Makale

DİN HİZMETLERİNDE MESLEKİ TAHSİL BELGESİ OLARAK İCAZETNAMELER

DİN HİZMETLERİNDE MESLEKİ TAHSİL BELGESİ OLARAK

İCAZETNAMELER

Dr. Mehmet BULUT DİB Başkanlık Müşaviri

Bir önceki makalemizde müftü seçim ve tayini üzerinde dururken icazetnamelerden de söz etmiştik. Din hizmetlerinde mesleki tahsil belgesi olmaları yanında, bunların tetkik ve tasdiki işlemlerinin özellikle 1940’lı yıllarda Reisliğin en yoğun meşgalelerinden birini teşkil etmiş olması, bizi bu konuyu daha yakından ele almaya sevk etti.
Meseleyi ilmî bir makale çerçevesinde ele alıp üzerinde detaylı teknik bilgi vermek, bu makalenin konusu dışında kalmaktadır. Konu burada, belli bir süreçte de olsa Reisliğin -buna “Müşavere Heyetinin” demek de mümkün- önemli uğraş alanlarından birini teşkil etmiş olması açısından ele alınacak; bununla birlikte, bazı Müşavere Heyeti mütalaalarında yer aldığı kadarıyla icazetnamelerin mahiyeti konusunda kısmi teknik bilgi de verilmiş olacaktır.
Din hizmetlerinde mesleki tahsil belgesi olarak icazetnameler
İlgili Müşavere Heyeti mütalaalarında da ifade edildiği gibi, klasik medrese eğitiminde mürettep dersleri başarıyla tamamlayan talebeye, bizzat dersleri veren müderris tarafından verilen bir vesika vardı ki buna “icazetname” denmekteydi.
Osmanlının son dönemlerinde medreselere yeni bir çekidüzen verilip bütün İstanbul medreseleri “Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliyye” adı altında teşkilatlandırılarak sınıf/okul sistemine geçildikten sonra da icazetname düzenleme geleneği devam etmişti. Sözü edilen medreselerle ilgili 18 Eylül 1330/1 Ekim 1914 tarihli nizamnamede, bu medreselerin dörder yıllık tâli kısımlarını (tâli kısm-ı evvel ve tâli kısm-ı sâni) bitirenlere “Şehadetname”, yine dört yıllık olan âli kısmını ikmal edenlere de “İcazetname” verilmesi hükme bağlanmıştı.
Müftülük görevi talebinde bulunan Ali Mutlu’nun 1943 yılında alınmış icazetnamesiyle ilgili Nallıhan Müddeiumumiliğinin 13 Ocak 1944 tarihli yazısını cevaplarken Müşavere Heyeti, icazetnameler konusunda önemli bazı bilgiler de vermişti. Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun yayımından önce ilmiye mesleği için üç türlü tahsil usulünün olduğu belirtilen yazıda şöyle deniyordu:
Osmanlı döneminde Meşihat, Meclis hükûmetleri sırasında Şer’iyye ve Evkaf Vekâleti, Evkaf idaresi veya mütevelli tarafından tayin edilen bir müderrisin okuttuğu ders, muteber bir tahsil ve verdiği icazetname, mesleki yüksek tahsil vesikası sayılırdı. Bunun gibi, gayriresmî surette kendisinde ders verme salahiyetini gören mücaz bir hocanın bir cami köşesinde veya bir ders odasında kendiliğinden okuttuğu dersler ve verdiği icazetler de muteber tutulurdu. Osmanlının son yıllarında medreselerde yapılan yeni düzenlemelerden sonra, bu düzenlemenin dışında kalmış olmakla birlikte ilga edilmemiş bir kısım medreselerde yapılan tahsil ve bu tahsil sonucu verilen icazetnameler de geçerli olmaya devam etmiştir.
Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun ikinci maddesiyle bilumum medreseler Maarif Vekâletine devredilince Vekâlet, daha önce bu medreselerden alınan icazetnameleri mesleki yüksek tahsil olarak derecelendirmiş, yukarıda sözü edilen medrese teşkilatlanması dışında kalan medrese ve hocalardan alınan icazetnameleri derecelendirmeyi ise kabul etmemiştir. Bununla birlikte Maarife devir tarihine kadar olan sürede sözü edilen medreselerden iktisap edilen icazetnameleri Reislik, mesleki tahsil için müsbit bir vesika olarak tanımakta devam etmiştir.
Sayılan üç kısım tahsil dışında bir de eskiden bazı kişilerin, şöhretini duyduğu bir hocaya müracaatla kendi ilmî kifayetini tanıtıp ondan teberrüken aldığı icazetnameler vardır ki, böyle bir icazetnamenin değeri, hamilinin ilim yolunda intisap ettiği silsileyi göstermekten ibarettir ve fahridir; resmî bir kıymeti yoktur.
Medreselerin “Darül’l-Hilâfeti’l-Aliyye” adı altında toplanmasından sonra bu medreseyle ilgili olarak düzenlenen nizamnamede bir icazetnamede yer alan şeylerden bir kısmı şöyle kaydedilmişti:
“İcazetnamelere ita-yı icazet eyleyen müderrisînin esamisi ile onların ahz-ı icazet eylediği müderrislerin ber vechi teselsül derci mutat olup, şahırah-ı tahsilde ifna-yı vücud edenler için vesile-i rahmet ve icazetname sahipleri için de mûcib-i mefharet olan bu usulün merğuben idamesi müstelzim-i muhsenat olacağı ve Darül’l-Hilâfeti’l-Aliyye medresesi talebesi tarz-ı tedrisata göre müteaddit müderrisînden istifaze eyleyeceği cihetle medrese-i mezkûre kısm-ı âlisinden neşet edeceklere verilecek icazetnamelerde, kısm-ı tali ve âlide tederrüs ettikleri müderrisînin ve onların müderrislerinin ber vechi teselsül derç olunması…”
Maarif Vekâletinden Diyanet İşleri Reisliğine gönderilen ve tahsil derecesinin tespitine dair olan Mustafa Asım Işık’ın 14 Haziran 1940 tarihli dilekçesi ekindeki icazetname hakkında Müşavere Heyetinin hazırladığı şu mütalaa da icazetnamelerin mahiyetini veciz bir şekilde şöyle ortaya koymaktadır:
“İlmiyede münteha-yı tahsilde verilmesi mutad olan icazetnameler, metodoloji kavaidine göre ilmi, mebdeine isal etmek gayesine matuftur. İcazetnamede zikrolunan isimler de icazet alan kimse ile Resul-i Ekrem arasında ilmî bir silsile teşkil eden âlimlerin isimleridir. İsnad denilen bu ilmî nisbet, İslam’ın ilk devirlerinden başlamış ve devam edegelmiştir. Melfuf icazetname dahi Şaban oğlu Atinalı Mustafa Asım’a ait olduğu ve İstanbul mücaz dersiamlarından Ahmet Raşid’den icazet aldığı ve ilmî silsilesi dahi müntehaya vasıl vesikalardan madud bulunduğu bittetkik anlaşılmış olmakla beraber bir silsile-i esamiden ibaret bulunan icazetnamenin tercümesine lüzum görülmediğine karar verildi.”
1924’ten sonra alınıp da tetkik ve “tahsil derecesinin tayini” için Reisliğe gönderilen icazetnameler konusunda Müşavere Heyetinin Şubat 1947’de aldığı bir kararda ise konuya farklı bir açıklama getirmekteydi:
“Tevhid-i Tedrisat Kanununun yayımından sonra eski medreselerin resmî sıfatı kalmamış olduğundan eski müderrislerin tahsil belgesi veya tasdikname vermeğe salahiyetleri kalmamıştır. Teşkilata tabi Medaris-i İlmiyeye devam eden talebeye gelince, bunların durumu Tevhid-i Tedrisat Kanununun yayım tarihinde medrese müdürü veya talim heyeti tarafından tespit edilerek gerekli belge verilmiş olmadığı takdirde, sonradan bir müderris tarafından verilecek tasdiknamenin de resmî kıymeti olamaz. Bunun için mevcut müderrisler tarafından tanzim edilerek müftülükçe tasdik edilecek olan bir şehadetnamenin mesleki teshil belgesi olarak kabulü Diyanet İşleri Başkanlığının salahiyeti dâhilinde ise de bunların derecelendirilmesi mevzubahis değildir.”
