Makale

KURTUBA CAMİİ

KURTUBA CAMİİ

F. Hilâl FERŞATOĞLU
İstanbul Kadıköy Vaizi

İslam fetihlerinin Batı’da ulaştığı son noktada, İber Yarımadası’nda sekiz asır varlık gösterecek Endülüs Emevî Devleti’ne 500 yıl başkent olur Kurtuba. İslam medeniyetinin altın çağında Bağdat, Şam ve Samarra gibi müstesna merkezlerden biri hâline gelir. Arap’ı, Berberi’si, İspanyol’uyla; Müslümanı, Yahudisi, Hristiyanıyla İslam’ın birlikte yaşama ahlakının vücut bulduğu bu renkli şehir, hekimleri, filozofları, âlimleri ve şairleriyle de şöhret bulmuştur.
Endülüs Emevileri’nin ilk emiri I. Abdurrahman, Kurtuba’ya yakışır bir ulu cami yaptırma kararı alır. (786) Enine dikdörtgen ibadet alanıyla, revaklı avlusuyla Emeviye Camii mimari üslubunda inşa edilen Kurtuba Camii, doksan metre uzunluğundaki kıble duvarına dik uzanan ve çift katlı kemerli sütunlarla bölünen on bir sahnlı bir harime sahiptir. Caminin bugün dahi en ayırıcı vasfı kırmızı tuğla ve beyaz kesme taş dizileriyle örülü at nalı şeklindeki çift katlı kemerleri ve bu zarif kemerleri taşıyan farklı renklerdeki muhteşem mermer ve granit sütunlarıdır. Kapısından girenleri büyüleyen yüzlerce sütunluk bu “sütunlar ormanı” güç, ihtişam, kuşatılmışlık ve sonsuzluk hissi uyandırır.
Yönetimin, ticaretin, bilimin merkezi olan Kurtuba’da Müslüman nüfusun zaman içinde artması sebebiyle merkez mabedi çeşitli zamanlarda genişletme ihtiyacı hâsıl olur. II. Abdurrahman ve II. Hakem zamanlarında ana plana sadık kalınarak kemerli sütunlara güneye doğru önce sekizer sonra onar bölme ilave edilerek kıble duvarı ileriye kaydırılmış, bugünkü yerine sabitlenmiştir.(961)
II. Hakem döneminde mihrabı gören orta sahnın girişine, mihrap önüne ve iki yanına üç kubbe yapılmış ve dilimli kemerlerden müteşekkil gösterişli bir maksure -hanedan üyeleri için ayrılan bölüm- oluşturulmuştur. Çapraz kemerler üzerine oturtulan kubbelerin, bilhassa bir deniz kabuğu görüntüsü veren mihrap önü kubbesinin tezyinatı muhteşemdir. Rengarenk mozaikleri, altın yaldızlı kabartmaları ve kûfî hatlı kuşaklarıyla göz kamaştıran mermer mihrap, kıble duvarına oturtulan mücevher bir broş gibidir. Sedir ağacından yapılan tavan ise kırmızı, mavi, sarı, yeşil renkli işlemelerle tezyin edilmiştir.
Kurtuba Camii, 987 yılında doğu yönünde sekiz sahn ilavesiyle son kez genişletildiğinde bugünkü devasa boyutuna ulaşarak İslam dünyasının en büyük üç camisi arasında yerini alır. Tamamı yirmi üç bin metrekarelik bir alana oturan ve otuz bin kişinin aynı anda ibadet edebildiği cami, ortasında hurma ve portakal ağaçları, fıskiyeli havuzları bulunan, büyük bir avluya sahiptir. Kuzey avlu duvarı üzerinde yükselen sade minaresi deprem sebebiyle yıkıldıktan sonra III. Abdurrahman kare planlı yüksek ve gösterişli bir minare yaptırmıştır.(951)
