Makale

İlk Yaprak

KALBE DOKUNAN HİKÂYELER
İlk Yaprak
Meliha Aktürk Samsun İl Müftülüğü Vaizi
Anılarımı, gördüklerimi, yaşadıklarımı yazmak için ayırabildiğim tek şey küçük kareli bir defterdi. Dil öğrenmek için yabancı bir ülkede iki ay kalacak bir öğrencinin bavulunda zar zor yer bulmuştu bu defter. Neler sığdırmamıştım ki bavula. O zaman ihtiyaç duyduğum eşyalardan, o koca bavul da dâhil, pek bir şey kalmadı geriye. Ama Suriye’de geçirdiğim günleri yazmak için ayırdığım o küçük defter, her biri birbirinden güzel ve heyecanlı günleri saklayan en büyük miras oldu bana.
İlk yaprakta yazılanlar, ilk günün korkusunu, heyecanını, biraz çaresizliğini, biraz da ümidini barındırıyordu elbette. Kolay değildi lisans öğrenimini henüz tamamlamış kişiler olarak tanımadığımız bilmediğimiz bir memlekete doğru yola çıkmak. İletişim kurmayı bile tam beceremiyorduk. Bildiğimiz kelimeleri tüm acemiliğimizle, öğrendiğimiz dilbilgisi kurallarına buluyor, derdimizi anlatmaya çabalıyorduk. Muhatabımız çoğunlukla bu hâlimize tebessümle mukabele ediyordu. Dersimizi çalışıp yola koyulduğumuzu sanıyorduk oysaki. Yapılacak ilk iş kalacağımız yeri ayarlamaktı. Yabancı ve Türk öğrencilerin sıklıkla tercih ettiği mahalleyi bulduğumuzda her sorunumuzu kolayca halledebilecektik. Daha önceki araştırmalarımızdan uygun fiyatlı eşyalı kiralık daireler olduğunu öğrenmiştik.
Tanıştığımız birkaç Türk arkadaş ev bulmak için emlakçıları bizimle dolaşmaya gönüllü olmuştu. Ne de olsa birçok kiralık ev arasından iyi bir seçim yapmak için iletişimi sağlam kurmak gerekiyordu. Fakat her girdiğimiz yerden eli boş çıkmıştık. Çabalarımız sonuçsuz kalmıştı. Sonraları kursa gidip gelmek için neşe içinde her gün defalarca yürüyeceğimiz o caddedeki tüm emlakçıları dolaşmıştık.
Etraftaki herkes mahallenin ne kadar da kalabalıklaştığından, bu sene hiç görülmediği kadar yabancı öğrencinin geldiğinden bahsediyordu. Yeni tanıştığımız arkadaşlarımız da duyduğumuz bu bilgileri doğruluyordu. Dolayısıyla bütün evler biz gelmeden önce kiralanmıştı. Kalan tek tük ev için ise fahiş fiyatlar isteniyordu. Kimi evler ise oturulmayacak durumdaydı. Biz sokak sokak dolaşırken çoktan ikindi olmuş, o uzun yaz gününün sonuna yaklaşılmıştı. Bizim için zaman iyiden iyiye daralmıştı. Yüzümüze çarpan alışılmadık sıcak ise çaresizliğimizle beraber hepimizi iyiden iyiye kavurmuştu.
İlk gün içimizi acıtan güneş, sonrasında defalarca gideceğimiz Emeviye Cami’sinin avlusunda ayaklarımızı yakacaktı, Rahip Bahira’nın kasabası Busra’yı gezerken ise yüzümüzü. Kavurucu sıcakları da sevecekmişiz meğer iklimin değil coğrafyanın, insanın ve zamanın önemli olduğunu anladığımızda. Alışacakmışız, daha önce hayatımızda tecrübe etmediğimiz farklılıkların zamanla güzelleşerek vazgeçilmez oluşuna...
