Makale

PROF. DR. BEKİR KARLIĞA: “İslam Medeniyeti Tıkanıklığı Aşacak Dinamizmi İçinde Taşıyor.”

PROF. DR. BEKİR KARLIĞA:
“İslam Medeniyeti Tıkanıklığı Aşacak Dinamizmi İçinde Taşıyor.”


Abdullah Rüştü KiŞİ


İslam medeniyetinin teşekkülünde belirleyici temel düşünceler, disiplinler nelerdir? Bu düşünceler bugün varlığını, etkisini sürdürmekte midir?
Medeniyet tarihine baktığımız zaman medeniyetlerin esas güç kaynakları, onların sahip olduğu düşünce sistemleri ve metafizik yapılardır. Düşünce sistemi sağlam olduğu zaman medeniyet daha uzun ömürlü, daha kapsamlı ve daha kuşatıcı olur. Düşünce sistemiyle kastettiğimiz şey de o medeniyetin insana, eşyaya, tarihe, tanrıya, insan-tanrı ilişkisine, ahiret hayatına, ölüme ve ötesine bakış tarzıyla alakalıdır. Dolayısıyla düşünce sistemini sadece sosyal bir olay olarak veya metafizik bir olay olarak algılamak yanlıştır. Bütünüyle bir dünya görüşü olarak algılamak gerekir. Bu bakımdan İslam medeniyeti gerçekten tarihte karşılaştığımız en güçlü sistematik düşünce yapısına sahip olan bir medeniyettir. Bu düşünce yapısının çok güçlü olmasının temel nedeni insan ile Allah arasındaki ilişkileri çok vazıh, net ve açık olarak vazetmiş olmasıdır. Tevhit esaslı bir düşünce olmasıdır. Allah’a ait bildiği eşyayı bölüp dağıtarak güçleri, dengeleri birbiriyle boğuşturarak kaydeden bir sistem yerine tek tanrı inancı etrafında tevhit akidesi tam birlik ve bütünlüğe sevk ediyor olmasıdır. Temel özelliği tevhittir.
İkinci temel karakteristik vasfı vahye dayalı olmasıdır. Yani insanüstü kaynakla insan kaynağının birlikte hareket edecek bir sistemi inşa etmiş olmasıdır. Vahye dayalı olan başka düşünce sistemleri yok mu? Var. Monoteist dinler dediğimiz, tek tanrılı dediğimiz, dinlerin hepsi de vahye dayandıklarını ifade ediyorlarsa da burada İslam’ın anladığı manada vahiy söz konusu değildir. Çünkü İslam’ın anladığı manada vahiy, insanüstü ve tarif edilemez, tanımlanamaz, eşi ve benzeri olunmayan bir ilah anlayışının insanoğluna gönderdiği emirler, yasaklar bütünü yani mesajın bütünüdür. Burada en önemli unsur, vahye insan elinin değip değmemesidir. İslam öncesi vahiylerin hepsi insan eliyle değiştirilmiş ve şekillendirilmiştir. Sonuçta o vahiylerin özü ortadan kalkmıştır. İslam’da vahyin bir harfinin bile değişimi önlenmiş. İşte bu, İslam medeniyetine güç veren unsurdur. İşin çok daha ilginç tarafı, vahiy sürekli medeniyetin seyrini de belirliyor. Çünkü vahiy zaman ve mekânda mukayyet olmadığı için medeni gelişmelerin hiçbirisi vahyi bertaraf etmiyor, vahyin dışında kalmıyor. Çünkü vahiy böyle çok net ve kesin şeylerde belirli.
