Makale

ACİZ FEDAKAR İNSANDAN GÜÇLÜ FEDAKAR İNSANA

ACİZ FEDAKAR İNSANDAN
GÜÇLÜ FEDAKAR İNSANA

Prof. Dr. Beylü Dikeçligil
Hacettepe Ü. Edebiyat Fakültesi

"Yaptığım bunca fedakârlığa rağmen ezilen hep benim. Doğru dürüst takdir bile edilmiyorum!” diye sıkça düşünüyorsak ve bunu dile getirecek kadar kendimizi mutsuz ve çaresiz hissediyorsak bir yerlerde bir yanlış olmalı.
Bu yanlışı genellikle karşı tarafta buluruz ve bu tespit hiçbir zaman çare olmaz derdimize. Karşımızdaki veya karşımızdakiler konuyu sorun olarak görmeyebilirler veya sorundaki kendi paylarını kabul etmeyebilirler. Oysa ortada bir sorun varsa, etkileşime katılan herkesin hata payı vardır. Az veya çok. Sorundan olumsuz etkilenen, ama bu konuda kendisinde hiç kabahat bulmayan her kişi, şu ayeti hatırlayabilir: "iyilikler Allah’tan kötülükler nefsinizdendir."
Hatayı kendimizde bulmayarak karşınızdakini değiştirmeye çalışmak veya değişmesini beklemek ve ummak sadece zaman kaybıdır. Bir insan kendi değişmeyi istemedikçe, değişmeye gayret etmedikçe ve bunun için destek istemedikçe onu kimse değiştiremez, onun değişmesine yardımcı olamaz. Bir sosyal etkileşim en az iki kişi arasında meydana gelir ve bu etkileşimde denetim altına alabileceğimiz ve değiştirebileceğimiz tek kişi de kendimizdir. Bizim denetleyebileceğimiz tek hata payı ise kendimize ait olandır. Bu nedenle çözüm için yapabileceğim tek şey, önce kendi hata payımızın sorumluluğunu almaktır. Gücümüz, ancak kendi duygu, düşünce ve davranışlarımızı değiştirmeye yeter. Peki o zaman davranışların kaynağı nedir? Kaynağı bilmek, davranış değişikliğine nereden başlanacağını bilmek demektir.
İnsan davranışlarının içsel kaynağı, insanın sahip olduğu iyi-kötü, doğru-yanlış, olumlu-olumsuz, güzel-çir- kin gibi değerlendirmelerdir. Kısacası, davranışlar, bireyin sahip olduğu anlam dünyasına göre biçimlenir. Toplumsal hayat içinde bu anlam kodları günlük hayat tecrübelerinden, görgü kurallarından atasözlerine, vecizelerden dinî değerlere kadar çeşitli kaynaklardan beslenir. Sözgelimi, "Her şeyde hayır vardır" diye bir bilgiyi özümsemişsem, bu bilgi sadece dilimde değil, gönlümde ve aklımda yer etmiş ise, karşılaştığım bir olayda paniğe katıl maktansa, daha sakin ve kontrollü olurum. İçim endişeden burulsa, kalbim üzüntüden duracak gibi olsa bile.
"Her söyleyeni dinle / Ol söyleteni anla / Kabul eyle hoş canla / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler" hikmetini benimsemişsem, haksız bir söz karşısında kendimi paralamaktan veya aşırı tepki vermekten kurtulurum. Böylece insan, sağduyulu davranma imkânına kavuşur; etkilenen olmaktan çıkıp etkileyen olur. Davranışların anlam kodlarına bağlı olarak gerçekleştiğine dair buna benzer sayısız örnekler bulabiliriz. "Sokakta yürürken bir şeyler yemek ayıptır", "Damlaya damlaya göl olur" gibi kabullerimize, değerlerimize, anlam kodlarımıza uygun davranışlarda bulunuruz. Görülüyor ki, faydalı davranışlar sağlam değerlerden, zararlı davranışlar yanlış değerlerden çıkar. Doğru anlam kodlarını, değerleri en derin biçimde içsel leşti rd i kçe. vani özümsedikçe hayatı daha güçlü ve daha mutlu yaşarız. Bu da enerjimizi olumlu işlerde kullanabilmek demektir. Aksi takdirde üzüntü, hırs, kıskançlık gibi olumsuz duygular kendilerini yola koyacak sağlam değerler olmadığı için kişinin önce kendisine sonra çevresine zarar veren davranışlar olarak ortaya çıkacaktır.
