Makale

SAVAŞ Ş. BARKÇİN İLE ŞAHSİYET, MEDENİYET VE HAYAT ÜZERİNE

Söyleşi: Fatih Muhammed Çakmak

SAVAŞ Ş. BARKÇİN İLE

ŞAHSİYET, MEDENİYET VE HAYAT ÜZERİNE

1966’da Ankara’da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümünden mezun oldu (1989). Washington’da Johns Hopkins Üniversitesi, SAIS okulundan master derecesi (1996), Bilkent Üniversitesinden siyaset felsefesi doktorası aldı (2001). 1989’da Devlet Planlama Teşkilatına girdi. 2003’te TİKA başkanlığına atandı. TÜBİTAK’ta Başkan Danışmanı olarak görev yaptı (2004-2007). 2008’den itibaren Başbakan baş müşavirliği yaptı. 2018 yılı başında devlet hizmetinden emekli oldu. Uluslararası ilişkiler, siyaset bilimi ve medeniyet konularında pek çok konferans ve dersler vermiştir. Müzik, tarih, şiir, tasavvuf ve edebiyat Dr. Barkçin’in başlıca ilgi alanlarıdır. Bu alanlarda pek çok yazıları, kitapları, üniversite dersleri, tercümeleri, televizyon programları ve konferansları vardır. Tarih, medeniyet, düşünce, tasavvuf, hat, müzik ve şiir üzerine birçok kitap yayınlamıştır. Beste ve güfteleri vardır. İngilizce ve Fransızca bilmektedir.

Kalbin Aklı kitabınız, “Derdi olan söyler… Bazen de yazar” sözünüzle başlıyor. Ondan mülhem biz de “Bazen de konuşur” deyip medeniyet ve hayat bağlamında hasbihâl edelim istedik. Müsaade ederseniz, ilk olarak kitap başlıklarında da tercih ettiğiniz “akıl” mefhumuyla başlayalım. İnsanı bir yere, bir zamana, bir mekâna, hayata taşıyan önce aklı mıdır? Yoksa aklını rapt eylediği bir akıl mı?

Bize Batılı propagandanın telkin ettiği “akıl” sadece bir tür akıldır. Bu, her insanda hatta hayvanda bulunan hesapçı akıldır. “Ne yaparsam kazanır, ne yaparsam kaybederim” mantığıyla çalışır. Bu “nefsin aklı”dır. Oysa insanda ikinci bir akıl var, o da “kalbin aklı”dır. Kalbin aklı, iman ile çalışmaya başlar. Bugün Müslüman olmayanlarda da akıl vardır ama o nefsin aklıdır. Müslümanda ise hem o hem de kalbin aklı vardır. Bu akıl doğruyu, iyiliği, merhameti, cömertliği, diğerkâmlığı emredici akıldır. Bu akıl, Mevlâ’mızın nurundan bir parçadır. O yüzden müminin bir işi tasavvur etme, üretme ve yayma tarzı, mümin olmayana benzemez. O, kalbin aklına dayandığı için Allah’ın yaratma muradını kavramıştır. Mevla’mız yokmuş gibi davranamaz. O yüzden aklı insanları aldatmaya, yalana, ikiyüzlülüğe değil; insanlara ikram etmeye, hizmete, hakikate, samimiyete çalışır. Medeniyetimiz bu akla dayalıdır.

İster bir konferansta ister yazdığınız eserlerdeki satırlarda olsun ısrarla üzerinde durduğunuz bir “kendimiz olmak” bahsi var. İlaveten “Biz Kimiz?” sorusu ile de muhatabınıza sesleniyorsunuz. Peki, kendiliğimiz ve bizliğimiz nerede başlıyor ve bize ne söylüyor?