Şimdi tevhit medeniyetin birinci önemli güç kaynağı. Uluhiyetle beşeriyetin ayrılmış olması medeniyetin ikinci önemli güç kaynağı, bunlar aynen dinamosu gibidir. Üçüncüsü, vahiyle medeniyete güç kaynağı devam ettiriyoruz. Dördüncü bir unsur daha var işin içerisinde, o da akıl. Akıl hiçbir şekilde reddetmiyor. Aklın verilerini inkâr da etmiyor ama aklı hiçbir şeyin hakemi de kılmıyor. Her şeyi çözebilecek bir güç olarak da kabul etmiyor. Dolayısıyla ne modern ideolojiler gibi pozitivizm gibi materyalizm gibi rasyonalizm gibi aklı putlaştırma var ne de Hristiyanlık gibi "credo quia absurdum est" diyor yani “anlaşılmaz olduğu için, aklım kabul etmediği için inanıyorum.” İman akılla çelişir ya da iman aklın hiçbir şekilde verilerine itibar etmez demiyor. Aksine aklı olmayanın dini de yoktur diyerek bütün mükellefiyetleri akla yüklüyor. Dolayısıyla İslam düşünce tarihine daha doğrusu İslam medeniyet tarihine baktığımız zaman bu dört kriterin çok iyi, sağlıklı, tutarlı kullanıldığı zamanlarda büyük bir atılım ve yükseliş başlıyor. Bu kriterleri birbirine karıştırıp da bunların bu dimanizmini çökerttiği zaman büyük çapta çöküşler ve sıkıntılar başlıyor.
Medeniyet de tıpkı kültür gibi üzerinde muhtelif tanımlamaların yapıldığı bir kavram. Aydınlar arasında geniş bir mutabakattan söz etmek güç. Medeniyet ve İslam medeniyeti kavramlarına siz ne anlam yüklüyorsunuz?
Önce şunu belirtelim, “civilization” Batılı anlamıyla "medeniyet" sözcüğü Batı’da literatüre, kaynaklara XVIII. yüzyılda girdi. XVIII. yüzyıldan önce bugün kullandığımız medeniyet sözcüğü veya civilization sözcüğü bu manada kullanılmadı. O zamanlar zarafet, güzellik, yeme içme adabı, güzel giyinmek ve güzel konuşma tarzı olarak algılandı.
İslam dünyasında medeniyet sözcüğü daha X. asırda kullanılmaya başlandı ve bunun en önemli en önde gelen ismi de büyük İslam ve Türk düşünürü Farabi’dir. Farabi medeniyet konusunda miladi 950 yılına doğru üç tane kitap yazdı. "El-Medinetü’l-Fazıla", medeniyet kelimesini kitabın başlığına taşıdığı "es-Siyasetü’l-Medeniyye" ve medeniyet bahislerinin yer aldığı "Usulü’l-Medeni". Daha sonra Taşköprülüzade de dâhil Osmanlı’da da İslam dünyasında da medeniyet sözcüğü devam etti. Fakat İbn Haldun buraya başka bir terim getirdi. Medeniyeti çok az kullanır İbn Haldun. O, hadaret kelimesini kullandı. O belirliliğin karşıtı olarak, göçebeliğin karşıtlığı olarak yerleşik hayata geçiş şeklinde kullandı. Yerleşik hayata geçmek medeniyetin ilk göstergesidir. Kelime aslında bizde Medine’yle de alakalıdır ama bütün kültürlerde de Medine ile alakalıdır. "Civilization"un kökü siteden gelir, site “civitas”tan gelir, yerleşmek ve oturmuş hâle gelmek anlamından gelir.
Fransız İhtilali’nin anahtar kavramlarından birisi medeniyet sözcüğü “civilization”du ve “civilization” aslında pozitivist ve materyalist sürecin en önemli kavramlarından birisidir. Çünkü dinin yerine medeniyet inşa etmeye başladılar. Dinî değerleri, dini yok saymak için medeniyeti dinin karşısına koydular ve bu sebeple de kendilerini veyahut da modern insanları medeni; modern olmayanları medeniyet dışı barbar diye tanımladılar ve medeniyetin bu tanımı 1950’lere kadar devam etti. Batı kökenli bir tanım olarak geldi ve Batı’daki medeniyet sözcüğüyle Osmanlıdaki medeniyet sözcüğü çok da örtüşmedi. Çünkü biz medeniyeti daha çok teknoloji diye anladık. Hâlbuki medeniyet bilim ve teknolojinin de ötesinde bir şeydir. Şimdi peki medeniyet nedir diye tarif istense medeniyetin tarifini yapamıyoruz. Çünkü her şey medeniyetin içinde var, tarifin ise efradını cami ağyarını mani olması lazım. Böyle olduğu için de doğrudan onu anlatan bir tanım yapamıyoruz. Biz ancak onun tezahürleri üzerinden tanımlar yapıyoruz ve tezahür olarak sosyal hayatın, insanoğlunun yüksek seviyedeki etkinliklerinin hepsi medeniyet sözcüğü içerisinde yer alır. Yeme-içmeden tutun da giyim kuşamına kadar; konuşmadan tutun da devlet sistemine kadar medeniyetlerin dayandığı birtakım temeller vardır. Ona daha sonra geçelim.