Dönelim ilk günün telaşına. Ev bulamadığımız ve dolayısıyla ortada kaldığımız gerçeğini, birbirimizin yüzüne bakarken oluşan korkudan ve buğulanan gözlerimizden anlamak hiç de zor değildi. Artık içinde bulunduğumuz durumu daha net ifadelerle dillendirmeye başlamıştık. Güvenli bir oteli nasıl bulsak? Camide mi sabahlasak? Bu sorularla başlayan tereddütler, eve geri mi dönsek, fikrine dönüşmeye başlamıştı birden bire. Ne yapalım, evdeki hesabı Suriye’ye uyduramadık diyecektik geri döndüğümüzde. Bunları düşünürken aklımıza Suriye’de uzun yıllar kalan Arapça hocamızı aramak gelmişti. Şu an Türkiye’de olsa da, belki bizi yönlendireceği bir yer vardır diye ümit ederek... Ücretli bir telefon bulduk. Hocamız bulunduğumuz yere tanıdığı bir arkadaşını göndereceğini ve onu beklememizi söylemişti. Dualar eşliğinde heyecanlı bir bekleyiş başlamıştı bizim için.
Kayıt yaptırmayı düşündüğümüz kurs binasının duvarına yorgunlukla sinmiş, aç kalan karnımızı bir iki atıştırmalıkla oyalayarak bekliyorduk. Etrafı izliyorduk. İslam dünyasının farklı bölgelerinden öğrenciler vardı. Kıyafetler, simalar, evler, arabalar… Her şey ne kadar da değişik gelmişti ilk gün. Öğrendiğimiz Arapça ile burada konuşulan dil aynı mıydı gerçekten? Yoksa bu insanlar farklı bir dil mi konuşuyordu?
Gezdiğimiz evlerin hepsi mi böcekli olmak zorundaydı? Emlakçıların deyimiyle ‘Sarsur’lu. İlk günden ‘Sarsur’ diye çığlık atmaya başladığımıza göre benimsemiştik o küçük varlıkları, ama bari evlerin kira ücretleri biraz uygun olsaydı! Bazı minibüsler minyatür gibiydi. Mikro denilen bu minibüslerle Cebel-i Erbaîn’e ya da Kasyon’a çıkarKALBE DOKUNAN HİKÂYELER Aile | Ocak 2019 30 ken hayatımızın en keyifli yolculuklarını yapacağımızı henüz bilmiyorduk tabii. Hama-Humus gezisi için kiraladığımız mikronun Şam çıkışında kaza yapacağını, bize ilk gün oyuncak gibi gelen tekerleklerin zıplayarak sağa sola savrulacağını da. Ama kazanın ardından, “Herkes iyiyse, Zabedani diye sayfiyelik bir kasaba varmış, bari oraya gidelim.” diye karar alarak tüm gün gezeceğimizi hiç tahmin edemezdik herhâlde. Aklımıza gelen tek şey “Acaba birileri bize yardım edecek mi?” endişesiydi orada beklerken. Akşam yedi civarında hocamızın ortaokul arkadaşı Nebil Bey, yanında genç bir hanımla çıkageldi.
İsmi Rebab olan bu genç hanım, Nebil Bey’in yeğeniymiş. Saatin geç olduğunu ifade eden dayı yeğen, yarın hep beraber ev aramaya çıkacağımızı söyleyerek bizi Rebab’ın evine götürdüler. Eşini ve oğlunu, rahat edebilmemiz için kayınvalidesine gönderen ev sahibemiz, büyük bir memnuniyetle bize kapılarını açtı. Yaylı bir saz türünün adı olan “Rebab” ismi, yeni tanıştığımız bu hanıma ne de güzel yakışıyordu. Kısa bir tanışmanın ardından Nebil Bey vedalaşıp ayrıldı. Hep beraber genellikle Arap evlerinde bulunan, iç avlu diyebileceğimiz üstü açık “Fusha” adı verilen mekânda oturuyorduk. Diğer odalara göre epeyce serindi. Neredeyse iki cümleyi peş peşe kuramamamıza rağmen yüz ifadelerimizle, el hareketlerimizle pekâlâ anlaşabiliyorduk. Ailelerimizi ve öğrenim hayatımızı anlatmakla başladığımız sohbete, ibadet hayatımızdan, Müslüman ülkelerin durumuna kadar genişleyen birçok konu ekleniyordu. Gün içerisinde korku ve heyecandan yerinden oynayan kalbimiz, bu evde teskin olmuş, karşılıklı derin bir muhabbete koyulmuştu. Bugüne ikinci bir yirmi dört saat mi eklenmişti? Farklı duyguların bir arada yaşandığı böylesi günler herhâlde bitmek bilmiyordu.
