Makale

MEDENİYETİN KIVAMI VE KIYAMI

MEDENİYETİN KIVAMI VE KIYAMI

Koray ŞERBETÇİ


Yaklaşık 200 yıldır muasır medeniyetle köşe kapmaca oynamaktayız. Bu tuhaf manzarayı görmek için çok derin sosyoloji bilgisine sahip olmaya gerek yok. Tanzimat’ın ilanından bu yana yaşananlara bir göz atan herkes bu garabeti çabucak kavrayabilir. Neredeyse son dönem tarih maceramız, sürekli bir medeniyet kovalamacasından ibarettir denilse yeridir. Fakat nedense bir türlü bitmeyen bir kovalamaca.
Ama sormak gerekir: Medeniyet sahiden kovalanıp yakalanacak bir şey midir?
Doğal olarak medeniyet kavramının ne olduğu anlaşılmadan nasıl medeni olunabileceğini tespit etmek mümkün değildir. Bu konuya kafa yoran Batılı isimlerden Fernand Braudel, “Uygarlıkların Grameri” adlı eserinde medeniyeti öncelikle kurulduğu coğrafyaya bağlar. Düşünüre göre medeniyet, belli bir zemin üzerinde yaşayan insanların tabiatla olan etkileşimiyle başlar. Bu etkileşim sonucu insanların yaşanılan ortamın meselelerini çözebilecek zihinsel tutumları da insanın yaşamını konforlu hâle getirecek tüm maddi ürünler de medeniyet havuzunu oluşturur.
Aslına bakılırsa Türkçeye Arapçadan geçen medeniyet ifadesi tam da bu tanımdaki gibi içinden çıktığı dilde şehirli olmayı anlatır.
İslam dünyasının iftihar vesilelerinden İbn Haldun ise medeniyet yerine insanların birlikteliğini ve dünyanın bayındırlığını ifade eden “Umran” kavramını kullanır. Günümüz sosyal bilimcileri bu kavramın medeniyetten daha kapsamlı bir kelime olduğunu söyleseler de İbn Haldun’un tüm gayesi insanlığın ulaştığı yüksek bir aşamayı tanımlayabilmektir.
Aslında işin teorisine fazla dalmadan kuşbakışı bir bakışla anlatmak istersek: Medeniyet, devletin ve insanın bekası için bir arada yaşama ihtiyacından doğan yüksek bir insanlık aşamasıdır. İbn Haldun’a göre de diğer sosyal bilimcilere göre de bunun beşiği tartışmasız şehirdir.
Hemen ifade etmek gerekir ki medeniyet yürüyen bir kavramdır. Yani tropikal bir meyve gibi sadece yeryüzünün belli bir bölgesine özgü bir şey değildir. Fakat bir yerde barınmak için de belli şartlar arar.
Örneğin başta sağlam bir şehirleşme olacaktır. Ardından gelişmiş bir siyasal düzen, ekonominin takasla değil parayla döndüğü bir pazar, diğer topluluklarla kesintisiz bir etkileşim, uluslararası ticaret ve ciddi bir biçimde kurumlaşmış eğitim sistemi ister.
İlk çağlarda medeniyetin öncülüğünü Ön Asya-Doğu Akdeniz ekseni yapıyordu. Çünkü Sümerler, Babilliler, Asurlular, Fenikeliler, Antik Mısır ve Anadolu sağlam bir şehir havzasıydı. O nedenle medeniyetin adresi bu bölgelerdi.
Sonraki dönemde bir şehir havzası olan Antik Yunan, yine bir şehir ve ona bağlı taşradan ibaret Roma’nın da medeniyetin gözde mekânları hâline gelmesi aynı ilkeye dayanıyordu. Orta Çağ’da kırlardaki şatolarda yaşayan senyörlerin Avrupa’sının medeni olmaması da bu yüzdendi.
Ama ne zaman Batılı açıkgöz tüccarlar Doğu’ya giden en kestirme yolu bulmak için gemilerine binerek yeryüzünün geri kalanıyla bir etkileşim içerisine girdiler; işte medeniyet, o zamandan sonra Avrupa’nın vahşi topaklarına doğru süzülmeye başladı. Çünkü Avrupa’da yaşam, burjuva adı verilen bu tüccarlar sayesinde kırlardan kentlere doğru kayıyordu.
Fakat bizim değinmek istediğimiz asıl mesele, medeniyet konusunda Türk tarihinin yaklaşık son 200 yılında çıkan krizdir. Yani Türklerin muasır medeniyet kavramı ile oynadığı köşe kapmacanın hikâyesidir.
Madem milletimiz yakın tarihi boyunca sürekli bir medeniyet arayışı içerisinde. O zaman akla hemen şu soru gelebilir: Türkler daha önce medeni bir millet değil miydi?
Elbette medeniydi. Ama medeniyetin sağlıklı bir tanımı yapılmadığından medeni olmanın tespiti de doğal olarak çarpıklaşıyordu.
