Makale

KARS-ANÎ VE ÇEVRESİNDEKİ ÎSLÂM-TÜRK ESERLERİ

KARS-ANÎ VE ÇEVRESİNDEKİ ÎSLÂM-TÜRK ESERLERİ

— V —

Dr. Fill. İlhan AKÇAY

Ağustos 1064 yılı Türk ve İslâm Tarihi için önemli bir dönemdir. Türk ordusunun yaptığı büyük savaşların çoğu bu aya tesadüf ettiği gibi, 1064 yılında da, Sultan Alp-Arslan Kars ve ortaçağın en müstahkem şehri, rü­yalar ülkesi Anı’yı zaptederek. Anadolu kapılarını Müslüman Türkler’e aç­mıştı. Tarihin büyük olaylarından bulunan bu neticeye varan Alp-Arslan mü’min ve her devir İslâm kahramanlarının en meşhurlarındandı. O’nu yalnız İslâm kaynaklan değil, muasır Hıristiyan kaynaklan da methet­mekte yarışırlar. En büyük sultâna âit tek hâtıra Anı Katedrali’ni câmi- ye çevirip namaz kılması ve adını “Fethiyye Camii” yapmasıydı. Şimdi­ye kadar mimarî eserleri araştırılmamış bölgeye âit dergimizde Ağustos 1966, Kasım 1966 da iki yazı çıkmış ve kısmen bilgiler verilmişti.

Diyanet İşleri Dergisi sayı 11 Kasım 1966 sayısında Kars’taki İslâm - Türk eserlerinin il çevresi de dâhil, Cumhuriyet devrinde hemen hiç ilgilenilmediğinden; hattâ bunların birçoğunun satılma cihetine gidildiğin­den bahsetmiştik Az zaman için bu Doğu bölgemizin kalesi sayılan böl­geye doğru büyük bir alâka duyulduğunu, vakıf eserlerinin özel, cemiyet veya devlet eliyle kurtarılma çabasına gidildiğini memnûniyetle görmüş bulunuyoruz.

Kars’taki İslâm-Türk eserlerinden 11. sayıda bahsettiklerimiz üzerin­de durmayarak, il merkezindeki birkaç diğer eseri de tetkik ettikten son­ra, kısaca çevredeki eserlere bakacağız.

İL MERKEZİNDEKİ DİĞER ESERLER:

Yusuf Paşa Camii: 1579 yılında yapılan ilk câmi ve hamamdan eser kalmamıştır. 1664 yılında yapılan İkincisi ise harblerin tesiriyle tanınmıyacak hale gelmişti. Şimdi kapısının üzerindeki kitabeden başka dikkate değer tarafı kalmamıştır. Câminin asıl özelliği, İkincisini yaptıran başka Yusuf Paşa oluşu ve halkın her iki Yusuf adım karıştırmalarıdır.

Hacı Veli Câmii: Müstatil plânda ve toprak damlıydı. 1072 H. (1661­1662) yıllarında yapıldığı kitabesinden anlaşılmaktadır. 1940 yılında Va­kıflar İdaresi’nce satılması affedilmez bir hatâ olmuştur. Cemâati az ba­hanesiyle elden çıktıktan sonra câmi yıktırılmış, ancak kalıntıları kalmıştır.

Ali Ağa Câmii: Yusuf Paşa mahallesindedir. Tuğla minareli ve 1109 H. (1697 M.) tarihinde Ali Ağa adlı eşraftan bir hayırseverin vakfıdır.

Hacı Seyyid Camii: Orta Kapı mahallesindedir. 1935 yılındaki yan­gında harap olmuş, sonra kurtarılmamıştır.

Hamamlar: Şehirde üç büyük hamam olup, Kars Çayı kenarında bu­lunur. İlbeyioğlu, Mazlum ağa ve Cuma hamamlarının kimler tarafından yapıldığı, hangi eserin vakfı olduğu bilinmemektedir. Hepsi de muhteşem kubbeleriyle dikkati çekerler. XVII-XVIII. yüzyıllarda yapılmışlardı. İlk ikisinin kitabeleri 1. Dünya Savaşının sonlarına kadar vardı. General Harbord heyeti Kars’a gelirken, buradaki Ermenilerin Türklere ait İslâ­mî eserleri yok etmek kasdiyle kitabeleri kazınmıştır. Evvelce de bunlar tesbit edilememişti.

