik. Ezik olmadık belki ama günahımızla dost olup tövbe fırsatını kaçırdık.
Neyse ki, Yaradan o kadar merhametliydi ki bizim zaaflarımızı şeytandan daha iyi biliyordu. Bize ondan, hatta kendimizden daha yakındı. “Biz insana şah damarından daha yakınız.” buyuruyordu. Açgözlü, hırslı, aceleci, zalim kulunu bağrına basıyordu. “Tövbe” ile geleni buyur ediyor, gözyaşları ile kalbi temizlemeyi öğretiyordu. Af dilemeye dursun bir kulu, af buyuracağını söylüyor, “Tevvab”ım, “Ğafur”um, “Rahman” ve “Rahim”im diyor, akıl almaz gücünü merhametten yana kullanıyordu.
Sonra melun şeytanın bir itirafını öğretiyordu bizlere: “İblîs, ‘Rabbim! Benim sapmama imkân verdiğin için yemin olsun ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) şirin göstereceğim ve -aralarından senin samimi kulların hariç- onların topunu kesinlikle yoldan çıkaracağım.’” (Hicr, 15/39-40)
Sahi, bugün ihlasla ne yaptın?