Makale

KESRETTEN VAHDETE GELİN BİRLİK OLALIM

GUNDEM

KESRETTEN VAHDETE GELİN BİRLİK OLALIM

Prof. Dr. H. Kâmil YILMAZ

İslam’ın “mebde ve mead” anlayışına göre her şeyin başı da sonu da Allah’tır. O hiçbir şey olmadan önce de vardı; her şey fena bulup sona erince de var olmaya devam edecektir. Varoluş O’nun ilim, irade ve kudretiyle zuhura geldiğinden her şey O’nun eseridir. Âlemdeki her varlık O’nun “kün” emriyle meydana gelip kesret/çokluk hâlinde zahir olmaya başlamıştır. Ancak bu âlemdeki kesret ve çokluğun varlığı, irfan gözüyle bakıldığında sadece gölgeden ibarettir. Çünkü var olanların her biri gerek meydana gelişte, gerekse hayatiyet ve devamlarını sürdürmede O’ndan bağımsız ve O’na rağmen bir varlığa sahip değildirler. Bu yüzden bu âlemde gördüğümüz kesret/çokluk aslında “vahdet”in; bir olanın yansımasıdır.
Allah Teala bu âlemde vahdet/birlik sırrını göstermek için evrendeki varlığı anasır-ı erbaa denilen toprak, su, hava ve ateşten oluşan dört temel unsurdan terkip ile kesret/çokluk hâlinde ızhar etmektedir. Nitekim şair bunu şöyle ifade eder:
Gösterip kesrette vahdet sırrını
Bir aceb terkîb olupdur çârdan
(Aziz Mahmud Hüdayi Divanı, hzr. H. Kâmil Yılmaz, DİB, Ankara 2015, s. 201, 155/6.)
Âleme baktığımız zaman varlıktaki kesret, ilk göze çarpan ve dikkat çeken husustur. Ancak kesret âlemine hikmet ve ibretle bakıldığında kesret zail olur ve onları var eden, varlığı kendinden; kâim bi-nefsih Allah Teala’nın dışında her şey gözden muzmahil olur. Böylece insan kesrette vahdeti görür. Bu aynı zamanda bize kesretin vahdet kaynaklı varlıklar olduğunu ifade ettiği gibi, manevi güç ve kuvvetin inançta tevhidin yanı sıra toplumsal hayatta vahdet ve birliğe bağlı bulunduğunu anlatmaktadır.
Bir yıl kadar önce Kosova’da tanıştığım ve daha sonra dost olduğum bir Melami şeyhine sormuştum: “Melamilik denilen irfan yolunun aslı, esası ve usulü nedir?” diye. Verdiği cevap, hem inançta tevhidi, hem toplumsal hayatta birliği ve gerçek manada kesretten vahdete giden yolu; yani vahdet-i vücudu anlatıyordu. Şeyh Efendi dedi ki: “Melamilik üç kelimede özetlenecek bir yoldur. O üç kelime de: Ene/ben, nahnü/biz ve nihayet Hu/O; yani Allah’tır. Biz önce “ene”yi; benlik iddiasını aşmak için uğraşırız. “Ben” demekten kurtulmak ve “nahnü/biz” olmak isteriz. Bundan sonra bizliğimizi aşıp her şeyin O’ndan geldiğini, her şeyin başının ve sonunun O olduğunu algılamaya başlarız.”
Bu anlayış tevhit ve vahdetin üç derecesini kapsamaktadır: 1- Ben-liği aşmak, 2- Bizliğe ulaşmak, 3- “O” bir olanla buluşmak.
Benliği aşmak
Enaniyet denilen nefsani duygu ve benlik, tevhide erişmede insanın önündeki en büyük engeldir. Yerine ve adamına göre nefs ve heva, kişinin en büyük putu ve tanrısıdır. (bkz. Casiye, 45/23.) İnsanoğlunun kabiliyet ve istidatlarıyla kendini gerçekleştirmesi, onda yüksek seviyede bir ego şişmesi meydana getirebilir. İşte bu noktada nefs, ya kendi tanrılaşarak ya da yeni tanrılar üreterek insanın önünü keser. Bu yüzden nefs putunu kırmadan, benliği aşmadan, gönüldeki ikiliği ortadan kaldırmadan gerçek tevhide erişilemez.
Bizliğe ulaşmak
İnsanoğlunun nefsinden sonraki en büyük problemi ise ötekiyle ilişkisidir. Kendisini ötekinden ayrı ve üstün gören Âdemoğlu, toplumsal ilişkilerde her zaman sorun yaşar. Ancak benliği aşan, öteki kardeşleriyle problemlerini çözen kimse bizlik ve birlik sırrına erer. Allah; Fatiha suresinde, huzuruna duran kullarına ben yerine biz diye dua etmelerini öğütlemektedir: “Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım dileriz.” (Fatiha, 1/5.) Bu inanç ve idrak, tek başına olduğunda bile kardeşlik ve birlik bilinci içinde inananlarla yekvücut olmak demektir.