Kusura bakmayalım ama iki asırdır toplum olarak, devlet olarak, ümmet olarak psikolojik bir maraza düçarız. Bunun adı “kendini kaybetmek”tir. Kendisi olamayınca okuduğu, düşündüğü, yaptığı, ticareti, sanatı da boşa kürek çekmek oluyor. Kendimizi bulmamız gerekiyor. Peki, kendilik nerede? Mümin olan için kullukta… Yani bizi vasfeden ne tek başına Osmanlı’dır ne Anadolu’dur ne klasik sanatlar ne Osmanlı alfabesi ne de hüsn-i hattır. Bizi tarif eden şey bütün bu saydıklarımızın da kökü olan ve onlara hususiyet kazandıran Allah’a kulluktur. Bu kulluğu kayıtsız şartsız, çekincesiz, komplekssiz mimariden sanata, düşünceden siyasete kadar seslendirmemiz gerekir. Elbette “kulluk kulluk” diye bağırarak da kulluk olmaz. Ahlakımız kul ahlakı olmalıdır. Yani düşüncemiz de işimiz de duygumuz da Allah’ı unutmamak, O’nun ve Resulüllah Efendimizin (s.a.s.) emirlerine ittibâ etmek olmalıdır. İnşallah şu kısa ömrümüzde buna gayret edelim.

Söyledikleriniz çerçevesinde dünyadaki yerimiz neresi? İçinde yaşayıp, nefes aldığımız, bir arada ekmeği, aşı, sevinci, kederi paylaştığımız mekânlar mı?

Kulun dünyada belirli bir mekânı, bölgesi, coğrafyası yok. Bu yüzden “İslam âlemi” kavramını belirli siyasi sınırlara hapsetmek çok yanlış. Mevla’mız Doğu’nun da Batı’nın da Mevla’sı… Bu bize büyük bir enginlik vermeli. Fakat kendi koyduğumuz sınırlar yüzünden imanı belirli yerlere sığıştırmaya çalışıyoruz. Oysa bütün âlem müminin vatanıdır. Hicret sünnettir, bir hikmeti de budur. Her yerde Allah-u Teâlâ’ya secde edilir. Bu da başka çok önemli bir hatırlatıcıdır bize… Dünyadaki gerçek yerimize kavuşmak istiyorsak önce dünyanın tamamının bize açık olduğunu bilmemiz gerekir. Bunu bilmek için de imanımıza yaslanmak, imanımıza dayanarak bilmek, kılmak ve olmak gerekir.

Söyledikleriniz çerçevesinde vaktin de bir kıymeti olmalı. “Zaman kimliğimizin bir parçasıdır. Zaman, tarih demektir” diyorsunuz. Bu minvalde sizce tarihle aramız nasıl? Zaman bilinci, dünden bugüne nasıl bir yol aldı?

Tarih, yaşayan zamandır, bugündür. Fakat biz tarihe hep olmuş bitmiş olaylar, ölmüş gitmiş adamlar, savaşlar, devletler yığını olarak bakıyoruz. Tarih aslında sünnetullahın sahnesidir. Bu yüzden Kitâbullah’da çok kıssa vardır. Tarih, Allah-u Teâlâ’nın insanlara verdiği nimetleri insanların nasıl istimal veya suistimal ettiklerini bize gösteren bir sahnedir. Böyle bakıldığında nebilerin, ariflerin, salihlerin olduğu kadar; mütekebbirlerin, zalimlerin, gafillerin de sahnesi olduğunu görürüz. Mesele, her şeyin olduğu gibi tarihin de anlamını, ibretini elde etmeye çalışmak... Zamana bir kâfir gibi bakamayız. Onu yüceltemeyiz. Bu cahiliye âdeti olduğu gibi modernliğin de esasıdır. Fakat unutmayalım, zaman da müminin hayatının bir boyutudur. Kulluk zamanı ile bugünkü zaman kavramı aynı değil.

Sizin zikrettiğiniz bağlamlarda atıflar yaptığınız üç kavram öne çıkıyor sanki: İnsan, mekân ve zaman. Bu üçü arasındaki bağ, kendimiz olmak-kişilik oluşturmak bakımından, ötesinde bir medeniyet kurmak açısından nerede duruyor?