Kültürün de bir tanımı yok. Çünkü kültürün üç yüz çeşit tarifi olduğu söylenir. Millî nitelikte kendine has âdetleri, değerleri, düşünceleri kültür çerçevesinde yer alır. Kültür, medeniyetin daha dar çerçevede millî nitelikli özelliklerine diyoruz. Her toplumun, her milletin kendine has âdetleri, alışkanlıkları, düşünceleri kültür çerçevesinde yer alır. Kültür dar çerçevede millîdir ve o topluma, o millete mahsustur. Türk kültüründen, İran kültüründen, Arap kültüründen bahsedebiliriz. Hatta şehirlerin kültüründen bahsedebiliriz. Her şehrin bir kültürü var. Antep yemekleriyle meşhur, Karadeniz hamsisiyle meşhur… Bunların hepsi kültürün unsurlarıdır.
Kültür bir topluluğu aşıp da başka topluluklar tarafından da benimsenecek hâle geldiği zaman biz ona medeniyet adını veririz. Medeniyet kültürün bir üst seviyede gelişmiş hâlidir ve medeniyetin temel özelliği evrensel ve uluslararası olmasıdır. Kültür millî, ulusal; medeniyet, evrensel ve uluslararasıdır. Böyle olduğu için bir değerler sistemi başka bir toplum tarafından da kabul ediliyorsa o değerler sisteminin mensup olduğu kültür medenileşmiş olur. Tarihte gelmiş geçmiş medeniyetlerin sayısı kırkı geçmez. Kırktan fazla medeniyet yoktur, bu en iyimser sayı. Medeniyet tarihçileri arasında medeniyetlerin sayısını yirmi dörde kadar, ona kadar hatta dörde kadar indirenler var. Dolayısıyla medeniyet zordur.
Her toplum medeniyet kuramaz, her kültür medeniyete dönüşemez. Ben bunu hep şuna benzetirim: Kültür dağlardan akan sulara, derelere benzer. Dağlardan akan suları dereler toplar. Kültür bir dere gibidir bütün suları toplar. Bu dere büyük bir nehre dönüştüğü zaman medeniyet olur. Nehir gider denizlerle buluşur, denizler okyanuslarla buluşur, o zaman küresel, evrensel boyutta medeniyetler oluşur. Evrensel boyutta medeniyetler de beşi geçmez. Bu kadar azdır çünkü bir süzülecek, arklardan derelere gelecek, derelerden nehirlere gelecek, nehirlerden denizlere oradan okyanusa geçecek çok zor. Okyanus demek bütün insanların kabul edebileceği bir formda olması demektir.
Bir medeniyetin can damarı sayılan düşünce arterleri tıkanmaya başladığında o medeniyette büzülme, içe kapanma baş gösteriyor. Bu anlamda İslam medeniyeti dengesini tam olarak nerede yitirdi?
İslam medeniyetinin tıkanması diyoruz biz; bazıları gerileme, bazıları duraklama diyor. İslam medeniyetinin tıkanmasının temel amili üç tane önemli tarihî olaydır: Bunlardan birisi Moğol İstilasıdır. Moğol İstilası âdeta İslam medeniyetinin şahdamarlarını kesmiştir. Çünkü hilafetin merkezi Bağdat’ı zapt ederek bütün kaynakları yıkmış, nehre atmış günlerce sel gibi kitaplar akıtılmış, mürekkep akmıştır. Ayrıca İslam medeniyetinin canlı ve dinamik bölgesi olan Harizm, Maveraünnehir, Horasan, Anadolu, Irak ve Suriye bölgesindeki bütün kaynakları kurutmuştur. Bu çok önemlidir. Kitaplar yakılmıştır, insanlar öldürülmüştür, şehirdeki insanlar diri diri ateşe verilmiştir. Bu Moğol İstilası korkunç bir istiladır fakat etkisi uzun süreli olmamıştır. Çünkü arkasında bir manevi ve dinî fikir yoktur. Moğol İstilası, sadece istilacı bir harekettir. Evet, Moğolların gizli dini vardı ama o din kapsamlı bir din değildir.
