Makale

Kurban Rabb'e Yaklaşmaya Yönelik Bir Adımın Adıdır

Kurban Rabb’e Yaklaşmaya Yönelik
Bir Adımın Adıdır

Prof. Dr. Mehmet Ünal
DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

لَنْ يَنَالَ اللَّهَ لُحُومُهَا وَلَا دِمَاؤُهَا وَلَٰكِنْ يَنَالُهُ التَّقْوَىٰ مِنْكُمْ ۚ كَذَٰلِكَ سَخَّرَهَا لَكُمْ لِتُكَبِّرُوا اللَّهَ عَلَىٰ مَا هَدَاكُمْ ۗ وَبَشِّرِ الْمُحْسِنِينَ

“Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Fakat O’na sizin takvanız (Allah’a karşı gelmekten sakınmanız) ulaşır. Böylece onları sizin hizmetinize verdi ki, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah’ı büyük tanıyasınız. İyilik edenleri müjdele.” (Hac, 22/37)
Rivayet odur ki, müşrikler kurban kestikleri zaman Kâbe’ye doğru dönerek hayvanın kanlarını oraya doğru serperlermiş. Aynı eylemi müminler de yapmak isteyince bu ayet nazil olmuştur
(İbn Kesir, Dâru Tayyibe, 1420/1999, V.431).

Vahyin indiği toplum, paganist bir hüviyete sahipti. Şirk ve putperestlik, hayatın her alanında yer alıyordu. Din, onların hayatında bütünüyle bir dönüşüm gerçekleştiriyordu. Bu nedenle daha vahyin ilk evrelerinde inen Kevser suresinde “nahri”ni Allah için gerçekleştirmesi istenmişti Nebî’den (Kevser, 108/2). Çünkü müşrik toplum, bu ibadeti de bozmuş, içine şirki bulaştırmıştı. Dolayısıyla Resulüllah’ın onlar gibi olmaması istenmişti. Mekke insanının hayatında şirk o kadar kök salmıştı ki yemelerinde içmelerinde ve hayatın bütün alanlarında bunun izleri görülüyordu. Kestikleri hayvanlarını Lat, Menat ve Uzza gibi putları adına boğazlamaya gittikleri için Yüce Rabbimiz, kendilerini uyarmış, “Allah’tan başkası adına boğazlanan” hayvanlardan asla yememelerini; bu hususta müşriklere onay veren temayüllerin kişiyi şirke götüreceğini ve “müşriklerden” kılacağını hatırlatmıştı (En’âm, 6/121).
Bizler, kurban keserken Kur’an’ın da yer verdiği şu duayı mutlaka okuruz: “Şüphe yok ki namazım da ibadetlerim de diriliğim de ölümüm de âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.” (En’âm, 6/162). Bu dua cümleciği içinde geçen “nüsük” Allah’a karşı yapılan hac ve kurban gibi tüm ibadetleri içine alan bir terimdir ki “mensek” ve “menâsik” de aynı kökten gelir. Lakin “nüsük”ün “kurban” anlamına gelen manası şu ayette açıkça görülmektedir: “Her ümmet için, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine ismini ansınlar diye kurban kesmeyi meşru kıldık. İşte sizin ilâhınız bir tek ilâhtır. Şu hâlde yalnız O’na teslim olun. Alçak gönüllüleri müjdele!” (Hac, 22/34).
Serlevha olarak yukarıda yer alan ayette Yüce Rabbimiz, kurbanın etlerinin ve kanlarının Allah’a ulaşmadığını, sadece bu ibadeti yapan kimselerin taşıdığı takvanın O’na ulaşacağını bize bildirmektedir. Her ibadette olmazsa olmazı ifade eden takva, Allah’ın emir ve yasaklarına bağlılıkta hassasiyet sahibi, ihlas ve ihsan şuurunda bir mümin olmayı ifade eder. Zaten kelimenin kökenine baktığımızda kısaca yaklaşmak ve yakınlaşmak demek olan kurban, çok derinlikli bir anlam içerir. Mahiyeti ne olursa olsun, Allah’a sunulan maddi ve manevi bir değerle yakın olma girişiminin adıdır kurban! Şair Fuzûlî’nin “Yılda bir kurban keserler halk-ı âlem ıyd içun / Ben senin sâat be sâat dem be dem kurbânınam” yakarışında tavra uygun olarak aslında bize şah damarımızdan daha yakın Karîb olan Rabbimizin yakınlığını hissetme hâlidir kurban…
Kurbanın kadim tarihiyle alakalı Hz. Âdem’in çocuklarına dair bir hikâyeye yer verir Kur’an. Buna göre Âdem’in iki oğlu da Allah’a bir kurban sunarlar. Lakin Rabbimiz, Habil’in kurbanı kabul eder. Bu hususa ayette şöyle işaret edilir: “Ey Muhammed! Onlara, Âdem’in iki oğlunun haberini gerçek olarak oku. Hani ikisi de birer kurban sunmuşlardı da, birinden kabul edilmiş, ötekinden kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen, ‘Ant olsun seni mutlaka öldüreceğim.’ demişti. Öteki, ‘Allah, ancak kendisine karşı gelmekten sakınanlardan kabul eder.’ demişti.” (Mâide, 5/27).
Dikkat edilirse kurbanı kabul edilen çocuk, Allah’ın ancak takva sahiplerinin kurbanını kabul edebileceğini söyler. Kur’an’da kurbana işaret eden her iki ayette de takva vurgusunun yapılması manidar değil mi?
Demek oluyor ki ibadete hazzını ve manevi derinliği veren temel etken, kişinin bu ibadeti işlerken taşıdığı niyet ve samimiyet duygusudur. Namaz, oruç, zekât gibi ibadetlerde bu işlev gerekli olduğu gibi kurbanda da böyle bir mahiyetin olması gerekir. Yoksa kestiğiniz kurbanın etinin iyi çıkması, lezzetli olması gibi sayabileceğimiz özelliklerin çok da bir önemli yoktur aslında… Yaradan bizden gönlümüzü ve zihin dünyamızı diri tutmamızı, manevi bir değere sahip olan bu ibadetin şeâirden olduğunu, şeâire saygının da kalbin takvası kapsamına girdiğini hatırlatır (Hac, 22/32). Bunun bir tezahürü olarak bizler, kurbanımızı keserken olayın tarihsel serencamına dair bir tefekkürü ihmal etmemeliyiz. Kurban, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’in baba-oğul sevgisi ile Hakk’a teslimiyet gösterme çabalarının bize yansıması gereken hatırasını hissetme hâlidir. Kurban, çevrenin baskısı sonucu değil, yakınlaşmayı istediğimiz Rabbimize dönüşe “Hey yoluna kurban olduğum Mevlam!” duygusuyla bağlılığının temsildir. Aslında kurbanın farz mı vacip mi sünnet mi olduğu hususundaki fıkhi ayrıntının da bir önemi yoktur. Önemli olan insanın ibadette hazzı, samimiyeti ve özü kaybetmemesidir. Ne kadar kurban etinin çıktığını sormak yerine, bize bu ibadetten ne kaldığını sormak gerekir aslında Sevgili Peygamberimizin, kesilen kurbandan geriye ne kaldığını ev halkına sorduğunda Hz. Aişe’nin “Sadece ön kolu ya Resullallah” cevabına, “Desene, ön kolu hariç gerisi bizim oldu!” karşılığı ne kadar ibretliktir (Tirmizî, Sıfatu’l-kıyâme, 35).