Makale

Üsve-i Hasene ve EMANET

DİN VE HAYAT

Üsve-i Hasene ve EMANET

Dr. Sadık ERASLAN
Başkanlık Vaizi

İNSANLIĞIN en üstün ahlaki vasıflarına sahip olmakla birlikte Hz. Peygamberin, emanet sıfatıyla tebarüz ettiği açıktır. İçerisinde yaşadığı toplum nezdinde risalet öncesi hayatında da emin kişiliği ile ün kazandığı ve Muhammedü’l-emin unvanına sahip olduğu da bilinen bir gerçektir. Ayrıca “ve sen elbette yüce bir ahlak üzeresin.” (Kalem, 68/4.) diye Allah Rasulü ahlakının Kur’an’da övülmüş olduğunu görmekteyiz. Bu ilahî övgünün en büyük tezahürlerinden biri de şüphesiz emanet sıfatıdır. Zira o, çocukluğu dâhil, hayatı boyunca hem itikadi ve hem de ameli olarak emin yaşamıştır. Yani içerisinde yaşadığı cahiliye toplumuna rağmen, şirke ait herhangi bir şeye bulaşmadığı gibi, insan ilişkilerinin de en mükemmelini ortaya koymuştur. Kur’an-ı Kerim aynı zamanda “Ant olsun ki, Rasulüllah, sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.” (Ahzab, 33/21.) demek suretiyle onun üsve-i hasene (güzel örnek) özelliğini de vurgulamaktadır. Bütün bunları yan yana getirdiğimiz zaman, özellikle tebliğde peygamber ahlakının önemi daha iyi anlaşılmaktadır.
İslam Medeniyeti’nin temel değer ölçülerinden olan “emanet vasfı” anlam itibarıyla geniş kapsamlıdır. Emin insan, sözünde, fiil ve davranışlarında güvenilir insan demektir. İşte Hz. Peygamber’in en meşhur unvanı sayılan bu vasfın gerek asr-ı saadette ve gerek İslam tarihinin sonraki devirlerinde, İslam’ın yayılışında çok önemli bir etkiye sahip olduğu görülmektedir. Bu durumu Hz. Peygamber’in bizzat yaşadığı veya ashabının yer aldığı birçok olayda müşahede etmekteyiz.
Hz. Peygamber’in emanet vasfı, daha evvel de bilinmekle birlikte, kendisi yirmi beş yaşlarında iken Hz. Hatice’nin ticari ortaklığında dikkat çekici bir şekilde ortaya çıkmıştır. Zira Hz. Hatice, sahip olduğu “el-Emin” vasfı sebebiyle malını ona teslim etmiştir. Nitekim Suriye’ye götürdüğü ticaret mallarının satışında ve bu esnadaki davranışlarında Hz. Peygamber, ticarette de ne kadar güvenilir olduğunu fiilen ispatlamıştır. Bunun üzerine Hz. Hatice, Hz. Peygamber’in bu güzel vasıflarından etkilenerek kendisiyle bereketli bir izdivaç gerçekleştirmiştir. (İbn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, I, II, s. 188, Tarihsiz.) Daha sonra Kâbe inşası esnasında da Hz. Peygamberin el-Emin vasfı tüm Kureyş ileri gelenleri tarafından tasdik edilmiştir. (İbn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, I, II, s. 197, Tarihsiz.)
Kısaca belirttiğimiz bu vasfın, daha sonra Hz. Peygamberin tebliğ hayatı boyunca onun davetinin kabulünde en önemli dayanak teşkil ettiğini görmekteyiz. Bu gerçeğin dile getirildiği sayısız örneklerden biri de meşhur Habeşistan hicretidir. Bu olayda Cafer bin Ebi Talip ile Kral Necaşi arasında tarihî bir diyalog gerçekleşmiştir.
Kral: “Toplumunuzdan ayrılıp girdiğiniz bu din nedir?”
Cafer: “Ey Kral! Biz cahiliye ehli olan bir toplumduk. Putlara tapar, leş etini yer, fuhuş yapar, akraba ile ilişki keser, komşularımıza kötülük yapardık. Kısaca, bizim güçlü olanımız âdeta güçsüzümüzü yerdi. İşte Allah içimizden bir peygamber gönderene kadar biz böyle bir durumda kaldık. Aynı zamanda gönderilen bu peygamberin kim olduğunu, ne kadar doğru, güvenilir ve iffetli olduğunu biliyoruz. Ayrıca konuştuğumuz zaman doğru söz söylememizi, emanete sahip çıkmamızı, akrabaya, komşuya iyilikte bulunmamızı bize emretti. Biz de onu tasdik ederek iman ettik.” diye cevap verir.
Bunun üzerine Kral, Müslümanları serbest bırakır. (İbn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, I, II, s. 335, 336.)
