Makale

TURGAY TANÜLKÜ “Çünkü bu yavrular nereye yönlendirirsen oraya gider ve onu doğru bilirler. Onun için çocukları yetiştirirken çok özen göstermeliyiz.”

TURGAY TANÜLKÜ
“Çünkü bu yavrular nereye yönlendirirsen oraya gider ve onu doğru bilirler. Onun için çocukları yetiştirirken çok özen göstermeliyiz.”

18 Temmuz 1953’te Uşak’ta dünyaya gelen Turgay Tanülkü, tiyatro ile ilkokul yıllarında tanıştı. 70’li yıllarda toplam yedi yıl hapiste kaldı ve Ankara Devlet Konservatuarı Tiyatro Yüksek Bölümünden 1977 yılında mezun oldu. 1978 yılında Ankara Devlet Tiyatrosunda oyuncu olarak görev yapmaya başladı. Tanülkü, hâlen dizi oyunculuğuna ve seslendirme çalışmalarına devam ediyor.
Hayatını özellikle çocuklara adayan Tanülkü, ıslahevleri ve cezaevlerinde tiyatro grupları kurdu. Yönetmenliğini yaptığı “Son Kuşlar” isimli tiyatro, bugüne dek yüz bine yakın mahkûm tarafından izlendi.
Çocuğunuz olmadığı hâlde pek çok çocukla ilgileniyorsunuz ve cezaevlerindeki çocuklara tam anlamıyla babalık yapıyorsunuz. Bu çocuklara sahip çıkma, onları okutma, onları hayata tekrar bağlama fikri sizde ne zaman ve nasıl başladı?
Uşak’ta yedi sekiz yaşındayken simit ve gazete satardım. Uşak Cezaevi’nin bulunduğu yere de giderdim. Her gittiğimde kimi benim yaşlarımda kimi benden de küçük çocukların cezaevinin önünde ağladıklarını görürdüm. Ben de simit alamadıklarını düşünerek onlara simit verirdim ama ağlamaları hiç durmazdı. Sonra anladım ki cezaevindekine ağlıyorlar ve benim verdiğim simit de onları teskin etmiyor. Ben de yaralı bir çocuktum aslında, babasız büyümüştüm çünkü. Geceleri hayattaki tek tutamağım anneme o uyurken sarılır ve ağlardım. Gün geldi 1970’li yıllarda cezaeviyle tanıştım. O zamanlar 17 yaşındaydım ve mağdur çocukları içeriden de görmeye başladım. İşte o zaman dedim ki kendi kendime “Bir gün buradan çıkarsam bu çocuklarla ilgileneceğim.” O sözümde de durdum, 1981 yılında başladık çocuklara bakmaya. Bu çocuklar, okumalı ve hayata tutunmalıydı. Eşimle birlikte sahiplendiğimiz çocukları kimseye minnet etmeden, kimsenin karşısında küçük düşürmeden yetiştirdik ve okuttuk. Çocuklarla ilgilenirken ikimizin maaşının yetmediği zamanlar da oldu. Bir taraftan memuriyet hayatını sürdürürken bir taraftan da ek işler yapmaya başladık. Mesela Ankara’da yaşadığımız dönemde Ostim’de bir çay ocağı işlettik. Sonrasında naylon torba satış yeri açtık. Gelirimiz çoğaldıkça baktığımız çocukların sayısı da artmaya başladı. Çekirdek olarak yirmi altı çocuğa ulaştık. O aile genişledi ve yüz bir kişi oldu. Eşim ve benim için tek gaye bu çocuklar. Kazandıklarımızı bu toplumun bize emanet ettiği çocuklarımızla paylaşıyoruz.
Kadın ve çocuk, toplumun ve özelde ailenin iki önemli sacayağı. Bu kelimelerinin sizin için ne ifade ettiğini öğrenebilir miyiz?
