Makale

TEFRİKAYA KARŞI Vahdet

GÜNDEM

TEFRİKAYA KARŞI Vahdet

Prof. Dr. Ahmet YAMAN
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

Hatemü’l-Enbiya Aleyhi Ekme-lü’t-Tahâyâ Efendimiz gönderildiğinde Yüce Allah onunla birlikte Müslümanlara çok büyük lütuflarda bulunmuştur. Onun bahşettiği en büyük nimetlerden birisi de müminleri birbirine kardeş kılması, kalplerinin arasını birleştirmesidir: “Hep birlikte Allah’ın ipine (dinine) sımsıkı sarılın! Parçalanıp bölünmeyin! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın! Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.” (Âl-i İmran 3/103.)
Müslümanların başlangıçtaki bu niteliği başkalarında bulunmuyordu. Nitekim Hak Teala, “…Kendi aralarındaki çekişmeleri pek şiddetlidir. Sen onları birlik içinde sanırsın. Hâlbuki kalpleri darmadağınıktır…” (Haşr, 59/14.) buyurarak gayrimüslimlerin görünürdeki vahdetlerinin bir gerçekliğinin olmadığını bildirmiştir. İşte bu kardeş olup kalpleri birbirine kaynamış olan Müslümanlar topluluğu, tek bir ümmet yani Hz. Muhammed’in (s.a.s.) tebliğ ettiği iman, amel ve ahlak umdeleri etrafında kenetlenmiş bir topluluk haline gelmişti: “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a iman edersiniz…” (Âl-i İmran, 3/110.)
Fakat ne var ki, Müslümanlar da Hz. Peygamber’in (s.a.s.) saadet asrından sonra parçalandılar. Pek çok büyük sahabi henüz hayattayken bölündüler ve hatta birbirleriyle savaştılar. Oysa Müslümanlar tefrikaya düşüp vahdetlerini kaybetmemeleri konusunda Allah ve Rasulü tarafından ne kadar da uyarılmışlardı: “Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın!” (Âl-i İmran 3/105.); “Allah’a ve Rasulü’ne itaat edin ve birbirinizle çekişmeyin. Sonra gevşersiniz ve gücünüz, devletiniz elden gider…” (Enfal, 8/46.); “Benden sonra yaşayacak olanlarınız çok ihtilaflar görecekler.” (Ebu Davud, Sünnet, 5; Tirmizi, İlim 16.); “Vah sizin halinize! Benden sonra ayrılığa düşerek birbirinizin boynunu vurmayın!” (Buhari, İlim 43; Müslim, İman 118-120.)
Acaba hangi sebepler Müslümanları tefrikaya sevk ediyor, birliğini bozup dağıtıyor?
Öyle görünüyor ki, bu kötü durumun esaslı sebebi çıkar çatışması ve egemenlik kavgası. Dinî yorum farkı, etnik böbürlenme, mezhep-meşrep kaygısı ve bölgecilik gibi diğer bütün sebepler bunun hamişinde kalıyor. Diğer sebepleri bu esas sebep etkinleştiriyor. Allah Teala’nın “Şüphesiz Allah katında din İslam’dır. Kitap verilmiş olanlar, kendilerine ilim geldikten sonra sırf, aralarındaki ihtiras ve aşırılık yüzünden ayrılığa düştüler. Kim Allah’ın ayetlerini inkâr ederse, bilsin ki Allah hesabı çok çabuk görendir.” (Âl-i İmran, 3/19.) tespiti ile Hz. Peygamber’in “Ben sizin, benden sonra Allah’a ortak koşacağınızdan korkmuyorum. Fakat ben sizin, dünya hakkında yarışa gireceğinizden ve birbirinizle bu sebeple çarpışıp sizden öncekilerin helâk olduğu gibi yok olup gideceğinizden korkuyorum.” (Buhari, Cenaiz, 72; Müslim, Fedail, 31.) öngörüsü ne yazık ki, gerçekleşmiş ve Müslümanlar daha çok dünya malına ve iktidara sahip olma ihtirasıyla birbirlerinin kanını akıtmışlardır.
Tefrikanın bir başka önemli sebebi ırkçılık belasıdır. Tek bir özden/nefisten yaratılmamız dolayısıyla hepimizin Âdem-Havva’nın çocuğu olduğu gerçeği, kendi ırkımızı seçebilme özgürlüğümüzün olmadığı hakikati, insanı soyunun değil amel ve ahlakının yücelteceği ilahî irşadı yanında ırk ve kavmiyet üstünlüğü yarışına girmek normal bir akıl ve izanın anlayabileceği bir husus değildir. Merhum Mehmet Âkif’in:
