Makale

Hz. Peygamber Örnekliğinde VAHDET TOPLUMU

GÜNDEM

Hz. Peygamber Örnekliğinde VAHDET TOPLUMU

Prof. Dr. Zekeriya GÜLER
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

Asabiyet, kabile ve soy sop anlayışına dayanan cahiliye toplumu, küfür, şirk, isyan, tefrika, alay, hakaret, öfke, şiddet, savaş, kibir, haset, riya, israf gibi kötü tutum ve davranışlara dayanan çarpık bir yapıdır. Bu çarpık yapının ürettiği gayrimedeni toplum, yirmi üç yıl gibi kısa bir zaman diliminde “etrafını aydınlatan bir ışık olarak gönderilen” (Ahzab, 33/46.) ve “muazzam bir ahlak ve geleneğe sahip olan” (Kalem, 68/4.) Hz. Peygamber örnekliğinde, tevhit merkezli vahdet toplumuna, rahmet ve medeniyet temelli Medine site devletine dönüştü. Şüphesiz yaşanan bu dönüşümün temelinde, rahmet elçisinin yumuşaklık, af, istiğfar, istişare, kararlılık ve Allah’a iltica gibi dönüştürücü unsurlar vardı:
“Allah’ın rahmetinin bir eseri olarak sen onlara yumuşak davrandın. Eğer sen kaba ve katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık sen onları affet. Onların bağışlanmaları için dua et. Onlarla işlerinde istişare et. Karar verdiğinde de artık Allah’a güvenip dayan. Çünkü Allah tevekkül edenleri sever” (Âl-i İmran, 3/159.)
“Ben iyi ahlakı tamamlamak için gönderildim.” (Muvatta’, Husnü’l-huluk, 8.) buyuran Rasul-i Ekrem’in tamamladığı yeni ahlak düzeninde bireysel ve toplumsal anlamda çözülmeyi önlemek ve gelişmeyi sağlamak gibi iki önemli hedef dikkat çekiyordu. Vahdet toplumu odaklı bu hedefin gerçekleştirilmesinde Yüce Kur’an’ın “ümmet-i vasat” (Bakara, 2/143.) diye nitelediği ve Rasul-i Ekrem’in, “Orta yolu benimseyin orta yolu! Böylelikle maksada ulaşırsınız.” (Buhari, Rikâk, 18.) hadisiyle tavsiye ettiği itidal çizgisi etkili oluyordu. İtidal, insanın duygu, düşünce ve eylemlerindeki denge demektir. İtidalden sapma durumunda ise, aşırı uçlar yani, ifrat veya tefrit meydana gelir. Fazlalık ve lüzumsuzluk yönündeki sapma ifrat, eksiklik ve ihmalkârlık yönündeki sapma ise tefrit diye ifade edilir. Her iki aşırı uç da fanatizm, taşkınlık ve bağnazlık doğurur. Aslında ifrat veya tefritin özünde sünnetullaha aykırı düşen bir eylem planı vardır. Birey ve toplumun seviyesini yükselten ahlaki bir çıta olarak erdem (fazilet), itidal çizgisinin sürdürülüp karaktere dönüşmesiyle birlikte ortaya çıkar. “Allah’a saygı ve yaratıklarına şefkat” ilkesi de ancak bu çıta/ çizgi sayesinde hayata geçirilebilir.
Şu ayet-i kerime, sağlam bir aile ve toplum yapısı için her insanda görev ve sorumluluk bilincinin yerleşmesi gerektiğini öğretir: “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah katında en değerli ve en üstününüz, en takva sahibi olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.” (Hucurat, 49/13.) Ayette geçen takva, kulluk görev ve sorumluluk bilincine ulaşmak, hesap günü kulu zor durumda bırakacak ve onu mahcup edecek her türlü eylem, tutum ve davranıştan sakınmak demektir.
Vahdet bilinci ve İslâm kardeşliğine vurgu yapan şu ayet-i kerimeler de hafızalarda canlı tutulmalıdır:
“Ey iman edenler, derin bir duyarlıkla Allah’a karşı sorumluluğunuzun hakkıyla farkında olun ve ancak Müslüman iken ölün. Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı tutunun ve birbirinizden kopmayın. Ve Allah’ın size verdiği nimetleri hatırlayın: Siz birbirinize düşman iken kalplerinizi nasıl uzlaştırdı da Onun lütfu ile kardeş oldunuz ve ateşli bir uçurumun kenarında iken sizi ondan korudu. Bu şekilde Allah ayetlerini size açıklar ki hidayet bulasınız.” (Âl-i İmran, 3/102-103.) “Bütün müminler kardeştir. O hâlde iki kardeşinizin arasını düzeltin ve Allah’a karşı sorumluluğunuzun farkında olun ki, O’nun rahmetine erişesiniz.” (Hucurat, 49/10.)
Yüce Kur’an’ın ilk canlı pratiği olarak Hz. Peygamber’in hedeflediği vahdet toplumunu ayakta tutan ahlaki değerler arasında özellikle şunlar göze çarpıyordu: İhsan, infak, sehavet, merhamet, iffet, sabır, adalet, barış, hak ve özgürlük, şükür, teşekkür, sılayırahim, ahde vefa, hilim ve tevazu. Bütün bunların yanında tekfir, tel’in, tahkir, zulüm, cinayet, hırsızlık, haddini bilmemek, yalan, iftira, zina, rüşvet, haset, tecessüs, gıybet, kovuculuk gibi sosyal bünyeyi tahrip eden yasaklar ve gayri ahlaki davranışlar da vurgulanırdı. Nitekim meşhur ahlak felsefecisi Ragıb el-İsfahani şu tespitte bulunur: “İyi ahlakın temeli, nefsin/ruhun ilim öğrenerek temizlenmesi, iffet, sabır ve adaletin uygulanmasıdır. Neticesi ise hikmet, cömertlik, hilim ve ihsan ile donanmasıdır.”
Bu tespitte yer alan “nefsin ilim öğrenerek temizlenmesi” son derece önemlidir. Mesela gayriahlaki davranışlar arasında yer alan gıybet ve kovuculuk, nefsin iki büyük zafiyetidir. “Gıybet, kardeşini hoşlanmadığı bir şeyle anmandır.” (Müslim, Birr, 70; Ebu Davud, Edeb, 35; Tirmizi, Birr, 23.) hadisi, gıybetin günah ve kötü bir alışkanlık sayıldığını öğretirken, “Kovuculuk yapan cennete giremez.” (Buhari, Edeb, 49, 50; Müslim, İman, 168-170; Ebu Davud, Edeb, 33; Tirmizi, Birr, 79.) hadisi ise kovuculuğun (nemime) daha ağır bir günah olduğunu açıklar. Çünkü gıybetin bir adım ilerisi demek olan kovuculuk, iki tarafın arasını bozmak için söz taşımak, başkasından duyduklarını bir başkasına götürmek ve konuşmaları gizlice dinleyip başkalarına söylemek demektir. Bu durumda, teknik imkân ve iletişim araçlarıyla insanların konuşmalarını gizlice dinleyip bozgunculuk maksadıyla servis etmek büyük günah sayılır. Bu itibarla Peygamberimiz (s.a.s), çekiştirilen bir Müslüma’nın, bir vefa ve kardeşlik borcu olarak gıyabında savunulması gerektiğini öğretir: “Kim, kardeşinin şeref ve haysiyetini onu gıybet edene karşı savunursa, Allah da kıyamet günü o kimseyi cehennemden korur.” (Tirmizi, Birr, 20.)
Bireysel ve toplumsal ahlâkı tahkim ederek vahdetin gelişim sürecini tamamlayan birkaç hadisin burada zikredilmesinde fayda vardır:
“Mümine lanet etmek, onu öldürmek gibidir.” (Buhari, Edeb, 44.)
“Bize karşı silah taşıyan bizden değildir.” (Buhari, Fiten, 7; Müslim, İman, 42.)
“Cemaatte rahmet, tefrikada azap vardır.” (Ahmed b. Hanbel, IV, 375.)
“Müslüman kardeşini aşağılaması kişiye kötülük olarak yeter!” (Müslim, Birr, 32; Ebu Davud, Edeb, 35; Tirmizi, Birr, 18; İbn Mace, Fiten, 2.)
“Yapacağı kötülüklerden komşusu güven içinde olmayan kimse cennete giremez.” (Müslim, İman, 73.)
“Kimin ameli kendisini geriletir ise, soy kütüğü onu ileri götürmez.” (Müslim, Zikir, 38; Ebu Davud, Vitir, 14; Tirmizi, Kıraat, 10; İbn Mace, Mukaddime, 17.)
“Irkçılık davasına kalkışan bizden değildir, ırkçılık üzerine savaşan bizden değildir, ırkçılık üzerine ölen de bizden değildir.” (Ebu Davud, Edeb, 122.)