Peki neden fedakârlık gibi olumlu bir değeri benimseyerek yaptığımız davranışlar bize sonunda mutsuzluk olarak geri dönüyor? Bu soru aslında, sadece fedakârlık için değil, cömertlik, yardımseverlik, kanaatkâr olmak gibi sayısız güzel hasletler için de geçerli. Ne var ki, bu kısa yazıda fedakârlığı örnek olarak aldık.
Fedakâr insan, en kısa anlamıyla, herhangi bir şeyini feda etmekten kaçınmayan, esirgemeyen insan demek. Ama, "bu insan hakkı olan şeyden bile gönül hoşluğu ile vazgeçer ve hiç pişman olmaz" dersem, ideal olandan söz etmiş olurum. Çok az sayıda insan gerçekten bu hâli hâl edebilmiştir, işin aslına bakarsak, büyük bir çoğunluğumuz hem fedakârlık yapmanın o güzel duygusunu yaşarız, hem de zaman zaman pişmanlıklarını.
Fedakâr olduğu bilinen bir insandan, çoğu zaman fedakârlığını takdir bile etmeden çevresi ondan sürekli özveri bekler. Zira onun öyle davranmasına alışmışlardır. Aslında onları alıştıran da kendisidir. İlişkilerin tek taraflı gelişerek çıkmaza girdiğini keşfettiğinde, ona büyük bir hayal kırıklığı ve çöküntü merhaba der: "Hoş geldin, pişmanlıklar ülkesine!"
Bizi bu noktaya getiren; kelimelerin anlam dünyasına girmeden, bu anlamların iç dünyamızda duygu ve düşünce olarak somutlaşan yansımalarını iyice gözlemlemeden, kabaca doğru bildiklerimizle davranmanın yanlışlığıdır. "Fedakâr olmak güzel bir haslettir", "veren el alan elden üstündür", "kimsenin gönlünü kırmama- lı", "kanaat zenginliktir" gibi değerleri benimsemişizdir oysa. O zaman bütün bu doğru bildiğimiz, güzelliğine inandığımız değerler yanlış mı? Bu sorunun cevabını insan kendi iç dünyasını gözlemleyerek, nefsini bilmeye çalışarak bulabilir. Bu kolay olmasa da, insan soruların doğru cevaplarına kendi gerçeği ile yüzleşme cesaretini gösterdikçe ulaşacaktır.
Yürekten inandığımız bu anlam kodlarının üstünü kazıdığımızda, altında daha farklı anlam kodlarını benimsediğimizi görebiliriz. Kendimizi paralayarak yaptığımız ve zaman zaman acı veren sonuçlarıyla karşılaştığımız fedakârlıklarımızın ardında iç dünyamızda şu anlam kodlarımızdan biri veya birkaçı bir arada bulunur: "Çevreden sevgi ve saygı görebilmek için onları memnun etmek gerekir", "ilerde ihtiyacım olduğu zaman onlar da benim için fedakârlık yaparlar", "karşımdakinin istediği şeyi yapmazsam, onun sevgisini kaybederim", "başkalarını memnun etmezsem, kendi mutluluğum tehlikeye girer". Bu kabullerimizi çoğunlukla dile getirmeyiz. Doğru olup olmadığını sorguladığımız kabullerimizin, değerlerimizin altında bunlar yatar. Ve bu noktada yapıp ettiklerimizin sadece kendimiz, kendi nefsimiz için olduğunu görürüz. Çoğu zaman bu acı keşif, kendimizi savunmamıza yol açar.