Müşavere Heyetinin icazetname tetkik ve tasdik işlemleri
Yazımızın başında da ifade ettiğimiz gibi, Reisliğin özellikle 1940’lı yıllarda yürüttüğü yoğun faaliyetlerden biri, bilhassa müftülük ve vaizlik görevi almak isteyenler tarafından Reisliğe gönderilen icazetnamelerin tetkik ve tasdik işlemleri olmuştur. Müşavere Heyeti, tetkik talebiyle gelen icazetnameleri her yönüyle inceleyerek şartlarını haiz olanları, “ilmî silsile ve senetleri itibarıyla usulüne uygundur” gibi ifadelerle tasdik etmiştir. Hazırlanan raporların fevkalade düzeyli oluşu, Müşavere Heyetinde o yıllarda icazetnameleri “ilmî silsile ve senetleri” itibarıyla tetkik edip karar verebilecek yetkin kişi veya kişilerin bulunduğunu göstermektedir.
Heyet, talep hâlinde, Osmanlı eski beldelerinde medrese eğitimi almış ve bilahare Türkiye’ye göç etmiş kişilerin icazetnamelerini de tetkik ve tasdik etmiştir. İcazetnameleri Reislikçe geçerli sayılmış bu zevatın ülkemizde müftülük, vaizlik gibi görevlerde istihdamına imkân sağlanmış ve ülkemizdeki din hizmetinde bu kişilerin önemli katkıları olmuştur. Örnek vermek gerekirse Heyet, münhal bir müftülüğe tayini talebiyle 1944 yılında Reisliğe müracaat eden Muslih Uçar’ın icazetnamesini incelemiş ve hakkında detaylı malumat vererek bunun usulüne uygun ve kıymetli bir icazetname olduğu sonucuna varmıştır. Bilgiler arasında söz konusu icazetnamenin 13 yıllık bir tahsil sonucu alındığı, veriliş tarihinin 17 Zilkade 1348/16 Nisan 1346 (1930) olduğu, 11 Ekim 1930’da Sırp hükûmetince tasdik edildiği kaydı da vardır.
Heyet, söz konusu icazetnamenin 3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunundan sonra verilmiş olması meselesiyle ilgili olarak da şunları kaydetmişti:
“Balkan harbinde Sırplara terk edilen toprakların ahalisinden öteden beri orada yerleşmiş bulunan Müslüman Türklerin mevcudiyetlerini muhafaza için teşkilata ihtiyaçları bulunduğunu ve bu mecburiyetle Türkiye zamanından kalma medreselerin evvelce olduğu gibi mesleki yüksek tahsil olarak devam etmesinin bir zaruret olduğunu kabul etmek icap eder. Oradan anavatana iltihak ile mesleki bir vazife almak isteyenlerin, devletimizin adalet (kelime “muadelet” de olabilir MB) ruhuna ve anavatana iltihak edenlere gösterilen samimiyete uyar şekilde -kendi ellerinde olmayan sebeplerden dolayı- gördükleri bu eski tarzdaki tahsillerinin muteber sayılması da yine zaruret icabıdır.
“Esasen Tevhid-i Tedrisat Kanunu Türkiye sınırları içindeki tahsilleri birleştirmiş ve milli hudutlar haricinde kalıp mübadeleye tabi olmayan yerlerdeki eski Türkiye bakayası medreselerde tahsilin kıymeti hakkında menfi bir hüküm koymamıştır. Islah-ı Medaris Nizamnamesinin ve Tevhid-i Tedrisat Kanununun yayımından önce medreseden mezun olanların icazetnamelerini bugün dahi muteber tutmaktaki mucip sebepler bunlarda da mevcuttur. Binaenaleyh, bu icazetnamenin mesleki tahsil vesikası olduğunun kabul ve hamilini Diyanet İşleri Reisliğince uygun görülecek bir vazifede istihdam etmek münasip ise de, mevzubahis mesleki tahsilin derecelendirilmesi için keyfiyetin münasip görüldüğü takdirde Maarif Vekâletine yazılmasının uygun olacağı tezekkür kılındı.” (11 Mart 1944 tarih ve 58 sayılı karar.)
