Makale

PROF. DR. RAŞİT KÜÇÜK: islam medeniyeti ilme ve ilmin her alanda hayata geçirilmesi temeline dayanır.”

SÖYLEŞİ

PROF. DR. RAŞİT KÜÇÜK: islam medeniyeti ilme ve ilmin her alanda hayata geçirilmesi temeline dayanır.”

Söyleşi: Mahir KILINÇ

İslam medeniyeti vahyin ve ilmin aydınlığında inşa edilmiş bir medeniyettir. Bizlere İslam dininde ilmin yeri ve önemi konusunda neler söylersiniz?

İslam dininde ilmin yeri ve önemini konuşacaksak öncelikle dinin iki temel kaynağına yani Kur’an ve sünnete, daha sonra bu iki kaynağı kendilerine dayanak teşkil eden İslam âlimlerinin çok çeşitli ilim dallarında meydana getirdikleri eserlere bakmak gerekir. Kur’an’ın, Peygamberimize ilk nazil olan ayetlerinin “Oku!” emri ile başladığı hepimizin bildiği bir gerçekliktir. Okumak, bütün ilimlerin ve tüm sahih bilgilerin temelini teşkil eder. Bu emir, bilimsel olmayan, amiyane bilgileri kapsamaz. Bu sebepledir ki ayet-i kerimede “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 39/9.) buyrulur. Kur’an, bir kısım ayetlerinin yorumunu ancak Allah’ın, bir de ilimde yüksek paye sahibi olanların bileceğini söyler (Âl-i İmrân, 3/7.) ve böylece gerçek âlimleri yüceltir. İman edenleri yüceltir, onlardan ilim verilenleri kat kat derecelerle yüceltir. (Mücadele, 58/11.) “Allah’a karşı ancak; kulları içinden âlim olanlar derin saygı duyarlar. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.” (Fatır, 35/28.) Bunlar doğrudan ilimle ilgili ayetlerden sadece birkaçıdır. Onlarca ayette Allah’ın ilminden bahsedilir; yine onlarca ayet peygamberlere indirilen kitaplardaki bilgileri hatırlatır. Kısaca ifade edecek olursak ilme verilen değerin ve ilmin öneminin kaynağı ve temeli Kur’an’a dayanır. Peygamberimizin hadislerinden de sadece birkaç kısa örnek sunmak isterim: “Âlimler peygamberlerin vârisleridir.” (Ebu Davud, İlim, 1.) ; “Allah, hakkında hayır murat ettiği kimseyi dinde fakih (anlayışı yüksek âlim) kılar.” (Tirmizi, İlim, 1.) ; “Gökte (melekler) ve yerde (var olanlar) âlime dua ederler.”; “Âlimin abide üstünlüğü, benim sizin en alt seviyede bulunanlarınıza olan üstünlüğüm gibidir.”; (Tirmizi, İlim, 19.) “Melekler, ilim talebesinin üzerine onun ilim öğrenmesinden hoşnut oldukları için kanatlarını gererler.” (Tirmizi, İlim, 19.) Bütün sahih hadis kitaplarımızda ilimle ilgili sünnet malzemesini, hadis-i şerifleri ihtiva eden müstakil bir ilim kitabı bölümü bulunduğu gibi, İslam’ın ilk asırlarından itibaren ilimle ilgili müstakil kitaplar da tasnif edilmiştir. Bütün bunlar dinimizde ilme verilen değeri ve önemi gösterir.