Kanlıtabya: Dünya tarihinde adını duyuran şanlı müdafaasıyla ün salan bir yerdir. Sultan Mahmud devrinde, XIX. yüzyıl başlarında muh­temel Rus saldırılarına karşı, şehri kıble tarafından müdafaa için yapılan bu tarihî tabya; 1807 ve 1828 savaşlarında düşmandan çok kan döktüğü­müz bir yerdir. Kal’a duvarları gibi kalın, sağlam yapıdır ve banisinin adı­nı da unutturarak, “Kanlı Tabya” diye anılmaktadır.

ANİDE TÜRK-ÎSLÂM ESERLERİ:

Ani Fethiyye Camii (Eski Tac Giyme Katedrali): Diyanet İşleri Der­gisinin Ağustos 1966 sayısında bu eserden bahsetmiştik. Mimar Tridates (Terdat) usta tam 23 yılda bu eseri bitirmişti. Eski Türk kümbet tarzı kubbesi ile Türk-Hıristiyan eseri olup; Terdat usta, yıkılan Ayasofya’yı Mimar Sinan devrine kadar yaşatan ilâveleriyle tanınmıştır. Sultan Alp - Arslan’ın Anadolu’da içinde namaz kıldığı bilinen tek câmi budur ve 1064 yılında kenti aldığında câmiye çevirmişti. Bu eser iç ve dış güzellikleri bir arada mütalâa edilirse Ayasofya’dan da üstün olup, Ortaçağ tarihi­nin erişilmez şaheseri sayılır. Doğu Anadolu’nun Ayasofya’sının tekrar onarılarak ibâdete açılması bütün Türkler’e-ödev olmalıdır. İlk yapanların da Hıristiyan Türkler olduğunu, bunların Müslüman Türkler içinde za­manla eridiğim de açıklıyalım.

Menuçehr Câmii/Bozminare: Ani’nin büyük câmiiydi. Anadolu’da Emevîler devrinden kalma Harran Ulu Câmii (X yüzyıl), Diyarbekir Ulu Câmii (XI. yüzyıl) ile beraber diğer bölgenin en eski câmii sayılır (1072). Câmi ve minaresi geçen asra kadar duruyordu. Rus işgalleri başlayınca Ani’deki diğer Islâm-Türk eserleriyle birlikte bu mâbet de harap olmuş­tu, Çokgen gövdeli büyük minaresi, şimdi mevcut Ebû’l-Muammerân Câ­mii minaresiyle aynı olduğu, kalıntılarından anlaşılmaktadır. Bânisi Menuçehr (1064-1110) yıllarında yaşamıştır. Bu devirde Ani yeniden şenlen­miş, Hıristiyan ahalisi eski devirlerinde bile görmediği bir rahatlığa ka­vuştuğu, İslâmlardan sonraki yaptıkları eserlerden de anlaşılmaktadır. Minaresi sapasağlam iken Ermeni komitecileri tarafından temelinden ka­zınarak kasten yıktırılmıştır. Muhteşem gövdesine ait parçalar hâlâ yer­de bulunur. Bunu da eski plânında yerine dikmek Müslüman Türkler için vazife olmalıdır.

