Makale

Tevhit: KULUN İKRARI

DİN VE HAYAT

Tevhit: KULUN İKRARI

Yrd. Doç. Dr. Ahmet Murat ÖZEL
Yalova Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi

BİR seyyah düşünelim. Boydan boya İslam coğrafyasını geziyor olsun. Dikkatini ve ilgisini kültürel ve sanatsal yapılara ve eserlere yöneltme kabiliyetinde birisi olsun. Tarihî değeri olan kitapları okuyabilsin, camilerin mimarisinden zevk alabilsin, dinlediği musikiyi duyabilsin. Böyle bir seyyahın, önyargılı olmamak şartıyla karşılaşacağı temel ilke ne olacaktır? Ya da şöyle soralım: Böyle bir seyyah, görünen pejmürdeliğin ve sosyoekonomik yorgunluğun ardında, özellikle de İslam tarihinin altın çağlarında üretilmiş eserleri ortaya çıkartan temel fikir, başlıca perspektif, baskın hayat görüşü olarak neyi tespit edecektir? Bu gördüğüm hayatı ortaya çıkartan temel dünya görüşü nedir, sorusu için hangi cevabı bulabilecektir? Kanaatimizce soyut ve müteal bir inanç manzumesinin, paradoksal olarak doğurduğu somut ve akli bir hayat akışını. Bir başka deyişle tevhidi…
“İnsan bu dünyada şairane mukimdir.” demişti büyük Alman şairi Hölderlin. Ehliislam içinse bu dünyada ikamet, muvahhidane mümkündür. Ehliislam’a hayatı boyunca eşlik eden dünya görüşünü şekillendiren bu tevhit anlayışıdır: Müteal, aşkın, münezzeh bir ilah fikrinin düzenlediği bir inanç dizgesine eşlik eden, sade, inançla el ele olan, anıştırma kabiliyeti yüksek bir gündelik hayat. Bu söylediklerimizi biraz açalım:
Söz gelimi Şintoizm, yüksek düzeydeki şekilciliği, merasimciliği, çoktanrılı hâliyle teşbihçi bir inanç manzumesinin ürünüdür. Müteal olan, bu dinde somuta irca edilmeye çalışılmış, bu somutluk arayışı dinî merasimlere orantısız bir kıymet yüklemiştir. Bu merasimci anlayış Şinto toplumların hayatında gözlemlenebilir bir unsur olarak belirmiştir. Ya da Yahudilik, seçilmiş kavim anlayışını da besleyen bir tenzihçi itikat doğurmuş, böylece Tanrı’sı da, toplumu da, sair insanlara ilgisiz bir dini yapı ortaya çıkmıştır.
İslam söz konusu olduğundaysa, müteal ve münezzeh bir ilah anlayışı merkezdedir. Bu soyut, merkezi tema, gündelik hayata tercüme edilirken sade, akılcı, teşbihçi ve dengeli bir dile baş vurulmuştur. Mesela, Allah mekândan münezzehtir ama Kâbe onun evidir. Her nereye yönelirsek, Allah’ın veçhi oradadır ama namazda biz yine de Kâbe istikametine dönmek zorundayızdır. Allah Teala herhangi bir heykele ya da resme konu edilemez ama ismini gösteren levhalar her yerdedir. Şeytan ateş tabiatlı ve görünmez bir düşmandır ama yine de onu temsil eden bir direk hac esnasında taşlanır. Bu dünya geçicidir ve öte dünya karşısında önemsiz bir konumdadır ama yine de Müslümanın bu dünyanın imarı gibi bir gündemi bulunur. Bir çabada nihai olarak Allah’ın dediğinin olacağı bilinir ama yine de çabanın gerektirdiği süreçlere riayet edilmelidir. Allah görünmezdir ama onu görüyormuş gibi ibadet etmek esastır.
Tevhidi, itikadi ve doktrinel anlamda bir tek ilaha inanmak olarak ele almak yanında, bu inancın maddi tezahürlerini de kapsayarak, tenzihle teşbih arasında bir denge durumu olarak kavramak, mutasavvıfların temel tespiti olmuştur.
Bu iki yönlü, zahir ve batını dengeleyen, görünenle görünmeyen arasında hemen her zaman köprüler kuran anlayış tevhit anlayışıdır. Maddi ve somut olan, o şekilde düzenlenmiştir ki, asla müteal ve münezzeh olanın bu hususiyetlerini zedelemez. Aksine bu dünyada kalarak, öte dünyaya atılım yapma imkânını verir. Zaman ve mekân kategorileri içinde bulunarak, zaman ve mekândan soyutlanmış bir ilahı idrak etmeyi temin eder.
Böylece bir camiye girdiğiniz zaman, herhangi bir resme, bir heykele ve somutlamaya ihtiyaç duymadan soyut ve aşkın olanı sezersiniz. Cami bütün somutluğu, güzele yönelik bir dikkatin ürünü olması, renk ve ışık oyunlarının yarattığı atmosferiyle, dünyadaki öte dünya gibidir. Bir camide ya da bir dinî musiki eserinde hissettiğimiz, somut malzeme ve yöntemle, soyut ve aşkın bir inancın duyurulmasıdır.
Bu dengeli anlayışın sahipleri, yaratılmıştaki ilahî nitelik ve özü (nefha-i ilahiye) gördükleri için, insan onuruna ve canına yüksek kıymet verir. Bu dengeli anlayışın sahipleri peygamberlerini ilahlaştırmadan sevebilmeyi ve yüceltebilmeyi başarırlar. Bu dengeli anlayışın sahipleri bu dünyada güzel olanı ortaya koymanın, bu dünyalı olmayan bir ilkeyi anlamayı sağladığını bildikleri için, güzel ile doğru onlar için aynı şeydir. Kısaca bu somut, maddi dünyada, soyut ve müteal olanın izini sürmek, onu anlamaya yaklaşabilmek bu dengeyle mümkündür.
Hz. Âdem (a.s.), müteal ve uzak bir cennetten, somut ve maddi bir cennete indirildi. Mutasavvıflar bu indirilmeyi bir ceza olarak değil, onun tekâmülünün zorunlu bir aşaması olarak okumuşlardı. Bu dünyada ve nefis eşliğinde öte dünyayı ve ruh planındaki varoluşu duyabilmek, Hz. Âdem babamızın ödeviydi. Bu ödev aynıyla bize de miras kalmıştır. İnsan bu dünyada o yüzden muvahhidane mukimdir.