Makale

Eldiven

Eldiven

Nagihan Aydın
İstanbul Beylikdüzü Kur’an Kursu Öğreticisi

Akşam sokağımıza karanlık çöktüğünde koşarak eve gelir, annemin hazırladığı sofraya diz çöküp yemek yerdim. Karanlık, pencereden odanın içine sinsice bakarken annem evin içinde olup bitenleri dışarıdakiler görmesin diye tek hamlesiyle perdeyi kapatır, böylece karanlığın meraklı gözlerini de kovmuş olurdu. Sofra toplanırken anneme yardım eder, yemek faslı sona erince her zamanki yerime pencere kenarına koşar, çiçekli tülümüzü aralayıp karanlığı süzmeye başlardım. O, yaramaz çocuk gibi içeri girmeye çalışır bense onun hücrelerinde kar tanesi avlardım.

Sokağın başında ve sonundaki sokak lambası, güçsüz ışığıyla sadece kendi gölgesini aydınlatırdı. Ancak uzağa atılan bir bakışla bu aydınlığı yakalayabilirdim. İkisi arasında kaybolan görüntüler benden habersizdi, ben de onlardan habersizdim. Bir şikâyetim yoktu. Onlarla bir alıp veremediğim de… Görmek istediğim, gökyüzünde karanlığı elekten geçirerek düşen beyaz kar taneleriydi. Her yağışında beni kendine hayran bırakan görsel şölenden gece boyunca gözlerimi alamazdım.

Kış aylarında evde olup bitenleri pek hatırlamam. Gündüzleri okul çıkışları oynadığım oyunlar, yediğim tereyağlı ekmek ve uçları donmuş el ve ayak parmaklarımı ısıtmak için yanına sokulduğum soba aklımda kalanlar. Akşamları ise hep bir bekleyişin heyecanı içimi didikleyip dururdu. Bizim oralarda, misafirin akşam geleni kalıcıdır, derler. Ben de kar yağışı hep akşam gelsin isterdim. Sobanın yanında çay içen ninemin iplerini sarmasına yardım eder, patlamış mısır yer, çay içer ama her fırsatta pencereyi yoklar, misafirimi beklerdim. Gece olup kapı kapanma sesleri ve musluk şırıltıları da kesilmişse herkesin uyku, benimse meraklı bekleyişimin vakti gelmiş demekti. O gece kar yağmaya başlamıştı ve her bir taneyi gökten yeryüzüne indiren gözlerim ne zaman uykuya teslim olmuştu hatırlamıyordum.

Zordur beklemek. Bütün duvarların tuğlalarına tek tek başını koymak, teselli aramak sıcaklığında ama her fırsatta soğuk bir karanlığa teslim olan geceyi ağırlamak. Aynı dairenin içinde kaçıncı turu attığını bilemeyen gözlerin artık yuvasından çıkıp yere uzanmak isteği. Eşyaların üzerine sinmiş çaresizlik izi. Saatin içinde akrep ve yelkovanın birbirinden umutsuz kaçma sesindeki o suçlu harmoni. Kimse birbirini kabul etmiyor, en çok da bekleyeni kabullenmiyor oda. Oda daralıyor bekledikçe. Nefesini tutan çiçekler yetmiyor bekleyene. Sabah zor gelir çünkü geceyi tedirgin edenlere. O yıllarda benim bekleyiş sebeplerim neyse ki çok masumdu. Biraz kar, sobada pişen kestane, patlamış mısır ve gece…

Sabah uyandığımda meraklı gözlerle pencereye koştum. Öyle bir manzarayla karşılaşmıştım ki sanki güneş utanıp kaçmıştı. Ağaç dalları arasına sıkışan cılız gün ışığına bakılırsa kaçarken de gözü arkada kalmıştı. Yağan karın üzerinde beliren kuşların ürkek ayak izlerini kıskandım. Güzel bir manzaraya bakarken en eşsiz açıyı yakalamaya çalışırsın ve kimse bu kareyi göremesin diye o yöne bakmıyormuş gibi yaparsın ya. Yanımda birileri olsa ben de aynısını yapardım. Kar, gözlerimden içeri hücum eden beyaz bir efsundu. Bu döngüsel beyazlık ve hâlâ üzerine düşen zarif taneler, hiçbir müdahale istemeyen bir hasta gibi rahat bırakılmak ve içinden ne geliyorsa onu yapmak istiyordu. Ben de öyle yaptım. Pencereyi kapatıp hemen mutfağa koştum. Annem çoktan kahvaltıyı hazır etmiş, bizim toplanmamızı bekliyordu.