Kendimiz olmadıkça, yani kulluğu hayatımızın her alanının merkezi yapmadıkça konuşulan, yazılan, çizilen şeyler hep havada kalıyor. Bunca okumuş-yazmış adam yetişti, iş yaptı, ömrünü tamamladı. Fakat geride büyük bir bilinç bırakmadılar. Çünkü iki asırdır kendimizi Batı’ya yamayarak adam olmaya çalışıyoruz. Tahsilli olanlarımızdan dindar olanları bile konuşmalarının, makalelerinin, siyasetlerinin bir tarafına hâlâ Batılı bir ismi, ekolü, kavramı sıkıştırma mecburiyeti duyuyorlar. “İslam kültürü”, “teolojisi” gibi garip, aynı zamanda iman ile uyuşmayacak kavramları normal bir şeymiş gibi kullanıyorlar. Kendimiz olmak için önce bu kompleksi bir tarafa atalım. Kendi tarifimize, yani kulluğumuza bağlanalım. Bundan sonra da asli kavramlar ve anlamları elde etmeye çalışalım. Mümin gibi inanıp, kâfir gibi konuşmaya ve iş yapmaya bir son verelim.

Söz buraya gelmişken parçaları biraz daha birleştirerek gidersek bütün söyledikleriniz çerçevesinde “medeniyet” nedir? Kendimiz olmanın, bir kişiliğe kavuşmanın hayat bulmuş hâli mi?

Güzel söylediniz. Medeniyet, kültür, gelenek bunlar bir mümin için esas değildir, kulluğun hayata yansımış halleridir. O yüzden “medeniyeti ihya etmek” demek yerine “kulluğu idrak etmek” demek gerekir. Çünkü medeniyetimizin çok çarpıcı ve övünülesi eserleri, meselâ camideki, sadaka taşındaki, kuş evindeki güzellik ve iyilik sadece bizim medeniyetimize ait olduğu için kıymetli değildir. Bütün bunlar ve medeniyetimiz imana dayanır. Asıl kıymet buradadır. Meselâ bugün de Batı medeniyeti var ama güzellik ve iyilik üretmiyor. Sebebi o medeniyetin Batı canibinde olduğundan değil; o medeniyetin dayandığı küfürdedir. Yeni bir kulluk medeniyetini ancak kulluk bilincine, yani kendimize dönerek inşa edebiliriz.

Mefhumunu arz etmişken hâle, ahvale de temas edelim izin verirseniz. Kalbin Aklı başlıklı eserinizde Osmanlı’nın yıkılışı ile verilen emeklerin ziyan edildiği kayıp bir 200 yıldan bahsediyorsunuz; bu süre zarfında verilen emeklerin boşa çıkarıldığını vurguluyorsunuz. Peki, kendimize gelebilecek miyiz?

200 yıldır taşa buğday ekiyoruz. Hayırlı insanlar, gayretler, halkalar hariç genelde bir gaflet, hatta dalalet hâkim Müslümanlarda… Doğru yolda olduğunu iddia edenler bile bakıyorsunuz ya Kur’an’dan, ya sünnetten, ya edepten, hürmetten, güzellikten, iyilikten uzak… Aksine Kur’an’a bile bir Batılı gibi bakıyorlar. Demek ki sözümüzün adamı değiliz henüz. Kendimize gelmemiz için iyi ve güzel kul olmayı esas almalıyız. Dünyada da ahirette de bizim yüzümüzü ak çıkaracak budur. Unutmayalım, akademik konuşma, makale, tebliğler ve konferanslar da ameldir. Sanat, yürümek, sevmek ve sevmemek de hep ameldir. Bunların hakikati hep mahşerde önümüze konacak. O yüzden ne yaparsak yapalım, kim olursak olalım Allah-u Teâlâ’nın hesabını unutmayalım. Allah’a yarar iş yapalım.