Her kadın bir anne ya da anneliğe namzettir, anne olmak toplum nezdinde önemli ve saygın bir makamdır bence. Benim dünyamda da kadının önemli bir yer edinmesi annemle başlar. Benim için annem çok özel ve müstesnadır. Babasızlığı yaşadığımız çocukluk yıllarında hep annemle avundum, onun şefkatiyle ısındım, hayatın tüm zorluklarına onunla karşı koyabildim. Sıkıntılı günlerinize yarenlik edenleri bir türlü unutamazsınız ya! Annem en sıkıntılı günlerimizde bizi sarıp sarmaladı, çetin hayata bizi hazırladı. Bugün bende bulunan tüm insani duyguları anneme borçluyumdur. Ona duyduğum özlemden midir nedir, her anne hasret kokar bende. Hayatımda bana kadının saygınlığını ve önemini hissettiren bir diğer kişi de sevgili eşim. Bunca güzelliği onunla başardık. Çıkmış olduğumuz bu “iyilik serüveni”nde en çok alkışı hak eden, bu kadar çocuğa hiç ayırmaksızın kucak açan, annelik eden o. Annem ve eşimden ötürü bütün kadınlar benim nazarımda saygındır.
Çocuk olgusuna gelince de benim için bir özlemdi hep. Çünkü cezaevinde gördüğüm işkencelerden ötürü çocuğum olmadı. Dünyanın en temiz varlıkları olan çocuklara bu denli sevgi ve merhametle yaklaşmamın temel etmenlerinden biriydi bu evlat özlemi. Sonra Allah bana bir sürü çocuk nasip etti ve onlarla bu özlemimi dindirdi. Ruhları tertemiz bu çocuklar yaşama sevincimdi. Onların üzerine çokça titredim, her bir çocuğu evladım kabul ettim. İşte bu pak yürekli çocukları koruma ve kollamayı kendime vazife edindim. Çocukları yetiştirirken çok özen göstermeliyiz. Çünkü bu yavrular nereye yönlendirirsen oraya gider ve onu doğru bilirler.
Hep derim: “Ne zaman ki hem ceza evlerindeki çocuklarla hem de sokak çocuklarıyla bizim çocuklarımızı aynı parkta aynı salıncakta sallayabilirsek işte o zaman toplum içerisinde barışı, huzuru sağlamış oluruz.” İşte bu yüzden kendi çocuğumuza kullandığımız tüm güzel sözleri, tüm çocuklara kullanmalıyız. Sokak çocukları diye nitelendirdiğimiz çocuklara her gördüğümüzde “Merhaba, nasılsın?” diyelim. Göreceksiniz ki üçüncü ya da dördüncü karşılaşmanızda onlar size selam verecekler. Çünkü şefkat, merhamet ve tatlı dilin açamayacağı hiçbir gönül kilidi yok.
Bir tiyatro sanatçısı olarak cezaevinde yürüttüğünüz tiyatro faaliyetlerinden konuşalım istiyorum. Cezaevlerini tiyatroyla buluşturma fikri nasıl ortaya çıktı?
Tiyatro benim için karanlığın içindeki ışık kaynağı gibidir. Ben hayatın zorlukları karşısında tiyatrodan güç aldım, mahkûmların da bundan güç almasını sağlamak, hem onların hem de arkadaşlarının ve yakınlarının özlemlerine bir nebze de olsun su serpmek için tiyatro oynamak istedim. Çünkü benim en iyi yapabileceğim iş tiyatroydu. Ben, Devlet Tiyatrolarının pek çok sahnesinde oyunlar oynadım lakin mahkûmlara oynadığım kadarki lezzeti hiçbirinden alamadım. Onun için onlara ve onlarla tiyatro yapmayı yeğliyorum yıllardır. Farklı cezaevlerinde 7-8 farklı oyun oynattım. Gala yapıyorum ve o galalara mahkûmların aileleri de geliyor. Mahkûmlar sahnede, aileler aşağıda birbirlerini izliyorlar ama birbirlerine dokunamıyorlar. Oyun başlıyor, oyun esnasında bazı oyuncular çocuklarını, ailelerini görmenin heyecanıyla ezberini unutuyorlar. Salonda sevinç, mutluluk, özlem, hüzün iç içe giriyor. Oyun bitiyor, gardiyanlar aileleri dışarı çıkarıyor. O koca koca adamlar yanındaki arkadaşlarından utanarak orada, o salonda insan kokusunu, ailelerinin kokusunu arıyorlar. İşte o yüzden tiyatro, cezaevinde bir insan kokusu aynı zamanda. Mahkûmlarla diyalog kurmamı sağlıyor tiyatro. Bakamayacak durumda kaldıkları çocuklarını bana emanet ediyorlar.