Bu ayet ve hadisler ışığında şunu belirtmek gerekir: “Oku!” emriyle başlayan din, daha sonra ilmi ve bilgiyi en ön sıraya alarak birçok ilmi geliştirmiş ve zaman içinde bütün dünyaya rehberlik etmiştir. Tabii ki bir medeniyet öncelikle sağlam ve sağlıklı bir ilme ve fakat en önemlisi o ilmi her alanda hayata geçirme temeline dayanır. Bizim medeniyetimizin artısı aynı zamanda vahye dayalı bir medeniyet oluşudur. Kur’an’ın hayat hâline gelmiş mücessem şekli Peygamber Efendimizin sahih sünnetidir. Bu açıdan İslam’ın kurduğu medeniyetlerin temel taşını sünnetin teşkil ettiğini akıldan çıkarmamak gerekir. Bir başka önemli unsur, Kur’an ve sünnet temelli geliştirilmiş olan tefekkür ve düşünce dünyasıdır. İslam âlimleri, Kur’an’ı en mükemmel şekilde anlamak için çok büyük gayretler sarf etmiş, dinî ilimler yanında kendilerinden önceki medeniyetlerin ve toplumların bilgilerine sahip olmayı ihmal etmemişlerdir. Bu sayede Kur’an’ı daha iyi anlayıp yorumlama, kâinat kitabını okuma, doğru ile yanlışı ayırma, tüm insanlığa açık bir medeniyet inşa etme imkânını bulmuşlardır. İlimden ve tefekkürden uzaklaşılan, medeniyetimizin duraksaması dönemleri ayrıca üzerinde durulması gereken bir bahistir.

Peygamberlerin mesajının özü ilimdir. Nübüvvet geleneğinin son temsilcisi olan Hz. Peygamber’in (s.a.s.) öğretisinin temelinde de ilim var. Sevgili Peygamberimiz kendisinin bir muallim olarak gönderildiğini belirtiyor. (Darimi, Mukaddime, 32.) Hz. Peygamber’in ilme verdiği değerden ve ilmin yaygınlaşması adına yaptığı uygulamalardan bahseder misiniz?

Bilindiği gibi peygamberlerin mesajının kaynağı ilahî vahiydir. Dolayısıyla bütün peygamberlerin tebliğ ettiği bilgiler, Allah’ın kendilerine bildirdikleri ve onların uygulaması veya açıklamasından ibarettir. Fakat insanlar zaman içinde ilahî vahyi ihtiva eden münzel kitapları tahrif etmiş, peygamberlerinin yolunu ve izini yani sünnetini terk etmiştir. Bu sebepledir ki Allah katında yegâne makbul din İslam, yegâne değişmemiş, Allah’tan geldiği gibi elde bulunan ilahî kitap da Kur’an’dır. Hz. Peygamber’in ilimle ilgili hadislerinden birkaç örneği az önce ifade etmiştim. Uygulamalarından da kısaca bahsedeyim. Peygamberimizin söz, davranış ve takrirlerini genel anlamda sünnet olarak adlandırıyoruz. Ancak onun din olan, adap denilen ve âdet olarak adlandırılan kısımları vardır; bunların her birinin de hükmü ayrıdır. Sahabe-i kiram bunların her birini koruyarak kendilerinden sonraki nesillere aktarmıştır. Peygamberimizin hem eğitim hem öğretime verdiği önem, yirmi üç sene gibi kısa bir sürede yetiştirdiği örnek nesilden anlaşılabilir. Bir cahiliye toplumundan ahlak ve erdem sahibi, bilgi ve hikmet ehli, merhamet ve muhabbet örneği bir toplum inşa etmiş olduğu apaçık bilinen bir gerçektir. Bu toplumunun oluşmasının temelinde iki temel öge vardır: İman ve ilim. Kur’an’ın emir ve tavsiyeleri doğrultusunda, o günün inanılmaz zor şartlarında, her türlü imkân kullanılarak ilmin temelini teşkil eden okuma ve yazma seferberliğinin bizzat Peygamberimizin eliyle başlatılması hiçbir zaman akıldan çıkarılmamalıdır. Bu teşvik, Medine-i Münevvere’de önce onlarca, daha sonra yüzlerce sahabenin okuryazar olmasını sağlamış, bunların önde gelenlerinden azımsanmayacak sayıda bir bölümü Peygamberimiz tarafından vahiy kâtibi olarak, bir kısmı da başka ülke yöneticilerine yazdığı diplomatik mektupların kâtibi ve yönetimle ilgili belgelerin yazanı olarak istihdam edilmiştir. Savaşlarda esir düşen gayrimüslimlerden okuma yazma bilenler, Müslüman bireylere okuyup yazmayı öğretmeleri hâlinde hürriyetlerine kavuşturulup esaretten kurtulmuştur. Okuyup yazma öğrenen sahabe hanımlar olduğunu da hatırlamalıyız.