Genellikle şöyle denilir: "Ben hiçbir şey beklemiyordum ki. Sadece sevgi ve saygıdan başka". İyi ama, sevgi ve saygı da soyut beklentilerdir; beklenenlerin her zaman eşya, mal, para gibi somut nesneler olması gerekmez. Kendimizi kandırmadan baktığımızda, maddî şeyler beklemesek bile, kendi nefsimiz için sevgi ve saygı anlamında yine bir şeyler beklediğimizi görürüz. Görüyoruz ki, bizi fedakârlığa yönelten bu iyi düşünceler aslında bizi dünya hayatına hapsetmiştir; çünkü işin en dibinde aslında gözettiğimiz kendi nefsimizdir. Oysa yapılanların Allah için olması gerekirdi.
Yine de bizi biraz olsun rahatlatan ve aynı zamanda rahatsız eden bir gerçek ile karşı karşıyayız. "Fedakâr olmak güzel bir haslettir"; "veren el alan elden üstündür"; "kimsenin gönlünü kırmamalı"; "kanaat zenginliktir" gibi değerler aslında eksik ifade edilmiştir. Bütün bunların başına "Allah rızası için" ifadesinin eklenmesi gerekir. Bu eksiklik iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, Osmanlı devletinin gerileme döneminde dinî değerlerin anlaşılmasında ve yaşanmasındaki yanlışlıkların giderek artmasıdır. Aslında değerlerdeki bu tür anlam kaymaları gerilemenin nedenlerinden biri olduğu kadar gerilemenin sonuçlarından da biri olmuştur. Mehmet Akif’in, Kur’an’ın ölüler için okunan bir kitap gibi algılanması, tevekkülün meskenete dönüşmesi karşısındaki duyguları, bize bu acıklı durumu gösteriyor. Bütün bunlara 19. yüzyılda modernleşme sürecinin hayatı bütün boyutlarıyla dünyevîleştirmeye çalışan gücü de eklenince bu değerlere gerçek anlamını veren "Allah rızası için" ifadesi de günlük dilde zamanla iyice siliniverdi. Bir anlamda bu tür iyi niyetli anlam kodlan aslında hem öksüz hem de yetim kaldı. Zira Allah rızasını hatırlayarak, benimseyerek yapılan işler her an koruma altındadır, Allah’ın rahmeti ile kuşatılmıştır. Değerlerin eksik ifadesinin ikinci nedeni ise, bir müslümanın duygu, düşünce, söz ve davranışlarının zaten "Allah için" olması beklenir. Kulluğun aslı da budur. Toplumun çoğunluğunun bu gerçeği bilerek yaşadığı dönemlerde bu değerlerin özünün vurgulanması gerekmiyordu. Oysa şimdi her an hatırlamak zorundayız.
Allah rızasını dilde değil, gönlümüzde yaşamadıkça, bütün iyi niyetimize rağmen fedakârlıklarımızın bize acı verir hâle gelmesi kaçınılmazdır. Zira Allah rızasını hatırlayarak ve benimseyerek yapılan işler her an koruma altındadır. Allah’ın rahmeti ile kuşatılmıştır. Bu rahmet bizi, "haddi aşmak" tan da korur.