Kahvaltı sofrası için annemin nar gibi kızarttığı patatesin kokusu, sesinden önce gelir burnumu gıdıklardı. Sabahları böyle uyanmak, özellikle de dışarıdaki sessizliğin içeriden duyulması apayrı bir huzurdu benim için. Dışarıda âlem sükût etmişse mutlaka sesleri yutan bir kalabalık olurdu ve adı kardı. Kış erken geldi, dedi babam ve çayını yudumladı. Evde çay varsa kapı eşiklerini döven kışın soğuğu içeri giremezdi. Çay kokusu yayıldıkça evi efsunluyordu. Bir çaydanlık çay bitmeden kimse sofradan kalkamazdı. Alelacele iki bardak çay içip okula gitmek için hazırlanmaya başladım. Annemin verdiği iki farklı çoraptan uçları yamalı olanını alta, yeni olanını üste giydim. Hırkamın üzerine pembe montumu, annemin zarif ellerinden çıkma şapkamı da başıma geçirdim. Ponponları iki yanından sarkıyordu şapkanın. Annem onları kurdele şeklinde bağlayıp, böyle daha iyi, dedi. Ve o güzel eldivenlerim.

Dilediğim kadar kara dokunup onunla oynamamı sağlayan eldivenlerim. Sıcacık bir kavuniçinin üzerinde ince ve narin çiçeklerin serpildiği, babamın bir akşam çantasından çıkarıp, bak bunlar senin için dediği eldivenlerim.

Kar yağışının ilk günüydü ve okulda her teneffüs saatinde kar topu oynamak için bütün kızlar dışarı çıkmıştık. Münevver hariç. O, ya hiç teneffüse çıkmıyordu ya da çıksa bile uzaktan bizi seyrediyor hastalığını bahane edip kara dokunmuyordu. Öğle tatilinde eve giderken onu izledim. Bize hasta olduğunu söylemişti ama gayet çevik görünüyordu. Onu biraz neşelendiririm diye düşünüp arkasından bir kar topu fırlattım. Dönüp gülümsedi. Ben yeni bir kar topu hazırlarken eldivenlerime indirdi mahcup bakışlarını. Beğenisini gizlemeyip, eldivenlerin çok güzel, dedi. O an anladım. Elinde eldiveni yoktu ve uçları nerdeyse moraran parmaklarını saklayacak ya da ısıtacak yer arıyordu.

Eve ulaştığında sıcakla buluşup devleşen ellerini nereye sığdıracaktı? O eller küçülüp yemekten sonra nasıl okula gelecekti? Sınıfta hangi köşede bu sessiz kıvranışı tamamlayacaktı? Mesafe evle okul arasıydı ama yol evde başlayıp okulda, okulda başlayıp evde bitmiyordu. Uzaklık ellerinde çoğalıyordu.

Yemeğimi yerken sofrada hiç konuşmadım. Benim ellerim üşümemişti. Eve gelir gelmez hızla sobanın başına koşmamıştım. Kaşığı kolaylıkla tutuyor olmam ilk defa beni üzmüştü. Belki okul yolunda tekrar karşılaşırız düşüncesiyle yemeğimi yedim ve oyalanmadan evden çıktım. Yol boyunca ona rastlamadım. Okula geldiğimdeyse onu sınıfta sırasında otururken buldum. Ders boyunca kalemi parmaklarının arasında yuvası genişleyen vida gibi dönüyordu. Soğuk yolu bir kez daha uzatmıştı. İlk teneffüs zili çaldığında koşarak bizimle dışarı çıktı. Hepimiz yakın bir alanda oynarken o ayrı bir yerde kendi hâlinde oynuyordu. Sınıfa girdiğimizde ellerinden çıkardığı iki çorabı kuruması için pencere kenarına eldivenimin yanına koyduğunu gördüm. Çıkışta eline geçirdiği kalın örme çorapları göstererek demir bir zırhtan bahseder gibi, bunlar elimi soğukta eldivenden daha iyi koruyor, dedi. Yüzündeki ılık tebessümle çantasını kulplarından kavrayıp sırtına astı.