Ebu’l-Muammerân Câmii: Anadolu Türk san’atmda ilk İslâm yapılarından olması bakımından çok alâka çekici mabettir. O derece de incelen­memiş bulunmaktadır. Yakınında hazîresi de vardı. Üç sahınlı ve uzunlu­ğuna mekânlı harimi ve ayrı ayrı zamanlarda yapıldığı anlaşılan minaresi bulunur. Anadolu’da uzunluğuna sahınlı ilk camidir. Tavanının renkli taşlarla yapılan tezyinatı, ilk yapılarda görülen sivri kemer yerine yuvarlak kemerin kullanılması yapıyı XI-XII. yüzyıla koymamıza sebep olmaktadır. Sekizgen olarak yükselen minaresinde; (Bismillah) yazısı iki köşede gö­rülür. Doğu bölgesindeki en eski minare budur. Şerefe üstü yoktur. Orta­çağ yapılarında olduğu gibi aynı zamanda gözetleme kulesi olarak ta vazife görürdü. Cami Arpaçay’a dik gelen uçurum kenarında muhteşem görünüşte olup, bu bakımdan Ortaçağ’da burada sur yapılmamıştır. Bu camii de onarıp ibâdete açmak bizlere vazife olmalıdır. Yakın yıllara ka­dar bölgedeki Türkler cuma ve bayram namazı için bu metrûk kentin câmiine gelip namaz kılarlardı.

Hazret-i Mikdat Türbesi: Fethiyye Câmii ile, hâlen mevcut bulunma­yan İki Minareli Cami arasındaki eski mezarlıkta ve Aras kenarındaki yar tarafındadır. Sekizgen plânlı türbe Ruslar tarafından yaktırıldığı anlaşıl­maktadır. Yalnız muhteşem eserin temelleri kalmıştır, içten kubbeli, dış­tan külâhlıydı. XII. yüzyıla ait en eski Anadolu türbelerinin birkaçından biridir. Bölge halkı iç kısmında hâlâ mevcut çok harap sandukayı “Hazret-i Mikdat veya Mikdat Pehlivan Türbesi” olarak kabul ederler.

Selçuklu Devri Hamamı: XII. yüzyıla âit olması bakımından Anado­lu Türk hamamlarının en eskisidir. XIX. yüzyılda Rus işgâlinde iken bu­rada yapılan ve Hıristiyan medeniyeti ile ilgili araştırmalarıyla tanınmış Prof. Marr, buluntuların ezici çoğunluğunun Selçuklu devrine âit olduğu­nu görünce şaşırmış ve bu arada ortaya çıkardığı bu hamamı olduğu gi­bi yine toprağa gömerek nasıl İslâm düşmanı olduklarını göstermişlerdir. Geçen yıl araştırmalarda ortaya çıkan hamamın ılıklık ve yıkanma yer­leri çok iyi halde bulunmuştur. Küçük ılıklıktan, çok muntazam yıkanma yerine geçilmektedir. Ortada büyük kubbe, yanlarda dört eyvanı, köşe­lerde kubbeli halvetleriyle haçvâri plândaki eser, bu tipin ilk Örneğini gösterir. Kayseri Huand Hatun hamamı (XIII. yüzyıl) ve Kastamonu Firenkşah Hamamı 1262 yılma âit ve aynı plânla bunu takip ederlerse.de, Ani hamamı estetik bakımdan ve hatlarının muntazamlığı ile dikkati çe­ker. Fethiyye Câmii ile Ebu’l-Muammerân câmileri arasında olduğu için eserin, XI yüzyılda câmi ihtiyaçları için yapılması da akla yakın gelmektedir.

Mastaba (Kervansaray): 1031 yılında yapılmış St. Apostel/Havariyyûn Kilisesi yanında, bitişik olarak yapılmış bu İslâm-Türk yapısı estetik zerafet bakımından XI-XI. yüzyılın erişilmez şaheseri sayılır. Yapıya Arapça Mastaba denmekte ise de aslının ne olduğu münakaşa konusudur. Ani kiliseleri fetihten sonra câmie çevrildiğinde, Müslümanlar tarafından buraya yapılan ilâveler dolayısiyle St. Apostle Kilisesi de câmi olduğu­nu; ilâvesi olan kısmının da muhtemelen medrese gibi bir kısma benzedi­ğini sanmaktayız. Muhteşem taç kapı hücre şeklinde, stalaktit ve geomet­rik tezyinatla süslü ve asrının en erken Anadolu taç kapılarından sayıl­maktadır. Üzerindeki Ermenice kitabeler muahhar asırlarda yazılmış ve yazının Ermenilerle hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Giriş kısmından sonra methâl tavanı iki renkli geometrik işlemesi ve stalâktitli kubbesiyle kıs­men Ebu’l-Muammerân Camii (Ani) ve Yakutiye Medresesi (Erzurum, XIV. yüzyıl) ne benzer ve İkincisine de tesir etmiştir. Hiçbir araştırma yapılmamış bu erişilmez şaheser hakkında şimdiye kadar çalışılmamış ol­ması şaşılacak derecede acıdır.