Kötülük taşımayan duygu ve düşüncelerle verici davranışlarda bulunduğumuzda, çevremizdekiler memnun olurlar. Gereğinden fazla özveride bulunduğunuzda, kendi hakkınızdan vazgeçip ona veya onlara verdiğinizde alıcılardan hiçbiri çıkıp da "Bu kadar olmaz ki, sen de insansın. Senin nefsinin de hakkı var. Her şey dengede, ölçüde olmalı" demez. Bu diyenler de, çoğu zaman o anda alıcı konumunda olmayanların içinden çıkar. Aksine "o bir melektir" gibi üçüncü kişilere söylenen sözlerin etkisiyle fedakâr insan vazgeçişlerini, özverilerini arttırmaya başlar. Bu gibi sözler âdeta insanı haddi aşmaya teşvik eder. Herkesi memnun etmek aslında imkânsızdır. Peygamberimizin hayatını hatırladığımızda o güzel insanın bile herkesi memnun edemediğini, bazılarının ona düşmanlık etmekten vazgeçmediklerini görüyoruz. Bu gerçeğe rağmen herkesi memnun etmeye çabalayan kişi, sanki hakikate aykırı davranmanın bir ikazı imiş gibi, kendini diken üstünde hisseder. Ufacık bir eleştiri bile onu derinden yaralar.
İşin kötüsü zamanla ölçüsü kaçmış özveri, onun görevini bile olabilir. Günün birinde "Yeter!" dediğinde, kabahatli duruma düşer. Hiç vermeyen veya lütfen bir gıdım veren daha önemli ve değerli olur. Hatta her zaman daha önemli ve değerlidir. Zira genelde kişiler, kendi haklarını sağlıklı bir şekilde korumayan kişilere, ondan yararlansalar bile, pek değer vermezler. Haddi aşan ölçüde özverili olan kişiler aslında kendilerini önemsiz, değersiz görmeyi âdet edinmişlerdir ve bunun farkında bile değildirler. Kişinin kendini ve haklarını koruması, hiçbir zaman bencillik değildir. Hakka saygı, başkalarınınki kadar kendi hakkına da saygıyı gerektirir. Her inanan bir kul olarak, kendisine verilen emanetlerin değeri bilmek, onları korumak ve geliştirmekle yükümlüdür. Her şeyde olduğu üzere, burada da dengeyi sağlayan, ölçüyü kuran Allah rızasını gözetmektir.
Evet Hak’ka hizmet, halka hizmetten geçer; ama halka hizmet ederken kime hizmet ettiğimizi unutursak, bir süre sonra nefsinin kölesi olanlara kulluk etmeye başlarız hiç farketmeden. Niyetin halis olmadığı bir eylemin sonu hayır olmayacaktır. Burada niyetin halis olması, iyi olması anlamını taşımaz. Ne var ki yine üstünkörü bilgilerle böyle sanırız. "Benim, senin, onun, bizim, sizin ya da onların için iyi şeyler düşünüyorsam niyetim halisdir" demek yetmiyor. Bu niyetin kulluk idraki ile Allah için olmasıdır önemli olan. Niyetin halis olması, katıksız Allah rızasına yönelmiş olması demektir.
İlk sorumuzu tekrar edelim: Peki neden fedakârlık gibi olumlu bir değeri benimseyerek yaptığımız davranışlar, bize sonunda mutsuzluk olarak geri dönüyor?
Bütün iyi hasletler yani meziyetler kulluk bilinciyle, Allah rızası gözetilerek yapılmadıkça insana eziyet hâline dönüşür. Zira her ne yapıyorsak Allah için değil, kendimiz ve başkaları için yapıyoruzdur ve ölçüyü sağlayacak Allah rızası olmadığı için haddi aşmak kaçınılmaz olacaktır.
İnsan her şeyde Allah’ın rızasını gözetmeye çalıştığında yine aynı işleri yapar, yine aynı hayatı yaşar. Değişen sadece kendi duygu ve düşünceleridir. Ama aynı hayatı farklı yaşamaya başlar artık: Daha anlamlı ve daha derin bir hayatı, daha huzurlu ve daha güçlü olarak. Zaman zaman gelgitler olsa da, bu dalgalanmalarda insan olmasının gereğidir, yeni hayatın zenginlikleridir. İşin sırrı dengede, bazen bozulursa da sağlık olsun.