Cezaevlerine gönüllü olarak tiyatro yapmaya 1981 yılında başladım. Sait Faik Abasıyanık’ın “Son Kuşlar” adlı öyküsüne Firdevs Aylin Tez’in benim cezaevindeki anılarımdan da alıntılarla katkı yaparak tiyatro hâline getirdiği oyunu seçtik. İçerideki hayatı mahkûmların ve mahkûm çocuklarının hayatını, sıkıntılarını, mağduriyetlerini biliyorum. Oynadığım oyunda mahkûmlara diyorum ki: “Ben hücrede bunları, bunları yaşadım ama dik durdum. Şükrettim, hücremin içerisinde kendime çayı, kahvesi, çiçekleri, salıncakları olan bir dünya kurdum. Dolayısıyla o küçücük yerde hayatı yakaladım ve böylelikle ıslah ettim kendimi. Mahkûm arkadaşım senin şu şartların bizim dönemin şartlarından çok daha iyi durumda. Sen de kendine sahip çık ve kendini ıslah ile meşgul ol.”
Oyuna başlamadan önce mahkûmlara simit ve çiçek dağıtıyorsunuz. Bunun elbette bir sebebi vardır. Nedir simit ve çiçeğin sırrı.?
Ulucanlar Cezaevi’ndeyken Hamamönü’nde simit satan simitçinin sesi hücrenin içine kadar gelirdi. Simit âdeta kokusuna ve tadına hasret kaldığım bir yiyecekti. Benim gibi her mahkûm arkadaşın da böyle bir hasretliğinin olduğu düşüncesiyle oyun başlamadan önce simit dağıtırım. Bazı cezaevlerinde simit yoktur, özellikle de Anadolu cezaevlerinde. Simit, o insanlar için inanılmaz bir lezzet. Hiç unutmam, bir cezaevinde simit dağıttık, adam simidi koynuna soktu ve “Hücreme götürebilir miyim?” dedi.
Kadınlara verilebilecek en güzel hediyenin çiçek olduğunu düşünürüm. Onlara her gittiğimde canlı çiçek hediye ederim çünkü cezaevinde koğuşlarda canlı çiçek yok. Cezaevlerinden birinde bir hanım mahkûma çiçeği uzattım, kadın: “Ben 25 yıldır hiç çiçeğe dokunmamıştım.” dedi. Bu sözleri söyleyen bir anneydi. Yani çiçeğe en layık olan. Dolayısıyla gittiğim her cezaevinde bir gelenek hâline getirdiğimiz ve hiç vazgeçmediğimiz iki güzellik olup çıktı, simit ve çiçek.
Hayatta unutamadığınız belki de hiç unutamayacağınız sayısız anı vardır. Bu anılardan sizi en çok etkileyen hangisidir?
1970’li dönemlerde cezaeviyle tanıştım ben. 17 yaşındaydım ve öğrenciydim. O dönemde üniversite öğrencilerinin çoğu siyasi nedenlerden ötürü suç unsuruna bakılmaksızın cezaevine alınıyordu. Tabii bu durumu ailelerimizden saklıyorduk. O zaman radyolarda arananların isimleri okunurdu. Tutuklandıktan sonra o listeden isimler silinirdi, ben de içeri girince annemler benim artık aranmadığımı düşündüler. Ailem beni okuyor biliyordu, onların benim içeri girdiğimden hiç haberi olmadı. Cezaevi yıllarımın iki buçuk senesini hücrede geçirdim. Oradaki gardiyanlara dedim ki “Bir görüş görmek istiyorum müsaade eder misiniz.” Onlar da benim bu talebime olumlu cevap verdiler ve benim bir görüşü uzaktan izlememe izin verdiler. Görüşe gelenler bir anne ve bir de çocuktu. Çocuk babasına öyle bir baktı ki onu kelimelerle anlatabilmem mümkün değil. Çocuk tellerin arasından babasına ulaşmak ve dokunmak için âdeta çırpınıyordu. O hengâmede teller çocuğun ellerini yırtmıştı, ellerinin kanamasına aldırış etmeden mücadelesine devam ediyor, babasına dokunamadığı için de isyan ediyordu. Babası da diğer tarafta bacağına çimdikler atıyor, yumruklarını sıkıyor, onların karşısında dik durmaya çalışıyordu. Babanın bu taraftaki ıstırabını çocuk ve anne göremiyordu ama ben görüyordum. Baba bu taraftan sesleniyordu: “Bir daha gelmeyin buraya.” Çocuk da cevap veriyordu: “Neden baba, yoksa bizi sevmiyor musun?” İşte bu sahne hayatımda hiç unutamadığım, belki de hiç unutamayacağım bir dönüm noktası oldu.