Saray: Saray diye anılan ve yabancı araştırıcıların ve gezginlerin Bagratlı Hanedanı Kral Sarayı dedikleri yapının Selçuklu eseri olduğu 1964 yılındaki araştırmalarımızda anlaşılmaktadır. Saray kadar muhte­şem olmakla beraber yapı, Selçukluların XI-XII. yüzyıllarda burada görüldüğü gibi muhteşem dinî eserler verseler de, saray gibi yapılarda otur­madıkları, takvâ sahibi idarecilerle tanınmış oldukları dikkate alınırsa; yapının hiç olmazsa Kervansaray gibi bir maksatla kullanıldığı akla ge­lir. Hattâ bir nevi devlet dairesi, zâviye gibi maksadı da olabilirdi. 1064­1110 yıllan arasında, Şeddatoğlu devrinde yapıldığı taş malzeme, süsle­me ve Mastaba, Ebu’l-Muammerân Câmii gibi benzerleriyle yakınlık göstermesinden anlamaktayız. Yapı 5 katlıdır. Duvarları hâlâ sağlamdır ve Ani’nin batısında yar kenarındadır. Giriş kısmı iki renkli damalı taşlarla süslü olarak yapılmıştır.

Yapıldığı asra âit benzeri olmayan bir yapıdır.

Dârüşşifâ-Ejderha Burcu: Kentin surları Şeddatoğlu devrinde yeni­den yapılırcasına düzenlenmiş ve bilhassa Kuzey-Doğu kısımları Türkler devrinden kalmıştır, iki katlı, hendekli muhteşem surların benzerleri böl­gede yoktur ve ortaçağ Türk tahkimatının en güzel örneklerinden sayılır. Bu burçlardan birisinin içinde de iki katlı ve dıştan karşılıklı iki yılan ka­bartmasıyla bir “Dârüşşifâ” yapılmıştır. Ortaçağ geleneğine göre, yılan tılsımdı ve çok kere kalelerde düşmana karşı koruyucu, korkutucu alâ­met gibi kullanıldığını, aynı bunun gibi tıbbın da sembolü olduğu malûm­dur. Burada ise her iki mânada da kullanılmış olacaktı. Karşılıklı ağızla­rım açmış iki yılanın dolandığı burç, dıştan muhteşem görünümdedir. Anadolu’da bilmen en eski Dârüşşifâ budur ve şimdiye kadar bilindiği sa­nılan Kayseri misâlinden de eskidir. Burç ve Dârüşşifânın Şeddatoğlu dev­rindeki, yukarıda bahis konusu eserlerle birlikte Ani’nin şenlendirilmesi zamânında yapıldığı (1064-1110) anlaşılmaktadır. Şimdiye kadar bilinen en eski misâl olan Kayseri Dârüşşifâsı 1205 tarihlidir. Böyle motifler Hristiyanlar ve Orta Asya Şaman Türkleri arasında bulunduğu ve İslâmi­yete sonradan girdiği bilinmektedir.

Alp-Arslan Kapısı: Bâzı kaynakların Ortakapı dedikleri kapı, adı üze­rinde Ani surlarının ortasında buldnduğu için zamanla bu adı almıştı. Ha­kikî adı Sultan Alp-Arslan Kapısıdır. İslâm-Türk tarihi bakımından Ana­dolu’daki en alâka çekici ve önemli kapı belki de budur. Bir kere yurdu­muzdaki mevcut en eski kitâbe burada bulunmaktadır. Muhtemelen Sul­tanın emriyle bu kısmın yapıldığını kabul ediyoruz (1064-1072). Yerinde­ki araştırmalarımızda surların tanıâmeri devrine âit olduğunu gösterdiği gibi, kitâbe de devrine âit, fakat tarihsizdir. Bunların yanında dikkati çeken husus Sultan’ın ve Türklüğün sembolü bir arslan, kabartmasının olu­şudur. Kitâbe Ani Emiri Ebû Şüca Menuçehr zamanına âittir. Buna mua­sır Diyarbekir/Amida’nın Ulu Câmi kitâbesi varsa da o da tarihsizdir. Dört satırlık kitâbe Ani’deki mevcut tek tahripten kurtulan kitabeydi. Diğer İslâm-Türk kitabelerinin çerçeve izleri ve tahribatları yerlerinde görüldüğünden, Rus ve Ermenilerin ne derece İslâm-Türk düşmanı olduk­larını ve eserlerini yok ettiklerini burada ibretle daha iyi görmekteyiz.