Burada üzerinde durmak istediğimiz husus, özellikle Cafer’in, Hz. Peygamber’e tereddütsüz inanmalarının gerekçesi olarak onun emanet vasfını ortaya koymasıdır. Bu da bize Hz. Peygamber’in emanet sıfatıyla üsve-i hasene oluşunun, müşriklerin kendisine iman etmelerinde asıl etkileyici güç olduğunu göstermektedir.
Hz. Peygamber’in üsve-i hasene oluşu aynı zamanda fiili tebliğdir. Zira fiille desteklenmeyen sözlü tebliğin sonuç vermesi çok zordur. Güvenilmeyen insanı kimse dinlemez. Dinlese de konuşulanlardan kolay kolay etkilenmez. Zaten bu konuda Kur’an da “Ey iman edenler! Yapmadığınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?” (Saf, 61/2.) diye bizi kesin bir dille uyarır. Nitekim bizim için üsve-i hasene olan Hz. Peygamber’in değişmez hayat prensiplerinden biri de, herhangi bir şeyi söylemeden önce kendisinin yapmakta öncülük etmesiydi.
Hz. Peygamber, kendisinin taşımış olduğu emanet vasfını aynen ashabında da görmek istemiş ve bu konuda onları eğitmiştir. Bunun çarpıcı örneklerinden biri şudur: Rivayete göre, Necran Hristiyanlarından bir heyet Hz. Peygambere gelerek dediler ki, “(İrşatta bulunmak üzere) bize emin bir adam gönder.” Hz. Peygamber de, “Ben size gerçek manada emin birini göndereceğim.” dedi ve bunu üç sefer tekrar etti. Bu arada (orada bulunan ashap) bu sözlere dikkat kesildiler. Hz. Peygamber ise Eba Ubeyde bin Cerrah’ı seçti ve onun ümmetin emini olduğunu buyurarak bu vasfın sahibini takdirle, övgüyle tanıtmış oldu. (Ebu Davud, 329, Hadis No. 412; İbn Mace, Fadlu Ebu Ubeyde bin el-Cerrah 48, 49, Hadis No. 135, 136.)
Ayrıca Hz. Peygamber, “(Gerçek) Mümin insanların malları ve canları konusunda kendisinden emin olduğu kişidir.” (İbn Mace, Hurmetu Demi’l- Mümini ve Malihi, 1298, Hadis No. 3934.) buyurarak emanet vasfının önemini genel bir hayat prensibi olarak ortaya koymuş ve tüm inananları bu konuda hem eğitmiş ve hem de ihmal ihtimali karşısında bu şekilde uyarmıştır.
Hz. Peygamber’den miras aldıkları bu emanet vasfı ile Müslümanlar, dünyanın dört bir tarafına dağılıp birer üsve-i hasene olarak İslam’ı en güzel şekilde temsil etmişlerdir.
Hz. Peygamber’in ahlaki eğitiminden geçen asr-ı saadet İslam toplumunun üsve-i hasene özelliğinin, dinin yeryüzüne yayılışındaki etkileri sadece Müslümanlar değil, aynı zamanda Batılı müsteşrikler tarafından da itiraf edilmiştir. İngiliz tarihçi Arnold’a göre, Yakubi Hristiyanları denilen Mısır’ın Kıpti ahalisi, asırlardan beri memleketlerinde var olmayan dinî özgürlüğü Müslümanların kendilerine getirdiklerine şahit olmuşlardı… Amr bin As bunları kiliselerine sahip olmakta serbest bırakmış ve mabetleri ile ilgili her türlü tasarrufu onların eline vermişti. Böylece uzun zamandır çektikleri sıkıntılardan onları kurtarmıştı? (Bu tarihî bilgilerin Yakûbî piskoposlarından Yuhanna’nın Paris Milli Kütüphanesinde bulunan el yazması hatıralarının Fransızca tercümesinden alındığı rivayet edilmiştir. (Arnold, T. W, İntişar-ı İslâm Tarihi, s. 106, İstanbul, 1943.)
Özet olarak, gerek İslam’ı yaşamada veya temsil etmede Hz. Peygamber ve onun asr-ı saadeti şüphesiz yegâne örneğimizdir. Her Müslüman da mutlaka böyle düşünür. Ancak çoğu zaman Hz. Peygamber sadece ibadet hayatıyla örnek alınıp muamelat yönü ihmal edilmektedir. Mesela, Hz. Peygamberin namaz kılışı titizlikle takip edilmekte fakat o nispette ticari hayatı ölçü alınmamaktadır.
Günümüz toplumunun İslam’ı temsil ve dolayısıyla tebliğdeki eksiği, ilimden ve ibadetten ziyade asr-ı saadete benzer üsve-i hasene olmayışındandır. Yıllardır Batı’ya yerleşme imkânını elde eden çeşitli İslam toplulukları eğer Hz. Peygamber ahlakı adına hakkıyla üsve-i hasene olabilmiş olsalardı, şüphesiz bulundukları bölgelerin de çehresi değişirdi. Onun için, kanaatimizce İslam adına tebliğ ve irşatta başarılı olmanın yolu “Yapmadığınız şeyleri niçin söylüyorsunuz.” ayeti rehberliğinde öncelikle peygamber misali üsve-i hasene olmaktan geçer.