Ayrıca hicretten sonra ensar ile muhacirler arasında kardeşlik (muahat) projesi, yolculuğa çıkan grubun içlerinden birisinin emir olarak belirlenmesi, ezandan sonra Kâbe’ye yönelerek cemaat hâlinde namaz kılınması, cuma ve bayram günleri, hac ve kurban ibadetleri, toplumsal dokuyu güçlendiren dinî vecibeler arasındadır.
Bilinmelidir ki, bu ve benzeri hikmetlerle yetişen sahabe ve onları güzellikle izleyenler, işte bu yüzden birer hayırlı nesil olmayı hak etmişlerdi. O bahtiyarlardan birisi Ebu Dücane’dir. Uhut ve Huneyn’de Rasul-i Ekrem’i koruyup gözeten bu cengâver sahabe, en çok güvendiği iki amelî-ahlaki vasıftan birisinin, kendini ilgilendirmeyen söze karışmamak, diğerinin ise kalbinde Müslümanlara karşı asla kötü bir duygu beslememek olduğunu hep tekrar ederek (Zehebi, Siyeru a’lami’n-nübela, I, 243.) vahdeti sarsan iki probleme dikkat çekmiş oluyordu.
Tarih boyunca derin bir üzüntü kaynağı olan Cemel, Sıffin ve Kerbela vakaları kendisine hatırlatılan Abdullah İbn Abbas (r.a.), işte bu duygu ve düşüncelerle şu ayeti okuyarak muhataplarını sükûnete çağırıyordu: “Onlardan sonra gelenler şöyle yalvarırlar: Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla ve iman edenlere karşı kalplerimizde bir kin bırakma. Rabbimiz, şüphesiz sen çok şefkatli, çok merhametlisin.” (Haşr, 59/10.)
Aynı suale muhatap olan İmam Cafer es-Sadık da yine aynı mülahazalarla şu ayeti okuyup cevap vermekle yetiniyordu: “Onlara ait bilgi Rabbimin katında bir kitaptadır. Rabbim ne şaşırır, ne unutur.” (Taha, 20/52; Her iki cevap için bkz. Bakıllani, el-İnsaf, Kahire 1950, s. 60.)
Hadis ve fıkıh âlimi Süfyan es-Sevri’nin benzer bir ortamda söylediği şu söz de ibretamizdir: “Ali ile Osman’ın sevgisi ancak necip insanların gönüllerinde birleşir.” (Zehebi, Siyeru a’lami’n-nübela, VII, 273.)
Kim bilir, belki de onların verdikleri bu cevapların temelinde, Kûfeli tabiinden Kümeyl b. Ziyad’ın kendisine gelerek, “Senin hak yolda, Talha ve Zübeyr’in de batıl yolda olduklarını haykırmak istiyoruz.” talebi üzerine Hz. Ali’nin, “Hayır, sen şahısları hak ile tanı, hakkı şahıslarla tanıma. Sen öncelikle hakkı tanı, onun ehlini zaten tanırsın” (Kasımi, Kavaıdü’t-tahdis, Beyrut 1407, s. 291.) diye yaptığı uyarı da yatıyordu.
Öte yandan, Horasan bölgesinde tebeü’t-tabiinin ileri gelenlerinden Abdullah İbnü’l-Mübarek’in (v. 181/797), “Arapça, hadis, fıkıh, tarih, şecaat, ticaret, sehavet” gibi öne çıkan ilmî ve ahlaki vasıfları yanında, “farklı gruplar arasında sevgi, saygı ve itibar görmesi” (Hâkim, Ma’rifetü ulumi’l-hadis, Beyrut 1397, s. 66.) gibi bir meziyete sahip olması, İslam ümmetinin ortak paydalarından birisi olarak onun birleştirici kişiliğini göstermesi bakımından önemsenmelidir.
Demek oluyor ki, ilk örnek nesiller için en önemli mesele, ifrat ve tefrite düşmeden itidal çizgisinde yürüyebilmek ve medeniyet yolunda mesafe kat edebilmekti. İnsanlar arasında ihtilafları körükleyip ayrıştırıcı ve kışkırtıcı bir dil kullanmak, o nezih şahsiyetlerin tarzı değildi. Zira onlar, dinî değerlerin kaynaştırıp sağladığı vahdetin, düşman karşısında güç ve mukavemet kazandırdığını, ayrılık ve anlaşmazlık ise bıkkınlık ve yılgınlık gibi ciddi hasarlara yol açtığından güç, izzet ve devletin zevali demek olduğunu çok iyi biliyorlardı:
“Allah’a ve Rasulüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin, sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz gider. Sabredin/direnin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfal, 8/46.)