Kitabeyi koyan, surları yaptıran Ani Emîri, şehirde de yukarıda ba­his konusu âbideleri, camileri yaptırmıştı ki, bunda Sultan Alp-Arslan’ın rolü tabiîdir ki, birinci derecededir. Bahis konusu ilk Anadolu kitâbesi de tahrip edilmişse de, yerinin yüksekliği sebebiyle o kadar harap edileme­miştir. Arapça 4 katırlık kitâbe, önemine binâen meali aşağıda sunulmuş­tur:

1. Bismillâhirrahmânirrahîm

2. Emere bi binâ-i hâze’l-burc El-Emîr ül-Ecell

3. El-Mansûr Şücâ’üd-devleti Ebû

4. Şücâ Menuçehr İbn Şâvur,

Aynı devre âit damalı tezyinatıyla meşhur Hıdırellez Kapısı da bir sanat eseri olarak zamanımıza kadar gelmiştir.

HIRİSTİYAN TÜRKLERİN ESERLERİ:

X. yüzyılda çevredeki Bagratlı Hanedanı’nın hükümranlığı zamanına âit kümbet biçimi yapılarla süslü dînî mabetler yapılmıştı. Hanedan Türk ve Orta Asya’dan gelmiş, ahlâk, âdet, giyim, kuşam, efsâne ve masalla­rıyla atalarının miraslarını getirmişlerdi. Bilhassa kiliselerindeki kümbet tarzını Hıristiyan kiliselerinde ilk tatbik edenler onlardı. 1064 yılından sonra bölge Alp-Arslan tarafından alınmış, İslâmlaştırılmıştır. Bir ara yine Hıristiyan, Koluuzunoğulları’nın eline geçti ise de, o devirde de res­mî dil Türkçe ve duâları da Türkçe olup, Orta Asya’dan gelmeydiler. Türkler kendi benliklerini ancak İslâmlıkta bulmuşlardı. Hıristiyanlar ise baş­ta Bizans entrikalarıyla birbirleriyle ve Müslüman Türkler’e karşı mücadele etmişler, zamanla yokolmuşlar, küçülmüşler, başka ırkların arasında kaybolmuşlardı.

1064 yılından sonra da Ani’de Hıristiyan eserleri de epey gözükür. Bunda İslamların, hoşgörürlüğü ve onlara karşı adaletle hükmetmeleri, muamele etmelerinin de büyük rolü olduğu muasır tarihçiler tarafından bildirilir. St. Greguar Kilisesi/Şirli Kilise 1213 yılında Ani Atabekleri ta­rafından yapılmıştı (Resmî dili Türkçe Hıristiyan Türkler tarafından). Meryem Ana Manastın da XIII. yüzyıla aitti.

Micingirt (Micingert) Kafesi: Erzurum - Kars yolunun sağında, şim­di ıssız kalmış, ortaçağın önemli İslâm-Türk yerleşme yerlerinden sayılı­yordu. Kale gayet dik, zaptedilmesi güç bir kaya üzerindedir. İslâmî ve gayriislâmî birçok kitabeleri bulunur. Salduklular devrinde (XII. yüzyıl) ve İlhanlı çağı 1296 da Gazan Han tarafından yaptırıldığına ve onanldığına dâir kitabeler mevcuttur. Kale içindeki câmilerden eser yoksa da, çok harap fakat İslâm-Türk sanatının XII. yüzyıla âit en erken örnekle­rinden çok güzel kümbet tarzı türbesi bulunur.

