Makale

Beyaz Perde ve Toplumsal Manipülasyon

KÜLTÜR SANAT

Beyaz Perde ve Toplumsal Manipülasyon

Sibel Kandemir

Bir yönüyle edebiyat, bir yönüyle resim, bir yönüyle müzik… Geçtiği her yerden içine bir şeyler katarken önceki biriktirdiklerinden de ardında bırakan bir nehir gibi çok yönlü bir sanat. Senaristin kaleminde başlayıp seyircinin ruhuna yansıyıncaya kadar, onlarca elin kardığı bir hamur misali ortak bir çabanın ürünüdür sinema. Başka bir ifadeyle, her bir elin kendi mührünü vurmak için uzandığı ancak hiç kimsenin tek başına altına imza atamadığı resmin perdeye yansıyan gölgesi…
Gölge, ışığa göre şekillenen bir yansıma. Resme tuttuğunuz ışığın rengi, şiddeti, yönü, hareketi değişirse değişir gölgenin kaderi… Işık, bazen kenarda kalmış, gözden kaçan bir detayı görünür kılar bazen kamaştırdığı gözlerin önünde duranı görmesini engelleyen sihirli bir değneğe dönüşür. Kimi zaman yerde duran ipi bir yılana dönüştürür, kimi zaman yeşil yapraklara güz hüznü düşürür, kimi zaman ağaç dallarından hayalet korkuluklar yapar. Belki de bu esnekliği yüzünden potasında erittiği birçok sanatın aksine, toplumun her kesimini etkileme gücüne sahip olduğunu, on beş dakikalık sessiz filmlerle ispat etti sinema.
Ve kısacık tarihi içerisinde perdeye yansıttığı fantastik dünyalarla milyonları cezbetti.
Diğer sanat dallarının takipçilerine nispetle ince bir zevk, bilgi ve deneyim gerektirmeyen sinema, insanlar arasında kolayca yaygınlaştı. Herkes farklı bir beklenti ile baktı karanlık odadaki beyaz perdeye. Kimi gülmek istedi, kimi ağlamak, kimi korkmak, kimi ümit etmek… Sinema, tüm beklentileri karşılamak için kısa zamanda çeşitlendi. Elbette sinemanın insanların beklentilerini karşılamakla yetindiğini söylersek haksızlık etmiş oluruz ona. O, yalnızca şehir yaşamının ayrılmaz bir parçası olmakla kalmadı. Aynı zamanda yeni beklentiler, alışkanlıklar, değerler, imajlar üretti. Bu büyük güç, kitleleri yönlendirmek isteyenlerin iştahını kabarttığında bir sanat eylemi olmanın ötesine geçti, birçok sosyal alanla yakın ilişkiler kurdu.
Sinema, tarihi yeniden kurgulamak ve karanlık geçmişlerini temize çekmek isteyenler için büyük fırsattı esasında… Western filmlerinde, giyinmeyi dahi bilmeyen, ilkel Kızılderili algısı özenle yerleştirildi zihinlerimize. Orada bir yerde, bu insanların hayatlarını para ve güç için alt üst edenler çerçevenin dışında kaldı.
Orta Asya’da, atılan bombalarla yanıp küle dönen köyünün enkazında bir köşede korkundan sinmiş küçük bir kız çocuğuna elini uzatan düşman askerinin merhametiyle oyalanan zihinlerimiz, eksik kaldı şu soruyu sormada? Ne işi vardı bu yabancı askerin orada?
Askerî ve siyasi gücünü perçinlemek için savaşlar başlatanlar, başka bir güçle temize çekmekteydiler kana bulaşan ellerini. Sinema, kimilerine masumiyet maskesi giydirirken kimilerini de şeytanlaştırdı ustaca. Orta Asya halkları terörle özdeşleştirildi.
Yalnız geçmişi değil geleceği de kurgulamak için uygun bir araçtı sinema. Önce perdede prova edilen savaşlar, işgaller çok geçmeden tarih sayfalarında kendilerine yer bulurken birileri çoktan ikna edilmişti bütün bunların barış için, özgürlük için yapıldığına. Üstelik düşman olarak gösterilen toplumların insanlık için ne kadar tehlikeli olduğu fikri ilmek ilmek örüldükten sonra, başlarına bombalar yağdırılan bu insanlara üzülecek değildi ya olan biteni bir filmin içinden seyredenler.
Son yıllarda bir korku filmi türü olarak zombi filmlerine bakılırsa yeni korkular oluşturmak istendiğini düşünüyor insan. Yayılan bir virüsle insanların zombileştiği bu filmler, biyolojik silahların başrol oynayacağı günlerin habercisi mi acaba? Ama durun sadece bir film, hem nasıl olsa kahraman bu salgının devasını bulacaktır. Elbette ilaç bulununcaya kadar geçen süre zarfında ölenler olacaktır. Ancak, gereğinden fazla artmış olan dünya nüfusunun bu şekilde azaltılması, geriye kalanlar için daha refah bir hayat imkânı sunmak değil mi bir anlamda!