İslam medeniyetinin tıkanmasının ikinci temel sebebi Haçlı seferleridir. Haçlı seferleri, İslam medeniyetinin en dinamik yaşandığı İspanya’da Endülüs medeniyetini çökertmiştir. Onunla da kalmamış, Mısır, Mağrip, Fas üzerinden bu bölgedeki medeniyeti çökertmiştir. Onunla da kalmamış Anadolu, Suriye üzerinden gelerek Orta Doğu’da Kudüs ve çevresindeki Doğu Anadolu Urfa, Maraş bölgelerindeki bütün medeni gelişme hamlelerini durdurmuştur. İki yüz elli sene oluk oluk insan Doğu’ya akmıştır. Ellerinde kılıç sırf Müslümanlarla savaşmak için gelmişlerdir. Bu da İslam medeniyetinin tıkanmasında etkili olmuştur.
Üçüncü sebep, benim tespitime göre bâtıni terördür. Yani dâhili içeriden gelen terördür. Özellikle değişik adlarla, gerek İsmaili gerek Alamut olsun yani Haşhaşilik olsun bu bâtıni terör, İslam dünyasının içeriden serbest düşünme imkânını yok etmiştir. Devlet terörle mücadele etmiştir. Selçuklular o terörü yenmiştir ama devlet terörle mücadele ederken de bilim ve düşünceye fazla zaman ayıramamıştır. Zaman ayırmak için çalışmış ama hep bir kenarda terörün estirdiği korku serbest düşünceyi önlemiştir.
Bu üç tehlikeli ortam İslam dünyasını baskı ve sıkıntıya tabi tuttu. Bunun sebebi araştırıldı ve sebebi araştırılırken de dendi ki bunun sorumlusu serbest düşünceli filozoflardır ve Gazali Tehafütü’l-Felasife’sinden sonra zaten bu amaçla Reddü Ale’l-Batıniyye’yi yazmıştır. Tehafüt ile Gazali felsefeyi yıkmadı, reddetmedi; felsefeye yeni bir boyut kazandırdı. Metafizik bölümünü eleştirdi, metafizikle ilgili Yunan teorilerini reddetti ama buna karşın mantık ilmini İslam bilimlerinin temeli hâline getirdi. Mantık klasik mantıktı, çok dar kalıplı bir mantıktı. O mantıkla kalıpları kırmak çok zordu. Üstelik o dönemde bir Aristo hâkimiyeti vardı. Aristo hâkimiyetini İbn-i Sina, sistemleştirerek mükemmelleştirdi. Bu sistem işte bu üç olayın da temel sorumlusu hâline alındı. Bundan dolayı yavaş yavaş felsefeden rahatsız olmalar başladı. Bunun arkasından başka bir şey geldi. "Akli ilimler çok lüzumlu şeyler değil. Akla tabi olan insanlar başkalarını aldatıyor, bizi aldatıyor, dinden çıkarıyor." anlayışı genel camiada yaygınlık kazanmaya başladı ve işte orada balans değişti; yani İslam dünyası yeni düşünce üretemez hâle geldi. Yeni düşünceler üretemedi ve dünyaya belirli kalıplardan bakmak zorunda kaldı. Çünkü başka kalıplardan baktığınız zaman insanlar sizi küfre düşmekle itham ediyorlardı. Böyle bir anlayış aşağı yukarı 1300’lerden itibaren başladı ama İslam düşüncesi ve medeniyeti o kadar güçlüydü ki onun tesirini XVI. asırda görmeye başladık. Üç yüz sene o tesir yavaş da olsa devam etti. Bu tıkanma XVI. yüzyılda başladı, XVII, XVIII, XIX. asırda güçlü hâlde yaygınlaştı. İslam medeniyetinin bu tıkanma asırları aynı zamanda emparyalizmin de yayılma çağlarıydı. Çünkü orada başka bir şey olmuştu. XIII. yüzyılda Moğol İstilası, Haçlı Seferleri vs. cereyan ettiği zamanda İslam dünyasına gelen haçlılar burada