Bardız (Bardoz) Kalesi: Şenkaya’ya bağlı nahiye merkezi ise de, evveldenberi tarihi itibariyle Kars’la sıkıca ilgisi bulunur. Bardız Kalesi Saltuklu devri eseridir. Kitâbesi zamanımıza kadar gelmemiştir. 1647 yılında burayı ziyaret eden Evliya Çelebi kitabeyi görmüş ve eserin Saltuklu (Ev­liya yanlışhkla Akkoyunlu der) Meliki İzzüddîn’in eseri olduğunu nakletmiştir. Hâlen kale kalıntıları ve tarihî bir camii bulunan nahiye, şimdi halılarıyla ün salmıştır.

Ardahan Kalesi: Önemli ve o derece de incelenmemiş kasabadır, Ar­dahan Kalesi, Kür ırmağı kenarında 1555-1556 yıllan arasında Kanunî Sultan Süleyman’ın emriyle yapılmıştır. İçinde aynı devir eseri cami ve hamam da yapılmıştı. Câmii mevcut, hamamı metrûktur. 1771 yılına âit İbrahim Efendi Câmii de bulunur. Kasaba 1878-1918 yılları arasında Rus işgalinde kalmıştır. Yaralarını hâlâ saramıyan beldelerdendir.

Surmari Harabesi (Sürmeli): Hiç incelenmemiş, o derece tarihî bir İslâm-Türk beldesidir. Iğdır çevresinde Aras kenarındadır. Dede Korkut masallarında adı geçer. Tuzluca yakınındaki harabeler, adını, Surp-Mari, (Meryem Ana) adına yapılmış kiliseden alırdı. XI. yüzyılda Bagratlı ha­nedanı zamanında mâmurdu. Evvelâ Harzemli Celâlettin Mengüberdi’ye üs olmuş, 1386 yılında Timur tarafından zaptedilerek yıktırılmıştır. Ku­ruluşu efsaneleşen büyük harabeyi, 1404 yılında ziyaret eden Clavijo ad­lı İspanyol gezgini; Tufan’dan sonra inşa olunan ilk şehir olduğunu, çok muhkem bulunduğunu, kuleleri, kapılan, çok eski mebanileri olduğunu bildirir. Ören, tam 1386 yılından beri hiç dokunulmadan zamanımıza kadar gelmiştir. Hâlen burada İlmî araştırmalar yapılmamıştır. Câmi, med­rese, türbe gibi İslâm-Türk eserleri, Selçuklu ve İlhanlı devrinin bakir âbi­deleri olup, kazılar yapıldığında çok daha alâka çekici dînî yapılar da ele geçecek, bölge hakkındaki kıt bilgilerimiz çoğalacaktır.

1261-1265 yıllarında İlhanlılar tarafından Ağrı eteklerinde sarayları ise kilometrelerce uzayan, muhteşem taş blokları ile İslâm âleminde ben­zeri olmayan yapılar ise de, buralarda da araştırmalar yapılmamıştır.

Magazbert: Ani yakınında bir yerleşme yeridir. Arpaçay’ın sağına düşen bir küçük kaledir. Hatun Kümbeti diye tanınan tarihî eserinin ya­nında, geçmişi de önemli bir yerdir. Timur buradan geçerken kaleyi almış ve sahibini öldürmüş, kapısını kaldırmıştı, idareyi de sahibinin dul eşine (Hatuna) vermişti. Bu yıllarda çevreden geçen İspanyol gezgini Clavijo, Hatun’un yanında misafir kaldığım ve çok itibar gördüğünü bildirir. Ha­len mezkûr Hatun’un kümbeti mevcuttur ve çevredeki Akkoyunlu eserle­rinin en değerlilerinden sayılır.

Kervansaray denilen ve Iğdır yakınındaki eser ile; halen yol geçir­mek bahanesiyle temellerine kadar yıkılan kümbet de değerlidir. Kervan­saray, Anadolu’dakilerin belki de en eskisidir (XI-XII yüzyıl). Taç kapı­sı muhteşemdir ve avlulu, kışlık-yazlık tiptedir.