“Ayrılık hissi nasıl girdi sizin beyninize?
Fikr-i kavmiyyeti şeytan mı sokan zihninize?
Birbirinden müteferrik bu kadar akvâmı,
Aynı milliyetin altında tutan İslam’ı,
Temelinden yıkacak zelzele, kavmiyettir.
Bunu bir lâhza unutmak ebedî haybettir…
diye haykıran mısralarının da belirttiği üzere Ruh-ı Nebi’nin en büyük düşmanı olan ırkçılık davası şeytani bir yıkıcılıktır.
Vahdeti bozan bir diğer sebep de dinî-mezhebi yorum farklılığını bir zenginlik olarak değerlendirme yerine dışlayıcı bir unsur hâline getirmektir. Allah kelamı olan Kur’an-ı Kerim ile Hz. Peygamber’in onu tebliğ ve beyan süreçlerinin toplamı olan sünneti yorumlama farklılıklarını sosyal ve siyasal parçalanmanın aracı hâline getirmek bizi Yüce Allah’ın şu ikazlarıyla karşı karşıya bırakır: “Allah’a yönelmiş kimseler olarak yüzünüzü hak dine çevirin, O’na karşı gelmekten sakının, namazı dosdoğru kılın ve müşriklerden; dinlerini darmadağınık edip grup grup olan kimselerden olmayın! (Ki onlardan) her bir grup kendi katındaki (dinî anlayış) ile sevinip böbürlenmektedir.” (Rum, 30/32.); “Dine bağlı kalın ve onda ayrılığa düşmeyin!” (Şûra, 42/13.); “Şu dinlerini parça parça edenler ve kendileri de grup grup ayrılmış olanlar var ya, (senin) onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra O, yapmakta olduklarını kendilerine haber verecektir.” (En’am, 6/159.)
Pekâlâ, tefrikanın ilacı nedir? Bir başka ifadeyle bizi vahdet nimetine kavuşturacak olan nedir?
Yukarıdaki ilahî beyanlarda vurgulanan “Dağılmayın, parçalanıp ayrılığa düşmeyin, bölünmeyin!” ikazlarını hayata geçirecek reçeteyi Hz. Peygamber’in beyanlarıyla yazabiliriz:
Cemaatten ayrılmamak: “Cemaatten ayrılmayın! Ayrılıktan sakının! Şüphesiz şeytan tek başına kalanlarla birliktedir. İki kişiden ise uzaktır. Kim cennetin ortasını isterse cemaate yapışsın.” (Tirmizi, Fiten 7.)
Sevad-ı azama uymak: Gerek inançta (akait) gerek amelde (fıkıh ve ahlak) Müslümanların büyük çoğunluğunun tercihi doğrultusunda yürümek, vahdetin anahtarı olacaktır. Hz. Peygamber’in “Ümmetim dalalet üzerine birleşmez. Öyleyse bir konuda ihtilaf olduğunu gördüğünüzde sevad-ı azama tabi olun!” (İbn Mace, Fiten, 8.) hadisi, senet açısından eleştirilse de, içeriğini teyit eden pek çok rivayetle birlikte bu gerçeğe işaret etmektedir.
Mescid-i dırarlardan uzak kalmak: Yukarıda geçen iki ilkenin zorunlu bir sonucu olarak Müslümanların cemaatinin ve itikadi-ameli ortak kimliklerinin dışında fitneler üreten cami görünümlü ayrılıkçı oluşumlara meyledilmemelidir. Vahdete zarar verip ürettiği fitne ve nifakla toplumsal yapıyı bozucu etkileri dolayısıyla böyle camiler bizzat Yüce Allah tarafından mescid-i dırar diye isimlendirilmiştir. Şu ayet böyle mescitlere karşı uyanık olmaya davet etmektedir: “Bir de zararlı faaliyetlerde bulunmak, küfre yardım etmek, müminler arasına ayrılık sokmak için ve öteden beri Allah ve Rasulüne karşı savaşanlara üs olsun diye bir mescit yapanlar vardır. Bunlar, ‘Bizim iyilikten başka hiçbir kastımız yok’ diye de mutlaka yemin ederler. Ama Allah şâhitlik eder ki bunlar kesinlikle yalancıdırlar. Onun içinde asla namaz kılma! İlk günden temeli takva (Allah’a karşı gelmekten sakınmak) üzerine kurulan mescit, içinde namaz kılmana elbette daha layıktır. Orada temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da tertemiz olanları sever.” (Tevbe, 9/107-108.)