Mesela Türkler, XI. yüzyıldan itibaren İran ve Anadolu coğrafyasına hâkim olmaya başladıktan sonra sosyologların belirlediği ve yukarıda saydığımız kriterleri tam anlamıyla sağladılar. Yani sosyolojik açıdan medeni bir toplumdular. Peki, o zaman sorun neredeydi?
Sorun Batı toplumlarının açıkgöz tüccarlarının yeryüzünün dört bir yanından Avrupa’ya akıttığı zenginliklerle başladı. Avrupa ekonomisinin değişmeye başlamasıyla birlikte sosyal ve siyasal hayatı da değişti. Bilhassa bilimsel alanda yapılan hamleler, günlük hayata yansıdı ve Batı gözle görülür bir teknolojik üstünlüğe sahip oldu. İşte başta Osmanlı-Türk toplumu olmak üzere Batılı olmayan tüm toplumları işin bu kısmı afallattı.
Teknolojik üstünlüğe sahip Batı, önce savaş sahasında Osmanlı’yı geriletmeye başladı. Daha sonra elde ettiği askerî üstünlükle ekonomik tavizler koparmaya başladı. Bulunduğu konumun ekonomik canlılığı yitirmesiyle zaten darboğaza sürüklenen Osmanlı, askerî üstünlüğe sahip Batı karşısında iktisadi rekabet şansını da yitirince taviz üstüne taviz verdi. Sonuçta Avrupa yeryüzü yağması sonucunda zenginleştikçe Osmanlı yoksullaşmaya başladı.
Bu cendereden çıkış yolu arayan Osmanlı devlet adamları ve aydınları doğal olarak gözlerini Batı’ya çevirdiler ve başarının sırrını aramaya koyuldular. İşte baştan beri dillendirdiğimiz kriz, tam bu noktada patlak verdi. Malum olduğu üzere, hastalığın sebebi yanlış teşhis edildiğinde tedavi de yanlış oldu. Böylece süreç bünyeye şifa değil, ölüm getirdi.
Sultan II. Mahmut tarafından bu sırrı çözmeleri için Batı’ya yollanan öğrencilerin gözleri Londra ve Paris sokaklarının ışıltısıyla kamaştı. Hatta Hoca Tahsin Efendi gibi aklı başında birisi bile:
“Paris’e git hey efendi akl u fikrin vâr ise
Âleme gelmiş sayılmazlar gitmiyenler Paris’e”
diyebilecek kadar hipnotize oldu.
Batı’yı görüp ülkelerine dönen bu gençler, önce kendi toplumlarına küçümsemeyle bakmaya başladı. Ardından garip bir formül geliştirdiler:
Parisli ve Londralı gibi bir yaşam tarzına sahip olursak ilerleriz.
Sonra bu formülü gerçekleştirmek için Batı’da ne varsa Osmanlı devlet ve toplum bünyesine aktarmaya başladılar. Oysaki mesele teknik bir konuydu. Fakat önce Genç Osmanlılar ardından da Jön Türkler kuşağı meseleyi kültür ve zihniyet konusu olarak anladılar.
Anlaşılmayan nokta toplumların tarihsel serüven içerisinde bir sosyal akıl edindikleri ve bunun asla başka bir topluma aktarılmayacağıydı. Örneğin tarih içerisinde yaşadıkları Batı toplumlarını sınıflardan oluşan, bireyci ve rekabete dayalı bir bünye hâline getirmişti. Batılı sosyal akıl dünyaya temellük yani sahip olma zihniyetiyle yaklaşıyordu. Bu sebeple başka diyarlardan gelen soyut fikirler birden Batı atmosferinde maddi hakikatlere dönüşüyordu. Örneğin barutu Çinliler icat etmişti. Ama bu patlayıcı maddeden silah yapmak akıllarının köşesinden geçmemişti. Oysaki barut Batılıların eline geçince hemen kıyıcı bir silaha dönüştü.
Osmanlı sosyal aklı, Batı’dan farklı olarak dünyayı temellük edilecek bir yer değil; temaşa edilecek bir zemin olarak görürdü. Dünya ilahî sanatın bir temaşagâhıydı. Oradan faydalanılırdı ama oraya sahip olunamazdı. Yunus Emre bunu çok net bir biçimde formüllendirmişti:
“Dünya bir penceredir, her gelen baktı geçti.”
Ayrıca Osmanlı insanı, bireyci değil aileci; rekabetçi değil dayanışmacıydı. Fakat bazı aydınlar tarafından tam da burası ıskalandı.
Bu nedenle Batı’nın üstünlük sırrı bir teknik mesele olmaktan çıkarak bir kimlik krizine dönüştü. Önce Batı’nın teknik harikaları medeniyetle eşitlendi. Ardından da medeniyet ve Batı aynı şey sayıldı. Bu önermenin sonucu olarak da “Yalnız Batılı olan medeni olabilir.” Gibi yanlış bir anlayış ortaya çıktı. Bu denklemi kuran son dönem aydınları, hayatta kalabilmemiz için kayıtsız şartsız Batılılaşmamız gerektiğini iddia ettiler. Bu arada bu aydınlar için medeniyet kavramı iman edilecek bir şey hâline geldi. Oysaki dediğimiz gibi medeniyet iman edilecek bir şey değil yalnızca yaşam merhalesiydi.