Peygamberimiz sadece okuma yazma teşviki ile yetinmemiş, ashaba ilim ahlakını da talim etmiştir. Bu konuda da birkaç örnekle yetinmek isterim: Kendisinin sözünü işiten, o sözü hıfzedip ezberlemek suretiyle koruyan, duyduğu gibi başkasına ulaştırana “Allah iki cihanda yüzünü ak etsin.” diye dua ederek ilmin sağlıklı bir şekilde korunmasını öğütlemiş; kendisinin söylemediği bir sözü onun adına uyduranın cehennemdeki yerini hazırlamış olacağını bildirerek sünnet malzemesinin tahrifatını önlemeyi hedeflemiş; ilmin kayda geçirilmesini emretmiş, bildiğini öğretmeyip gizleyenin kıyamet gününde ağzına bir gem vurulacağını beyan buyurmak suretiyle ilmin öğretilmesinin ve bilginin yayılmasının esas, bilgiyi gizlemenin ise kabul edilemez bir davranış olduğunu ümmete tebliğ etmiştir. Saydıklarım ve benzeri hususların çok önemli olduğu ve fakat zaman içinde pek de üzerinde durulmadığı, gözden kaçırıldığı kanaatindeyim.

İslam’ın ilk yıllarından itibaren ilmin merkeze alındığını görüyoruz. Mescid-i Nebevi ibadetin olduğu kadar ilmin de merkezi konumundaydı. Ayrıca mescide bitişik olan Suffa’da yetişen sahabeler de ilmin ilk öncüleri olarak öne çıkmaktadırlar. Mescid-i Nebevi ilmin yaygınlaşması ve gelişmesinde kendi dönemini ve sonraki dönemleri nasıl etkilemiştir?

İslam’da cami ve mescitlerin işlevselliği, tarih boyunca gelişim ve değişimi, üzerinde önemle durulması gereken konulardan biridir ve bu konuda az sayılmayacak kadar malzeme vardır. Üzerinde bilimsel çalışma ve araştırmalar da yapılan bir alan olduğunu ifade etmem gerekir. Bu gelişim ve değişimin sadece mimari bir unsur olmadığını belirtmeliyiz. Cami, özellikle Mescidü’n-Nebi, başlangıç itibarıyla ibadetin, ilmin, idarenin, diplomasinin, adliyenin, askerî karargâhın vs. merkezidir. İbadet ve ilmin merkezi olma özelliği asırlar boyunca devam etmiş, hatta birçok ülkede devam etmektedir. Yönetim ve idare hizmetleri, adli hizmetler, askerî karargâh, hariciye işleri vs. sonraki asırlarda her biri ayrı kurumlar olarak şekillenmiş ve Medine site devletinde mescitte icra edilen görevler müstakil devlet kurumları hâline gelmiştir. İlmî kurumlar ise önce medrese daha sonra külliye yani bir nevi üniversite olarak gelişim seyri takip etmiştir. Ancak Kur’an ve dinî ilimler öğrenimi, vaaz ve nasihat gibi tüm Müslümanlara yönelik hizmetler mescitlerde icra edilmeye devam etmiş ve etmektedir. Demek ki cami ve mescitler, İslam toplumunun şehirleri başta olmak üzere tüm yerleşim birimlerinde hayatın merkezinde yer almaktadır ve bu yönüyle büyük bir öneme sahiptir. Bu işlevselliği güçlü tutmak ve geliştirmek için Müslümanlar ciddi çaba içinde olmalı ve gerekli itinayı göstermelidir.

Suffa, üzerinde durulmaya değer bir önemdedir. İslam toplumunun ilk Kur’an öğretmenleri, Hz. Peygamberin hadislerini en çok rivayet edenler burada yetişmiştir. Çünkü onlar sürekli olarak Peygamberimizin etrafında bulunuyorlardı. Sahabeden Abdullah İbn Ömer ve Abdullah İbn Mesud gibi hâli vakti yerinde olanlar da burada kalanlara özenip onlarla birlikte oluyordu. Genel bir değerlendirmede bulunacak olursak burası bir ilim merkezi, maddi ve manevi cihetten her alanda nitelikli insan yetiştirme kurumu idi. İlim ehli, hikmet sahibi, zahit, hizmet insanı, her çeşit örnek kişilik burada bulunmakta idi.

Hz. Peygamber âlimleri peygamber varisleri olarak nitelendirmiştir. Böylesi önemli bir makama sahip âlimlere ne gibi sorumluluklar düşmektedir?