Şehrin merkezinde, Vadi’l-Kebir (Quadalquivir) nehri kıyısında inşa edilmiştir Kurtuba Camii. Nehrin öbür yakasından, Romalılar döneminden kalan taş köprü üzerinden bakıldığında payandalı, mazgallı yüksek duvarlarıyla müstahkem bir kale görüntüsü verir. Dışarıdan oldukça sade görünmekle birlikte hariminde yüzlerce kemer kavsinin dalga dalga yayılan dinamik etkisi, eşsiz mermer sütunları, mihrap, kubbeler, ahşap tavan ve duvarlardaki tezyinatı ile kudretli hükümdarlar döneminin eseri olduğunu hissettirecek derecede ihtişamlıdır.
II. Abdurrahman döneminde (822-852) Kurtuba, Avrupa’da bilimin, ticaretin ve kalkınmışlığın merkezi olarak nam salmış, nüfusu beş yüz bini bulmuştur. O sırada Roma, Paris gibi kentlerde nüfus kırk bini geçmez. John W. Draper’in (ö.1882) ifadesiyle “Londra’da bir tek sokak lambası bulunmazken, yağmurlu bir günde evinden sokağa adımını atan bir Parisli çamura batarken” Kurtuba’da kilometrelerce uzunlukta taş kaplama yollar bulunuyor, temiz sokakları geceleri sabahlara kadar meşalelerle aydınlatılıyordu. Kaynaklar, sadece Kurtuba Camii’ndeki kandiller için senede yirmi dört bin okka zeytinyağı sarf edildiğini, caminin güzel kokması içinse her sene yüz yirmi okka amber ve öd ağacı yakıldığını bildiriyor.
Endülüs Emevileri’nin Batı’da boy gösterdiği yıllar, Müslüman toplumun güzide nesli Tabiin zamanına denk düşer. İslam’ın evrensel mesajının fatihler ve alimler eliyle yayıldığı bu dönemde bir ilim merkezi olan Kurtuba Camii’nde fıkıh, tefsir, hadis gibi dinî ilimlerle birlikte, tıp, matematik, kimya, dil ve edebiyat dersleri de okutulmuştur. X. asırda Kurtuba bilim merkezlerine İslam memleketlerinden olduğu kadar Avrupa’dan da ilim talipleri akın eder. Bu dönemde Kurtuba’da yetişen Yahudi ve Hristiyan bilim adamlarının XII. ve XIII. asırlarda çeviri ve bilim hareketlerine öncülük etmesiyle karanlık Ortaçağı yaşayan Avrupa’da Aydınlanma hareketleri başlamıştır.
Beş asır boyunca devletin kalbinin attığı yer olan Kurtuba Camii hukuki ve siyasi hayatın da merkeziydi. Caminin maksuresinde yeni devlet başkanlarına biatin alındığı, mahkemelerin yapıldığı, siyasi, dinî ve askerî içerikli fermanların okunduğu, sefere çıkılmadan evvel emir veya halifenin huzurunda “akdü’l-elviye” denilen coşkulu sancak teslim törenlerinin yapıldığı, zafer nasip olmuş ise yine kutlamalarla sancakların camiye asıldığı biliniyor.
Kurtuba şehri, 1236’da Reconquista hareketi -İberya Haçlı seferleri- ile Katolik Hristiyanların eline geçer. Mescitlerin, kütüphanelerin, hanların, hamamların, çarşıların, yerle bir edildiği büyük kıyımdan sonra Kurtuba Camii kiliseye çevrilir, sütun araları Hristiyan mihrapları, heykeller ve ikonalarla donatılır. XVI. yüzyılda mermer sütunlar yıkılarak tam orta yerine bir katedral, minare yerine de bir çan kulesi inşa edilir.
Kurtuba Camii sekiz asırdır kilise olarak kullanılmasına rağmen bugün halk arasında hâlâ Mezquita (mescid) olarak anılıyor. İslam mimarisinin ilk göz ağrılarından, Endülüs’ün şaheserlerinden biri olan bu muazzam mabet büyük kıyımdan sonra lâl olmuş olsa da semasını aydınlattığı, inkişafında başat rol oynadığı Eski Kıta’nın batısında, ziyaretçilerini tarihine şahit tutmaya devam ediyor.