yüksek bir medeniyet, yüksek bir bilgi birikimi, hazineler gördüler. Bu hazineleri öğrenmeye çalıştılar. Endülüs’ün zaptından sonra Endülüs’te, Toledo’da, Endülüs’ün değişik yerlerinde, İtalya’da, Fransa’da, Sicilya’da hızlı bir tercüme faaliyeti başladı. O tercüme faaliyetleri esnasında İslami eserlerin büyük bir bölümü Latinceye çevrildi. O zamana kadar derin bir skolastik uykuya dalmış olan Batı dünyası, bu tercümeler ve bu eserlerle, İslam dünyasından gelen hızlı akımlarla yavaş yavaş kendine gelmeye yeni serbest düşünce akımları oluşturmaya başladı. Bununla da kalmadı Batı dünyasında XIII. yüzyılda İbn Rüştçülük diye bir akım ortaya çıktı. İspanyollarca Averroizm diye bilinen İbn Rüştçülük ve Avicennizm yani İbn Sinacılık diye bir hareket başladı. Bu tercüme edilen eserleri gören Latin din adamları da dâhil üniversitelerde bu eserleri okutmaya başladılar. Bu eserler üniversitelere okutulmaya başlayınca kilisenin dogmatik baskısı zayıflamaya başladı ve Kilise despotik bir yöntemle engizisyon mahkemeleri kurarak bunlara engel olmaya çalıştı. Buna rağmen başarılı olamadı çünkü İbn Rüştçüler XIII, XIV, XV. asırlar boyunca Avrupa üniversitelerinin, İtalyan, Fransız ve İngiliz üniversitelerinin baş köşesinde yer aldılar. Biz tıkanıklığın içerisine doğru girerken Avrupa skolastik uykusundan uyanmaya başladı. İşte Rönesans dediğimiz şey yani Avrupa’nın yeniden doğuşu böyle ortaya çıktı. Rönesans beraberinde reformları getirdi. Dinî alandaki o eski bağnaz kilise dogmalarını esas kabul eden anlayışı reddetti. Reformlarla birlikte Avrupa’da büyük bir mücadele başladı, birbirlerine düştüler, ciddi savaşlar oldu. Paris’te Saint Barthelemy katliamı oldu ve bir gecede 25-30 bin kişi öldürüldü. Bu mücadelenin neticesinde Avrupa XVII. yüzyıla yeni bir düşünce sistemiyle girdi. Buna modern düşünce diyoruz. Bu modern düşüncede kiliseyle, bilim ve bilim adamları büyük bir çatışmaya girdi. Bilim adamları engizisizyon mahkemelerinde yargılandı, meydanlarda yakılan ateşler üzerine diri diri atıldı. Kilise dışı ne kadar görüş varsa bunların hepsine karşı büyük bir mücadele başladı. Bu mücadelenin neticesinde kiliseyle bilimin ve onun akabinde kiliseyle devletin arası açıldı ve Kilise devlet ayrımı XVIII. yüzyılda zirveye taşındı. İşte tam o sırada modern düşünce pozitivizm getirdi; pozitivizm materyalizmi getirdi; materyalizm marksizmi getirdi ve Batı’nın bugüne gelişi bu çizgide devam etti. Ama İbn Rüştçüler XVIII. yüzyılın sonuna kadar neredeyse Avrupa’da gizli bir akım olarak devam etti. Özellikle entelektüeller, akademisyenler Dante ve İbn Rüştçü olarak itham edildi. Saint Thomas’ın kendisi de İbn Rüştçü olarak itham edildi. İbn Rüşt düşmanı oldular.
İbn Haldun’a göre medeniyetlerin de tıpkı insanlar gibi ömrü vardır. Doğarlar, büyürler ve ölürler. Sosyal bir kanun gibi. Aldığı yaralara rağmen İslam medeniyeti, insanlık yürüyüşünün önünde hâlen bir umut ışığı olarak duruyor. Bu konuda neler söylersiniz?