Yağışın dördüncü günüydü ve kar her gün bir öncekinden daha çok yağıyordu. Neredeyse her sabah okula gidebilmemiz için mahalle sakinlerinden biri çıkıp bize kürekle yol açmak zorunda kalıyordu. Kayma ve düşme tehlikesine karşı birbirimizin ayak izlerine basarak tek sıra hâlinde yürüyorduk. Kaç defa yere düşüp kalktığımızı saymazsak gün boyu oynadığımız oyunların bıraktığı izler, lapa lapa yağan karla bir sonraki araya kadar kapanıyordu. Her seferinde kendimizi karın her yanı doldurduğu pürüzsüz bir bahçede buluyorduk. Ayaklarımız, sıralarımızın altında çizmelerimizden dökülen kar suyuyla oluşan küçük gölette balık gibi yüzüyordu. Sınıfın ortasında yanan kahverengi soba her odun atışta sızlıyor, o sızladıkça tuttuğumuz kalem ve öğretmenin elindeki tebeşir de bundan nasibini alıyordu. Geriye titreyen yazıların mutluluk dansı kalıyordu.

Okul bitip eve gidene kadar yol kenarında oluşan beyaz geçitler âdeta boyumuza ulaşmıştı. Yol bitimine kadar her birimiz yürüyen kar topuna dönüşüyorduk. Sokakla ev kapısı arasında soğuk, güçlü soluğunu yüzüme üflüyordu. Ne denli üşüdüğümü evin tüten bacasını gördüğümde anlıyordum. Parmak uçları yamalı, bilekleri başparmağımın altında kalan eldivenlerim uçlarındaki küçük sökükleri de saymazsak elimi soğuktan korumaya yetiyordu. Bunlarla iki yıl daha idare etmem gerekiyordu. Babama verdiğim sözü tutamamıştım belki ama yeni eldivenlerim Münevver’in eline daha çok yakışmıştı.

Bundan iki gün önce okul çıkışı bizim sokağın üstündeki yokuşta kaydırak yapıp kaymaya gitmiştik. Herkes sırası geldiğinde kayıp yokuşu tekrar tırmanıyordu. Arkamda sırasını bekleyen Münevver’le ellerimizi koruyan eldivenlerimizi değiştirdik. Bunu ben istedim. O gün akşama kadar çoraplarla kaydım, kar topu oynadım. Saçlarımın arasına kar taneleri düştü. Şapkam geriye doğru kaydıkça çekmekte zorlandım. Eve geldiğimde her bir elim tek bir parmağa dönüşmüştü. Suyun hepsini içine çekip hayli ağırlaşan yün çorapları elimden çıkarıp dış kapıya bıraktım. Ellerimi sobada ısıttım. İlk işim üç yıldır giydiğim eski eldivenlerimi anneme tamir ettirmek oldu. Yeni eldivenlerime ne olduğunu annem de babam da hiç sormadı. Sonraki iki yıl boyunca ne zaman kar yağsa yamalı eldivenlerimi giydim. Parmak uçları söküldükçe anneme diktirdim. Öyle ki iğne ucunu tanımayan tek bir ilmek kalmamıştı.

Elime yamalı eldivenlerimi her giydiğimde babama verdiğim sözü hatırladım. Mahalledeki çocukların Münevver’in ellerine geçirdiği çoraplarla alay eden bakışlarını da. Belli ki yeni eldivenler elimde oldukça üşüyecektim. Elimdekiler yamalıydı ama bana büyük geliyor bahanesiyle kendisine verdiğim yeni eldivenlerimi giyen Münevver, eldivenler elinde yok olacak kadar küçülene dek bizimle kar topu oynadı. Kara dokunduğunda Münevver’in bileklerinden dökülen çiçeklerle geldi her bahar.