Sinema, yalnız siyasi ya da askerî gündeme çevirmedi kamerasını. Beyaz perdede boy gösteren film yıldızları, kusursuz bir güzellik abidesi olarak sunuldu dünyaya. Güzellik anlayışlarımızın da belli bir yöne evirilmeye başladığını çok geç anladık. İçine atıldığı su yavaş yavaş ısıtılan kurbağa misali… Sokaklar, birbirinin kopyası yüzlerle dolunca görebildik hakikati. Oluşturulan bu yeni standartlara kavuşmak adına, cerrahlar devreye girdi ve adına estetik operasyon denildi. Başka birine benzemek adına hırpalan bedenler bir yanda, bozulan hâletiruhiyeler diğer yanda… Değişen sadece siluetler değildi, değişmişti hayata bakışlar da.
Hoştur bana senden gelen,
Ya hilat ü yahut kefen,
Ya taze gül yahut diken.
Kahrın da hoş lutfun da hoş.
Yunus’un dörtlüğünde icazını bulan, hayatı baharıyla, kışıyla kucaklayan tevekkül anlayışımız da kazanmak, başarmak, daha çok güce ve servete sahip olmak için her türlü yolu mubah sayan karakterleri kahramanlaştıran filmlerin bilinçaltımıza yerleştirdiği kodlara duçar oldu.
Milyonların bakışının çevrildiği beyaz perdeden, bir pazarlama aygıtı olarak faydalanmakta geç kalmadı iş dünyası da. Avını ürkütmeden yaklaşan mahir bir avcı edasıyla pazarlamak istediklerini sessizce soktu hayatımıza. Kapımızı çalan satıcılar gibi açık seçik yapılmadı bu pazarlama. Kurgular, kahramanlar aracılığıyla mesajlar zihinlerimize alttan alta iletildi. Kayıtsız kalmak çok zordu doğrusu böylesi bir meydan okumaya.
Elbette kolay bir av olmaları sebebiyle çocuklar da bu pazarda unutulmadı. Fantastik dünyalara davet edildi ve büyülendi çocuklarımız animasyon filmlerinin masalsı atmosferiyle. Gerçek dünyayla bağları zayıflatılan çocuklarımızın oyuncaktan, kırtasiye malzemelerine kadar aklınıza gelen, gelmeyen her yolla karşısına çıkıldı. Çocuklar, gelişmiş görsel efektlerle oluşturulan sahneleri seyrederken aldıkları hazzı, heyecanı yeniden tadacakları zannıyla bu pazarlananlara müşteri oldular. Ancak animasyon karakterleri ile bezenmiş bu ürünleri ellerine aldıklarında, yaşadıkları hayal kırıklıklarını beklentilerini karşılayacağını düşündükleri yeni bir şey almaya yeltenerek azaltmaya çalışıyorlar.
Her sanat gibi, sinema da, içinde doğduğu toplumun kültürel değerlerini taşımaktadır. Beyaz perdeye hâkim olanlar, kendi kültürlerini küresel çapta yaymada büyük bir avantaj elde etmişlerdir. Sinema, çağımızda her geçen gün daha çok hissettiğimiz, kültürel homojenleşmede etkin olan kitle etkileşim araçları arasında sayılır. Dünyada üretilen filmlerin yarısına yakınını üreten Amerika, bu filmler aracılığıyla kendi kültürünü de dünyaya yayıyor. Müziği, dili, dansı, eğlencesi ve yeme alışkanlıklarıyla diğer kültürlere egemen olma fırsatı buluyor. Yüzlerce yıl öncesine kadar giden köklerine rağmen yerel kültürler, sinema gibi birçok kanaldan kendilerine yöneltilen saldırılar karşısında ya melez kültürlere dönüşüyor ya da yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor.
Bir kültür için bu fırtına karşısında ayakta kalmak nasıl mümkün olabilir? Kilit vurmak mı sinema salonlarına? Hayır elbette. İşin özü kültürün kendisine has bir sinema anlayışını geliştirebilmekte. Ulusal değerleri yansıtan, özgün yapıtlar ortaya koymakta. Salgın hastalık gibi hızla yayılan küresel kültüre karşı direnişin anahtarı; kendi renklerini, desenlerini, perdeye yansıtmakta gizlidir. Seyircisine, renkleri farklı, dilleri başka olsa da arzular ve korkular arasında gidip gelen insanoğlunun yazgısının başka diyarlarda da yazıldığını hatırlatmalı ve zamanı kendi kültürünün penceresinden kurgulama çabası içinde olmalı ulusal sinema. Kamerasını çevirmeli yaşamın girilmemiş sokaklarına ve ışık tutmalı binbir telaşla yürünen yollarda gözden kaçan ayrıntılara.
Sınırlarını aşamayan hiçbir faaliyetin devamlılığının olmadığı bu çağda, dünyaya açılmanın yollarını aramalı ulusal sinema. Pastanın yarısını tek başına yiyen birisinin olduğu bu masada, kalan yarıyı bölüşenler güçlerini birleştirmeli kendi aralarında.