Tevfik Fikret’in bir şiirinde rol model olarak Promete’yi göstermesi rastlantı değildi. Aynı şiirde:
“Yüklen getir - ne varsa - biraz meskenet - fiken,
Bir parça rûhu, benliği, idrâki besleyen.”
diyen Fikret, Batı’da ne varsa Osmanlı bünyesine yüklenip getirilmesini tutkuyla istedi.
Zira Batı zihninin rol modeli kahramandı. Kahramanı temsil eden en iyi örnek de Promete idi. Mitolojiye göre Promete, tanrıların karşı çıkmasına rağmen gökten ateşi çalmış ve insanlığa getirmiştir. Böylece insanlık ilerleyebilmiş yani medenileşmiştir. Bu hareketinin ardından tanrılarca cezalandırılmıştır. Bu nedenle Batı aklı sosyal bilinçaltında, ilerlemek ve medenileşmek için yeryüzünde ne varsa kavga etmek gerektiğine inanır. Fikret de Promete’yi örnek göstererek Batılı düşünme tarzını Osmanlı bünyesine aşılamak ister.
Fakat Osmanlı aklı farklıdır. Batı’dan farklı olarak Osmanlı, rol model olarak peygamberi görür. Peygamberler, ilahî haberleri insanlara ileterek Allah’ın insanlığı medenileştirmesinin yeryüzündeki temsilcisi olurlar. Peygamberler, toplumun bir parçasıdır; kul gibi yaşar kul gibi yer içer, hepsi bir meslek sahibidir. Ama aynı zamanda Allah’ın insanların ulaşmalarını istediği yüksek ahlakın rol modelleridir.
İşte bu sebeple Fikret ve onun gibi düşünenlerin Batı’dan gelen her şeyi pazarlıksız alma tavrı Osmanlı sosyal bünyesine şifa olmaz bir türlü. Yine başka bir isim Abdullah Cevdet’e göre de Batı’ya her anlamda teslim olunmalıdır. I. Dünya Savaşı sırasında bir dostu ile doktor olan Abdullah Cevdet arasında şöyle bir diyalog gerçekleşir:
- Ne dersin doktor? Balkan ordularına karşı üç günde çözülüp dağılalım da İngiliz ve Fransız ordularını Çanakkale’de denize dökelim.
- Öyledir evlat, öyledir. Balkanlar’da bize vahşet hücum etti, ona hemen kucağımızı açtık. Medeniyete karşı dayatma hassamız bilinen bir şeydir.
Böylece Abdullah Cevdet çıtayı daha da yükselterek Çanakkale Muharebeleri sırasında Osmanlı-Türk varlığını yeryüzünden silmek için gelen İngiltere ve Fransa’ya karşı direnmemizi, medeniyete karşı direnmek olarak görür.
Abdullah Cevdet’ten önceki dönemde Batı’yı iman edilecek bir nesne sayan Şair Şinasi, siyasi planda Batı’ya teslim bayrağını büyük bir tutku ile çeken Mustafa Reşit Paşa’ya:
“Aceb midir medeniyyet resûlü dense sana
Vücûd-ı mu’cizin eyler taassubu tahzîr.”
diyerek aynı mantıkla paşayı düpedüz medeniyetin yani Batıcılık düşüncesinin resulü ilan eder.
Aslında son dönem aydınlarının bu denli dolambaçlı yollara sapmasına gerek yoktu. Aslında halis bir niyetle biraz tarihin sayfalarını karıştırmak yeterli olacaktı. Zira tarih, medeniyetin evrensel teknik boyutu ile yerli kültürel boyutunun kıvamını tutturanların ilerlediğini anlatıyordu. Tıpkı son dönem aydınları içerisinde bu hâli çok iyi anlamış Mehmet Akif’in formülü gibi:
“Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı.
Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı.”
Böylece İslam âleminin yeryüzünün medeniyet rehberi olduğu dönemlerde İslam dünyasında akademiler kurduran, kitaplar yazdıran, eski Yunan ve Hint medeniyetinden eserler tercüme ettiren ruh hâli çözülebilecekti. Zira o dönemde Aristo’yu en iyi yorumladığı söylenen Farabi bir Yunan gibi yaşarsak bilgeliğe erişebiliriz demedi. Ne de İbn Sina Hipokrat’ın yaşadığı Helen dünyasında ne varsa aktarmalıyız diye bir iddiada bulundu. Mevzuyu bir kimlik krizi hâline getirmediler. Çünkü onlar ve daha niceleri medeniyetin evrensel boyutunu kendi değerleriyle kıvamlandırarak İslam dünyasını medeniyet ikliminin rehberi hâline getirdiler.