Kabul etmek gerekir ki peygamberlerin vârisi olmak gibi son derece önemli bir mevkide bulunan âlimler büyük sorumluluk taşımaktadırlar. Öncelikle İslam âlimlerinin, peygamberi kendilerine rehber ve üsve-i hasene/en güzel örnek edinerek onun ahlakına sahip olmak gibi bir vazifeleri olmalıdır. Çünkü ahlak, yani yaşayış tarzı kişinin Allah’a yakınlığının nişanesidir. Bütün ibadetlerin en faziletlisi ilimdir zira ilim insanı yanlışlardan ve çirkinliklerden korur ve Allah’a yaklaştırır. Bu vasıflara sahip bir kimse örnek şahsiyettir. İşte böyle bir âlim, insanların kalpleri ve akılları üzerinde çok büyük tesirler icra eder, onların iyi bir kul, iyi bir insan, iyi bir mümin olmasının amili olur. Bu sayede kendisi de üstün mertebelere ulaşır ve Allah’ın rızasına, hoşnutluğuna nail olur. İlim öğretmek Allah için ibadet, bir bakıma Allah’a vekâlettir. Çünkü Cenab-ı Hak en seçkin vasfı olan ilmi âlimin kalbine yerleştirmiştir. Bilinmelidir ki bahse konu ettiğimiz ilim her şeyden önce Allah’ın ve resulünün öğrenmemizi istediği ve herkese lazım olan ilimdir. Onun içindir ki İslam âlimleri öğrenilmesi herkese farz olan, farz-ı kifaye olan, nafile cinsinden olan ilimlerden bahsederler. Böylelikle fayda sağlayan hiçbir ilimden müstağni kalınmaması gerektiğini ifade etmiş olurlar. Bu kısa izahatla yetinelim isterim.

Her şeyin bir erkânı ve adabı olduğu gibi ilim tahsil etmenin de bir erkânı ve adabı vardır. İslam kültür ve medeniyetinde ilim tahsilinde hoca-talebe ilişkisinden ve ilim tahsilinin adaplarından kısaca bahsedebilir misiniz?

Hemen başlangıçta şunu söyleyeyim, ilim öğretecek muallim ve ilim öğrenecek talebe her şeyden önce kendilerinin riayet etmeleri gereken edepleri bilmelidir. Muallimin ilk işi kanaatimce bunu talebelerine anlatmak ve öğretmek olmalı, kendisi de şahsiyetiyle örnek teşkil etmelidir. Bu konuda en kolay okunacak kitaplardan biri İmam Gazali’nin İhyâu Ulûmi’d-Dîn adlı eserinin ilk kitabı olan “İlim Kitabı”dır. Orada hem talebenin hem muallimin edeplerine önemli ölçüde yer verilir. İlim talebesi her şeyden önce ilim öğrenmeye niyetli, hevesli, arzulu ve istekli olmalıdır. Bu saydıklarım kalbî hasletler olup öncelikle kalbini ilme açmalıdır. Dünyalık hırs ve heveslere düşkün olmamalı, ilme, öğrenmeye düşkün olmalıdır. Bu sebeple İslam âlimleri ilim öğrenenin ailesinden ve memleketinden uzakta olmasını tavsiye ederler. Hocalarına karşı saygılı olmalı ve onları asla küçük görmemelidir. Aklını karıştıracak ihtilaflara hemen girmemeli, faydalı her ilmin gaye ve maksadını anlayacak kadar onlarla ilgilenmelidir. İlimde tertibi gözetmek önemlidir. İlimlerin niçin değerli olduğunu bilip anlamaya çalışmalıdır. Bunlar çoğaltılabilir, şu an aklıma gelenler bunlar.

Muallimin adabından da birkaçını ifade etmeye çalışayım: Bir baba gibi öğrencilerine şefkat göstermelidir. Talim ve terbiyede Peygamber Efendimizin ahlak ve adabına uymalı, talebelerine hayırhah davranmalı ve nasihatkâr olmalıdır. Talebenin kusurlarını açıkça ifade etmeyip üstü örtülü bir şekilde düzeltmelidir. Okuttuğu ilimler dışında kalan ilimleri küçümsememeli, yermemelidir. Talebeye kabiliyeti nispetinde hitap etmelidir. En önemlisi bildikleri, öğrettikleri ve söyledikleriyle kendisi amel etmelidir.