Aynı şekilde, Mısır Camiu’l-Ezher’den alınan icazetnameler de Reislikçe tetkik edilerek “mesleki tahsil belgesi” olarak tasdik edilmişlerdi.
Ellerinde icazetname olanlar, bir taraftan tetkik ve tasdik edilmek üzere bunları Reisliğe gönderirken, aynı süreçte bu kişilerden bir kısmı ayrıca bunların derecelendirilmesi, yani kaç yıllık bir yükseköğretime tekabül ettiğinin belgelendirilmesi talebiyle Maarif Vekâletine müracaat etmişlerdir. Vekâlet bu talepleri yerine getirmiştir. Nitekim Diyanet İşleri Reis Muavini olduğu bir sırada Ahmet Hamdi Akseki merhum da 27 Mart 1940 tarihini taşıyan bir dilekçe ile adı geçen vekâlete icazetnamesini şahsen göndererek tahsil derecesinin tespitini istemiş, Maarif Vekâleti Talim ve Terbiye Dairesi de 10 Mayıs 1940 tarih ve 2-2144 sayılı cevabi yazısında söz konusu icazetnamenin derecelendirildiğini şöyle ifade etmişti: “Süleymaniye Medresesinin Kelâm ve Felsefe Şubesinden almış olduğunuz icazetnameye göre 6 senelik yüksek tahsil görmüş sayılırsınız.” Bu bilgi, aynı zamanda Süleymaniye Medresesi tahsilinin 6 yıllık yüksek tahsil olarak tescil edildiğini göstermektedir.
Maarif Vekâleti, derecelendirilmek talebiyle gelen icazetnameler konusunda tereddüde düşmesi hâlinde Reisliğin bilgisine başvurabilmiştir.
Reisliğe yapılan müracaatlardan, artık sayıları iyice azalmış dersiamların da Süleymaniye mezunları gibi 6 yıllık sayılmalarını istedikleri anlaşılmaktadır. Mesela Dersiamdan Kütahyalı Asım Öğütçü’nün Reisliğe gönderdiği 1941 yılına ait dilekçesi böyle bir talebi içermekteydi. Bu talebi değerlendiren Müşavere Heyeti, medreselerde vaktiyle okutulan derslerle Süleymaniye Medresesinde okutulan meşrut dersler arasında fark bulunmadığını ve esasen dersiamların Süleymaniye Medresesi öğrencilerinin de hocaları olduğunu hatırlatarak bütün eski dersiamların Süleymaniye mezunlarıyla aynı seviyede olmaları gerektiği, dolayısıyla Reislik Makamının Maarif Vekâleti nezdinde bu doğrultuda bir teşebbüste bulunmasının muvafık olacağı mütalaasında bulunmuştu.
1944-1946 arası yıllarda icazetname tetkiki için Başkanlığa yapılan müracaatlar bir hayli yoğunlaşmış, bu yıllarda Müşavere Heyetinde işlem gören evrakın yarıya yakınını icazetname tetkik ve tasdikleri oluşturmuştu. Öyle ki önceleri her bir icazetname için ayrı birer karar istihsal edilirken artık listeler oluşturarak topluca karar ittihazı cihetine gidilmişti. Bu yoğunlukta iki gelişme etkili olmuştu; birincisi, bu yıllarda ve özellikle A. Hamdi Akseki’nin reisliği döneminde vaaz hizmetlerinde görülen canlanma ve buna dayalı olarak vaizlik görevi almak isteyenlerin sayısındaki artıştır. 1947-1950 yıllarında Reislik bütçelerinde 300 civarında vaiz kadrosu bulunmaktaydı ki, o yıllara nazaran bu önemli bir rakam sayılırdı. 1948 yılından itibaren gezici vaiz kadroları da ihdas edilmişti. Hocalar, ellerindeki icazetnameleri Reisliğe gönderip bunları yüksek tahsil belgesi olarak tescil ettirmek için seferber olmuşlardı. Çünkü o yıllarda vaizlik görevine talip kişiler, mesleki tahsil belgeleri varsa bu göreve doğrudan tayin edilebilmekteydiler.