Toplumda farklı inanç ve yapıda olan insanların, her birinin ayrı bir özgül ağırlığı vardır. Bunlar kaynaşınca yeni değerler ortaya çıkar. Nitekim Mevlana birlik ve beraberliği sıkılan üzüm tanelerinden çıkarılan şıra metaforuyla şöyle anlatmaktadır: Tek başına olduğunda koruk olan üzüm, insanın ağzını burkar. Ama kesret içinde vahdete erip diğerleriyle bir olduğunda içtimai birlik ve beraberlik o koruk tadındaki üzümleri eritip toplumsal bir lezzet kıvamı oluşturur. (bkz. Mesnevî, II, b. 3699-3715.) Tek başına bir anlam ifade etmeyecek pek çok insan, toplum hayatında değerli hâle gelerek bir boşluk doldurur, ayrı tat ve kokusu ile birliğin içinde yerini alır.
Mevlana’ya göre insanları birliğe çağıranlar, insanlığı güneşe çağıranlar gibidir. Güneş bir tanedir, ama evlerin penceresinden içeri girdiği zaman onun ışığı binlerce olur. (bkz. Mesnevi, IV, b. 415.) İnsanların algısında evler sayısınca güneş vardır. Ama evlerden güneş ışığına ve oradan da güneşe döndüğünüz zaman yönünüzdeki güneşin tek olduğunu görürsünüz. Dolayısıyla ışığı arayanlar, ışığı takip ettikleri zaman birliğe, güneşin birliğine doğru yol alırlar.
Toplum hayatında insanlar sayısınca kesreti sembolize eden çokluk vardır. Ancak insanoğlu kaynağa inince orada biri ve birliği görür ki bu da kendisinin diğer insanlardan, diğer insanların da kendisinden farkının olmadığıdır. Çünkü hepsinde aynı ilahi ruhtan bir nefha vardır. Bu yüzden insanoğlunun her biri değerlidir. İnsanı birlik fikrine götüren insandaki bu ruhtur.
“O” bir olanla buluşmak
Kendini gerçekleştirmek yerine, ya da ondan sonra, insana lazım olan kendini aşmak ve Müteal olana ulaşmaktır. Başarısını O’nun tevfikine bağlayıp kendisine bir şey izafe etmemektir. Fail-i hakikiyi görüp kesrette vahdete ermektir. Nitekim Allah Teala, Bedir zaferinden sonra Habib-i edibi ile onun mümtaz arkadaşlarını uyarmakta ve şöyle buyurmaktadır: “Öldürdüğünüz zaman siz öldürmediniz, Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, atan Allah’tı. Ve bu müminler için bir imtihândı.” (Enfal, 8/17.) Bu manada tevhide erenin ağzından dökülecek teslimiyet lafızları ancak şöyle olur:
Yâ Rabbenâ izzet Senin
Kesretdeki vahdet Senin
Kuvvet Senin kudret Senin
Senden Sana sığınırım
(Aziz Mahmud Hüdayi Divânı, s. 190, 145/4.)
İrfani yoruma göre vahdetten kesrete, kesretten tekrar hem toplumsal vahdete, hem de tevhit inancına yönelişin anlamı budur. Hayata bu gözle bakıldığında insanoğlu bu âleme Hakk’ın vahdet ilinden kesret âlemini seyr ve müşahede için geldiğini anlar:
Tenezzül eyleyip vahdet ilinden
Bu kesret âlemin seyrâna geldik
(a.e., s. 141, 94/2.)
Hakk’tan firkatte olanların gözündeki kesret, aslında gölge ve hayalden ibarettir. Kesrete aldanmamak gerekir. Gözümüze su gibi görünen seraba aldanmadan saraya bakıp tevhit sırrına vasıl olmak gerekir:
Şeb-i firkatdeki kesret hayâl-i zıldır aldanma
Serâbı ko sarâya bak sarây-ı sırra ol vâsıl
(a.e., s. 155, 110/2.)
Dünyada yaşanan kesretin tılsım ve büyüsü, çoğu zaman vahdet hazinesine engel olur. Nice genç ve yaşlı, kesret dünyasının hasret ve tutkusuyla vahdet sırrından mahrum kalır:
Kesret tılısmı mâni’ olup genc-i vahdete
Hayretde kaldı hasretiyle nice şeyh ü şâb
(a.e., s. 57, 9/5.)
Bu âlemin kesret dalgalarına aldanmadan geçebilmenin yolu, vahdet deryasına girmek, birlik hazzını tatmaktır. Çünkü Hakk’ın didarını görenlerin bir daha fâniye aldanması söz konusu olmaz:
Kesret emvâcına aldanır sanma
Vahdet deryâsına girip gelenler
Bir dahi fânîye nazar eylemez
Hakk’ın dîdârını görüp gelenler
(a.e., s. 100, 51/1.)
Bir olanla buluşmak demek, kesrette vahdeti, baki saadeti ve sırr-ı hakikati bulmaktır. Bu âlemde hem Allah ile hem de Allah’ın kullarıyla huzur içinde yaşamaktır. Birlik duygusuyla insanlarla kaynaşmaktır. Bu duygularla bu güzel ülkenin insanları olarak gelin birlik olalım!