İslam dini her zaman ilmin yanında cehaletin karşısında olmuştur. Buna rağmen bugün Müslümanlar olarak ilim konusunda bir gerileme içerisinde olduğumuz söylenebilir. İlim alanında yaşanan gerilemenin sebepleri ve yeniden bir ilmî inkişaf için yapılması gerekenler hususunda düşünceleriniz nelerdir?

Öncelikle şunu ifade ederek başlamak isterim: Okuma yazma öğrenmek, okuryazar olmak, ilim ehli olmak anlamına gelmez. Bu okuryazarlığı küçümsemek anlamına gelmesin fakat ilim, eski ve köklü tabirimizle ifade edecek olursak bir heyet-i râsihadır yani kişide yerleşik hâl almış ve onun vasfı olmuş bir niteliktir. Bunu elde etmek de çok ama çok büyük gayretlerle kendini tamamen ilim yoluna adamakla mümkün olabilir. İlim ehli olmakla âlim olmayı da birbirine karıştırmamak gerekir. Âlim olmak, allame olmak, ehl-i rüsûh olmak, ihtisas ehli olmak bunların her biri ciddi gayretlerle elde edilen mertebelerdir. Bütün samimi ve ciddi çabalara, gayretlere Allah’tan yardım temennisini de eklemek gerekir. Özellikle İslami ilimlerde ilm-i mevhibe dediğimiz Cenab-ı Hakk’ın kişinin niyetine, samimiyetine, gayretine ihsan buyurduğu anlayış ve kavrayış kabiliyetini de ayrıca ifade etmeliyiz. Fakat Allah hiçbir çalışanın emeğini boşa çıkarmaz; burada inanan, inanmayan, dindar olan olmayan farkı da yoktur. Çünkü ayet-i kerimede “İnsan için ancak çalıştığı vardır.” (Necm, 53,39.) buyrulur; bu Allah’ın adaletine yakışandır, müminlere olan lütfu ve ahiret mükâfatı ayrıdır. Yeniden bir inkişaf için yapılması gereken, önde olduğumuz zamanlarda ne yaptıysak, bugün önde olanlar ne yapıyorsa onu yapmaktır diyebilirim.

ÖZGEÇMİŞ

1947 senesinde Antalya’nın Akseki ilçesi Menteşbey köyünde dünyaya geldi. Konya Yüksek İslam Enstitüsü’nden 1970 senesinde mezun oldu. Erzurum İmam-Hatip Okulu Meslek dersleri öğretmenliğine tayin olundu. Bu okulda dört sene öğretmen ve idareci olarak çalıştı. Girdiği imtihanı başararak, 1975 senesinde Erzurum Yüksek İslam Enstitüsü Hadis ve İslam Ahlakı öğretim görevliliğine tayin edildi. 1981 senesinde, İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’ne naklen tayin olundu. Doktora çalışmasını, 1983 yılında Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde tamamladı. “Kur’an ve Sünnette Sevgi Kavramı Özellikle Allah Sevgisi” konulu bu çalışma, “Sevgi Medeniyeti” adıyla kitaplaştırıldı ve yayımlandığı 1990 yılında Türkiye Yazarlar Birliği’nin fikir dalında Birincilik Ödülü’ne layık görüldü. Prof. Dr. M.Yaşar Kandemir ve Prof. Dr. İsmail L. Çakan ile 8 ciltlik Riyâzu’s-Sâlihîn Tercüme ve Şerhi-Peygamberimizden Hayat Ölçüleri- kitabını hazırladı. 1997 senesinde doçent, 2003’te profesör oldu. 2011 yılı Aralık ayında Bakanlar Kurulu kararıyla Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu üyeliğine getirildi. Aynı zamanda anılan kurulun üyelerince Kurul Başkanlığına seçildi. 2014 senesi Mart ayında yaş haddinden emekliye sevk edilinceye kadar bu görevini sürdürdü. Aynı yıl Haziran ayında Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM) Başkanlığı görevini üstlendi. Hâlen bu kuruluşun başkanlığı görevini ifa etmektedir.