Sünnete uymak: “Size Allah’a karşı sorumlu davranmayı ve Habeşli bir köle bile olsa dinleyip itaat etmeyi tavsiye ederim. Zira benden sonra yaşayacak olanlarınız çok ihtilaflar görecekler. O zaman siz, benim sünnetime ve doğruyu bulan, hidayete erdirilmiş halifelerin sünnetine sarılın! Bunlara tıpkı azı dişlerinizle tuttuğunuz gibi sıkıca sarılın! Sonradan uydurulmuş şeylerden sakının! Çünkü sonradan uydurulup çıkarılmış olan her şey bidattir.” (Ebu Davud, Sünnet 5; Tirmizi, İlim 16.)
Ehlikıbleyi tekfir etmemek: İslam’ın en temel iman formülü olan kelime-i tevhidi (Allah’tan başka ilah bulunmadığına ve Hz. Muhammed’in O’nun elçisi olduğunu) ikrar edip Müslümanlığın göstergesi olan temel ibadetleri ve hükümleri (zarurat-ı diniyye) kabul eden herkes, hangi itikadi mezhep ya da meşrepten olursa olsun Müslümandır. Artık bu sıfatı alan bir kimse, mezhebi farklılıklarından ya da amelî kusurlarından dolayı tekfir edilemez yani İslam dairesinin dışına itilemez. “Kâbe’ye doğru yönelerek namaz kılmanın farziyetini kabul edenler” anlamına gelen bu ifade, tarih boyunca Müslümanları, yoruma dayalı dinî tartışmalardan ve bu sebeple birbirlerini dışlamalarından koruyan bir işlev görmüştür.
Arabuluculuk yapmak: “Size namaz, oruç ve sadakadan daha faziletlisini haber vereyim mi? Bu, insanların arasını uzlaştırmaktır; çünkü ilişkilerin bozulması tıraşlayıcıdır; saçı tıraş eder demiyorum, fakat dini tıraşlar.” (Tirmizi, Sıfatü’l-ķıyame, 56.)
Kardeşlik hukuku ve ahlakına riayet etmek: Müminler mademki Yüce Allah’ın birbirine kardeş yaptığı kimselerdir, öyleyse birbirlerine de kardeşin kardeşe yaklaşımı gibi yaklaşmalıdırlar. “Zandan sakının! Çünkü zan, yalanın zirvesidir. Birbirinizin sözlerine kulak kabartmayın! Birbirinizin özel hayatını araştırmayın! Birbirinizle üstünlük yarışına girmeyin! Birbirinize haset etmeyin; kin beslemeyin! Birbirinize sırt çevirmeyin! Ey Allah’ın kulları, kardeş olun!” (Müslim, Birr, 28.) “Birbirinizi kıskanmayın, alışverişte birbirinizi aldatmayın, birbirinize düşmanlık beslemeyin, birbirinize sırt çevirmeyin, birinin pazarlığı üzerine pazarlık yapmayın; ey Allah’ın kulları, kardeş olun! Müslüman Müslüma’nın kardeşidir; ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz, onu küçük görmez.” (Müslim, Birr 32.) hadis-i şerifleri, kardeşlik hukukunun en çok ihmal edilen maddelerine parmak basmaktadır.
Selamı yaymak: “İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Size, yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir iş göstereyim mi: Aranızda selamı yayınız.” (Müslim, İman, 93.)
Sosyal bağları kurup ilişkileri canlı tutmak: “Müslüman’ın Müslüman üzerindeki hakkı altıdır. Onunla karşılaştığın zaman selam ver, seni davet ettiğinde ona icabet et, senden nasihat istediğinde nasihat et, aksırıp Allah’a hamt ettiğinde ona duayla karşılık ver, hastalandığında onu ziyaret et, öldüğünde cenazesine katıl!” (Müslim, Selam, 5.) İlişkiler canlı olunca “Müslümanlar birbirini sevmede ve korumada bir vücudun organları gibidir. Vücudun herhangi bir organı rahatsızlanırsa diğerleri de bu yüzden ateşlenir, uykusuz kalır.” (Buhari, Edeb, 27; Müslim, Birr, 66.) hadisinin de işaret ettiği üzere dertler paylaşılarak azalır ve sevinçler çoğalır.
Son sözümüz, bize aynı zamanda bir vahdet duası öğreten Allah kelamı olsun:
“… Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla. İman edenlere karşı kalplerimizde hiçbir kin bırakma! Ey Rabbimiz! Şüphesiz sen çok esirgeyicisin, çok merhametlisin.” (Haşr, 59/10.)