Sözün özünde, temelinde, her işin başında kulluk var diyebiliriz o vakit. Kulluğu yaşama noktasında öne çıkan bir husus olarak tasavvufa dair çalışmalarınızın varlığından haberdarız. Malumunuz, hem İslam âleminde hem ülkemizde gönül ve zihin dünyalarımızda ciddi kırılma noktaları yaşandı, yaşanıyor. Durumdan tasavvuf ve tarikatlar da nasibini aldı. Vaziyeti nasıl okuyorsunuz?

Bütün olanlar aslında ahlâk açığını gösteriyor. Söz ile öz, dava ile eylem arasındaki boşluk çok büyük. Bu boşluğu ancak kalbi, yani imanı canlandıran, onun hayatın merkezi olduğunu bize hayatlarıyla, kişilikleriyle hatırlatan arifler, adam gibi adamlar, mütefekkirler, gerçek müminler doldurabilir. Rehber arıyorsak Kur’an ve sünnete tam ittibâ eden, ahlakları bu olan insanlara bakmalıyız. Sadece metin okumakla adam olunmaz. Tasavvuf budur. Ne şiir söyleme sanatı, ne felsefe, ne mistisizmdir. Sünnetin yaşanmasına “tasavvuf” denir. Doğrudur, kendisine mutasavvıf deyip yanlışlık içinde olanlar çok. Ama şunu bilelim: Bugün esnafın, sanatçının, idarecinin, akademisyenin ehil olanı ne kadar az ise tasavvufta da ehil olan çok azdır. Kimi yalan dolandan kimi geleneği devam ettirmek için kimi meşhur olmak kimi menfaat yolu olarak tasavvufu suistimal ediyor. Ama suistimal edenler var diye gerçek mutasavvıflar, arifler, yollar yoktur da denemez. Onlar varlar ve hâlâ birçok insanı hak yola sevk etmeye devam ediyorlar.

Üstatlar demişken Ahmed Avni Konuk: Görünmeyen Umman adlı eserinize değinmeden geçmeyelim. Zira bugün mûsikî cemiyetlerinin temel eserlerinden biri oldu. Hazret bize ne söyledi de bu kadar derinden bir etki uyandırdı?

Ahmed Avni Konuk hazretleri bizim musiki kolumuzda üstadımızdır. Ona kalpten bağlılığım vardır. Eserlerini muhabbetle geçerdik. Hayatını, şahsiyetini, eserlerini inceledikçe ne kadar yüce gönüllü bir zat olduğunu daha iyi kavradım. Hiç durmamış, şartlara esir düşmemiş, hep hayır üretmiştir. Bu gerçekten bana büyük bir ibret oldu. Kendini gizleyen, çok alçakgönüllü bu zatı herkesin tanımasını ve örnek almasını istedim. O yüzden hayatımda başka hiçbir kitap yazmamış olsaydım, yine de Ahmed Avni Konuk: Görünmeyen Umman kitabını yazmış olmayı kendime kâfi görürdüm.

Hitamı, konuştuklarımız çerçevesinde hatırınızda kalan bir Savaş Ş. Barkçin hikâyesi ile yapalım isterseniz…

Bir ariften bir ara bana tavsiyede bulunmasını istemiştim. Bana “Allah için çalış, Allah için sabret” demişti. Hâlâ böyle yapmaya gayret eden birisi olarak ben de bu sözü herkese tavsiye ederim. Lütfen takdir, teşekkür beklemeden çalışalım. Karşılık, ecir Allah’tandır. Halkın takdiri dünya kadardır. Bugün vardır, yarın yoktur. Hakkın takdiri ise ebedîdir. Mevla bizi imandan, Muhammed Mustafa (s.a.s.) Efendimizin sünnetinden, Allah’ı ve Resulü sevip tam ittibâ edenlerin yolundan ayırmasın.