Bu gecenin en anlamlı zaman dilimlerinden bir tanesi de kurulan enfes sofrada geçen süreydi hiç kuşkusuz. Yemekte ilk defa tattığımız lezzetleri, Rebab’ın Suriye’de kalacağımız iki ay boyunca ara ara bizi davet edip hazırlayacağı ziyafet sofralarında da görecektik. Elinden oyuncağı Momo’yu bir an olsun bırakmayan Rebab’ın kızı Fatıma’dan humusun nasıl yendiğini öğrenmiştik. Uzun zamandır aç olduğumuzdan hayatımızda ilk kez tattığımız ekmeklerini dahi, aradığımız lezzetlerin başköşesine koymuştuk. Bu ziyafeti hiç unutmayacaktık. Hep beraber ev aramamıza rağmen bulamadığımız için dört gün daha kalmak zorunda olduğumuz bu evde, aynı sabır ve özenle misafir edilişimizi de... Rebab’ın aylardır biriktirmiş olduğu yüklü miktardaki parasını kira masrafımızın büyük kısmını karşılamak üzere bize zorla vermesini de hep hatırladık. En zor zamanımızda karşılaştığımız bu iyiliği, hayatımız boyunca hiç unutmamak üzere mühürledik kalbimize. Dua ettik. Ona, ailesine ve ülkesine…
Hiç tanımadığı kimseleri evine almış, günlerce misafir etmişti bu insanlar. İlim öğrenmek için geldiğimizi, burada öğrendiklerimizle ülkemizde güzel hizmetlerde bulunacağımızı düşünüyorlardı. Kendi topraklarında bir nevi mülteci durumuna düşen bizleri, ensar bilinciyle himaye etmişler, koruyup kollamışlardı. Başımızın üzerinden füzeler geçmediğini, bombalardan kaçmak için memleketimizden çıkmadığımızı biliyorlardı. Ama onlar paylaşmayı gönülden vazife bilmişlerdi. Kendi yurdumuzdaki imkânlarımızı, maddi durumumuzu hiç bir zaman sorgulamadılar.
Sadece onlar da değildi bize yardımı dokunanlar. Tedmür’de son otobüsü kaçırdığımızda bizi Şam’a güvenli bir şekilde ulaştırmanın derdine düşen onlarca insan, her konuda bize rehberlik eden kurstaki hocalarımız, Der’a garajında otobüsümüz kalkana kadar başımızda bekleyen şoför amca, Halep’te tüm tarihî yerleri bize tarif eden çarşı esnafı dede, aklıma ilk gelenlerdi. Sonra Tartus’da bindiğimiz teknenin güvenli olduğuna bizi ikna edip ada turu yaptıran genç kızlar, Millî Müze’de yabancı turistlerden alınan yüz elli sûriyi istemeyip ülke öğrencilerinden alınan on sûriyi talep eden görevli, ‘Endülüs Düşerken’ müzikalinin son biletlerini bizim için ayarlamaya çalışan gişe memuru… Ve daha niceleri... On yılda çok şey değişti, unutulmaz hatıralarımı bıraktığım o coğrafyada. Bahsi geçen insanların bir kısmı, savaşın ve kötülüğün en acı hâliyle karşılaştı belki de. Hayatları, vatanları, sahip oldukları pek çok şey değişti, başkalaştı ve belki de yok oldu bu dünya hayatında. Günlüğümde bahsettiğim o güzel anıların benzerini yaşamak mümkün değil şimdi o topraklarda. Yaşanmış birçok hatıra acı veriyor belki de bizler ve vatanının ne hâle geldiğini gören insanlar için. Tek tesellim, bu çaresizliğe rağmen Suriye günlüğümün ilk yaprağında yer alan Rebab timsali iyilerin her daim var olduğuna olan inancım. Kimi zaman o topraklarda karşımıza çıkacaktır onun gibiler, kimi zaman ise bu topraklarda. Ve bitirirken…
Merak edenler için, Rebab çok şükür ki hayatta. Şam’ın muhafazalı bir bölgesinde yaşamını sürdürüyor. Yıllar önce arkadaşının öğrencilerini yüz üstü bırakmayan dayısı Nebil Bey ise ülkemize iltica etti. Kendisine ve ailesine kucak açan Arapça öğretmenimiz aracılığıyla bir üniversitemizde dersler veriyor.