Diğeri ise, o yıllarda çıkartılan ve memurların özlük haklarına iyileştirme getiren 4908 sayılı kanunun sağladığı imkândan faydalanma isteğidir.
İcazetname tetkik ve tasdiki taleplerinin bir hayli yoğunlaşması üzerine 1940’lı yılların sonuna doğru Müşavere Heyeti, Reislik makamına birkaç kez yazı yazarak/rapor sunarak bunların mesleki tahsil belgesi olarak kabulü konusunda yeni bir uygulama başlatılmasına şiddetle ihtiyaç olduğunu dile getirdi. Heyetin çıkış noktası, müftülük ve vaizlik gibi görevlere daha nitelikli kişilerin seçilmesiydi. Kurula göre, yıllar önce alınmış ve ciddiyeti konusunda fazla bir bilgi bulunmayan icazetnameler artık tek başına görev için yeterli olmamalı, müftü ve vaizliğe talip istisnasız herkes Kurulca yapılacak imtihana tabi tutulmalıydı.
Yasal bir durum olarak Tevhid-i Tedrisat Kanunundan sonra alınmış icazetnameler resmî belge olarak kabul edilmemiş olsa da Diyanet İşleri Reisliği bunları büsbütün yok ve değersiz saymamıştır; bilakis, bunları “hususi surette tahsil vesikası” olarak nitelemiş, bu tür belgelere sahip kişilerden vaiz olmak isteyenlerin vaizlik imtihanına girip başarılı olmaları hâlinde vaiz olabileceklerini müteaddit kararlarında ifade etmiştir. Yani günümüzdeki ifadeyle bu belgelerin bir tercih sebebi kabul edildiğini söylemek yanlış olmaz. Nitekim bu durumdaki icazetnameler hakkında hazırlanan mütalaalarda kalıp bir ifade olarak, “…Verilen icazetname Tevhid-i Tedrisat Kanununun neşrinden sonra olduğundan bu icazetname mesleki tahsili müsbit olmayıp ancak ilmiye mesleğine bir nispet ve alaka ifade eder. Bu gibiler dairemiz memuriyetlerine imtihanla alınabileceği…” denmiştir.
Belirtilmesi gereken bir gerçek de, resmi bir karşılığı olmamasına rağmen, 1950’li yıllara hatta daha yakın döneme kadar muciz bazı hocaların, isteklilere hususi olarak klasik medrese eğitimi yaptırmaya ve mürettep dersleri tamamlayanlara icazet vermeye devam etmiş olmalarıdır. Mesela, hakkında hazırlanan hatıratta, “Kutuz Hoca” olarak tanınan Mehmet Kara, kendisi için 1954 yılında bir icazet merasimi yapıldığını söylemektedir. Bu durum ayrıca bütün engellemelere rağmen İslam âlimlerinin eğitim ve öğretimin sivil yapısının muhafazası yönündeki çabalarını ortaya koymaktadır.
Sonuç olarak, iki hususun altını çizerek huzurunuzdan çekilmek istiyorum:
Birincisi -bir önceki yazımda da değinmiştim; önemine binaen tekrar edeceğim-, Osmanlının yetişmiş insan birikimi, ülkemizde vasıflı din hizmetlisine olan ihtiyacı 1950’li yılların sonuna kadar önemli ölçüde karşılamıştır.
İkincisi ise, bir kaht-ı rical döneminde Reisliğin ve onun ana hizmet birimi olan Müşavere Heyetinin bir dönem icazetname noktasında sarf ettiği yoğun mesaiyi, din hizmetine ve din hizmetlisine olan ihtiyacı temine yönelik çare arayışlarının da bir tezahürü olarak kabul etmemiz gerektiğidir.