Yine bölgede Çakırtaş - Amarak köyleri arasında 1485 yılında yapıl­mış Kul Yûsuf Kümbeti bulunur. Akkoyunlu eseridir ve alt katı cenazeliktir. Sekizgen, kümbet biçimi külâhlı ve kitâbelidir. İçindeki koç şeklin­deki mezar taşları Doğu Anadolu’da Abbasîler devrinden beri görülen ve sevilerek kullanılan bir tipi gösterir ki, benzerleri şimdi pek azalmıştır.

Keçivan Kalesi: Eski adı Artageyra’dır. Kötek bucağına bağlıdır. X. yüzyıl, Bagratlı devrine kadar inen geçmişi bulunur. İçinde Selçuklu devri türbe bulunur.

Kâğızman: Hacı Kâğızmânî adlı Türk evliyasının türbesi çok ziyâret edilen yerdir. Kağızmanlı Hıfzı’nın memleketidir. Vakıflar arşivi Muha­sebe Fihristi 749, Erzurum Muhasebe No. 426 da Kağızman Kalesi ve Ca­misinden bahsedilir. Araştırmalar yapılmamıştır. Yerinde de görmek fır­satım bulamadık.

Dedeşen: Göle yakınında bir köydür. Bugün Göle’de tarihî eserler bu­lunmaz. Onun yerine Dedeşen’in geçen asra kadar mâmur olduğu anlaşıl­maktadır. Köy, prehistorik devre kadar geçmişi bulunan ve evvelce göl olduğu sanılan, bir alan kenarında bulunmaktadır. Burada Bizans devrin­den kalma kilise kalıntısı vardır. Tetkiklerimizde, XVIII. yüzyıl işi bir kubbeli hârimi, dört kubbesi olan sütunlu son cemâat mahalli yıkılmış, mi­nareli camiye tesadüf ettik. Yakınında ancak iki kubbesi kalmış medrese; mezarlıkta kubbeli bir türbesi vardır, Rus işgâlinde sapa yer olduğu için nasılsa gözden kaçmış ve tahrip edilmemişlerdi.

Kısaca gördüğümüz Kars çevresi Türk - İslâm tarihî ve mimarî eser­leri bakımından pek az incelenmiş bir bölgedir. Diyanet İşleri Dergisi ya­yımlarının da büyük tesiri olarak bölgeye doğru bir alâka uyanmıştır. Türk - İslâm medeniyetinin en güzel ve ilk örneklerini kurtarıp dünyaya ta­nıtmak Müslüman halkımıza vazife olmalıdır.

ALP - ARSLAN MARŞI


Kars’ım , Ankara’yım, Van’ım, Bolu’yum...
Boğazlar’dan geçen fetih yoluyum;
Muradına ermiş Anadolu’yum:

Tanrı özenerek kurmuş yapımı...
Selçuklu Alp Arslan, açtı kapımı.

Kalbim doğuştan,”Türk,Türk....diye çarpar;
Yıldız, "yıldızınım.." diye göz kırpar;
Şimdi Bayrak’tan ay, bana el çırpar:

Tanrı, özenerek, kurdu yapımı..
Selçuklu Alp Arslan, açtı kapımı.

Elinde kalbini Türk’e uzatan
Ben, binaltmışdört’ten bu yana vatan;
"Benimdir, demiştim, bana gül atan..."

Tanrı, özenerek, kurdu yapımı..
Selçuklu Alp Arslan, açtı kapımı.

Al yeşil sulardır akar gördüğün...
Hâkaanım; boyları, kentinle köyün....
Dün Kars nişan, bugün Malazgirt düğün:

Tanrı, özenerek, kurdu yapımı..
Selçuklu Alp Arslan, açtı kapımı..

Türk’ün hem kalbi, hem eli koluyum;
Onun can yoldaşı, onun kuluyum;
Vaktiyle boşmuşum... şimdi doluyum,

Tanrı, özenerek, kurdu yapımı..
Selçuklu Alp Arslan, açtı kapımı.


ARİF NİHAT ASYA