İbn Haldun’un medeniyet teorisini medeniyet tarihçileri arasında benimseyenler de vardır. Yani periyodik teori diyoruz buna. Bu teoriye göre medeniyet doğar, gelişir, yıkılır. Bu teoriyi genel kural olarak almak doğru değildir, genel kural olmaz çünkü. Zaten tabiatta da Allah’ın yeryüzünde koyduğu kanunlarda her şey doğar, büyür, gelişir ve ölür. Fakat medeniyetlere İbn Haldun’un üç nesil ömür biçmesi yani genel olarak baktığınız zaman da her medeniyet için üç yüz yıllık bir ömür ortaya çıkıyor. Buna uyan medeniyetler var, uymayan medeniyetler var bir. İkincisi İslam medeniyeti bu teorinin içerisinde değil. Çünkü İslam medeniyeti tıkandı ama yıkılmadı. Tıkanmak ayrı bir şey yıkılmak ayrı bir şey. İslam medeniyeti her zaman bu tıkanıklığı kaldıracak dinamizmi ve gücü de kendi içerisinde taşıdı. Bugüne gelecek olursak bugün bile yeryüzünde yaşayan medeniyetlere baktığımız zaman en dinamik medeniyetlerden birisi İslam medeniyetidir. Neden? Müslümanlar çalışkan olduklarından mı? Hayır, değil. İslam medeniyetindeki sistemin kendisi çok güçlü. Dolayısıyla ölü gibi yere düştüğü zaman bile yeniden canlanmayı başarabilmekte, becerebilmektedir. Bunun tipik örneğini son elli yılda görüyoruz. Son elli yılda İslam dünyası son üç yüz yıllık tarihinin en hareketli dönemlerinden birini yaşadı. Yeni nesiller yetişti yeni dünyadaki problemlere çözümler üretmeye başladılar. Dolayısıyla İslam medeniyetinin bu sağlam temeller üzerine inşa edilmiş olması ona bir dinamizm ve güç getirdi. Bunun sıkıntılı olan tarafı şu: Müslümanlar bu işin çok farkında değiller. Bu gücü yabancılar çok iyi biliyorlar veyahut takdir ediyorlar veyahut eleştiriyorlar veyahut korkuyorlar ama Müslümanlar bunu global bir yaklaşımla ne kendileri algılayabiliyorlar, ne anlamaya çalışıyorlar ne de dünyaya anlatmaya çalışıyorlar. Böyle olduğu için de dünya son yirmi yılda yani 11 Eylül olaylarından sonra İslam’a karşı büyük bir tepkiyle doldu ve bu tepkiyi kullanan, bu tepkiyi istismar ederek buradan neticeler çıkarmaya çalışan şer kuvvetlerin ellerine fırsatlar verdiler. Nedir bu şer kuvvetleri? Özellikle son elli yılda İslam dini dünyanın her tarafında tanıtılmaya, anlatılmaya başlandı. Bu anlatılanlarda İslam’ın zenginliği, derinliği dile getirilmeye çalışıldı ve pek çok İslamlaşma hareketine şahit olduk. Batı’da ve Amerika’da bir Müslüman kitle oluşmaya başladı. Bu oluşan Müslüman kitlenin dağıtılması, İslam gücünün eritilmesi gerekiyordu. Bunun için bir başka anlayış ortaya çıktı. Medeniyetler çatışması diye bir tez ortaya çıktı. Medeniyetler çatışması tezi 11 Eylül’de mücessem, müşahhas hâle geldi ama onun 60-70 yıllık bir mazisi var. Kimse o maziyi pek takip etmiyor, bilmiyor. O mazi bugünkü olaylardaki Türkiye ve Türk karşıtlığının, İslam karşıtlığının, din karşıtlığının, Orta Doğu düşmanlığının ve Arap düşmanlığının da temelinde o son 60-70 yılda hazırlanmış olan plan, projeler etkili oldu. Bugün o plan ve projeler zirvesine varmış bulunuyor. Bunun en canlı tezi de medeniyetler çatışması tezidir. Bunu da izah etmemiz lazım, 1920’lerde Alman felsefe ekolünde çığır açan bir Alman Yahudisi olan Leo Strauss önemli çalışmalar yaptı. Bu kişi, pozitivist bir ortamda ve hocaların yanında yetişti, pozitivizmin tehlikelerini görmeye çalıştı ve modern düşünceyi reddeden bir anlayış geliştirmek istedi. Leo Strauss, Yunanca, Latince biliyordu ama Arapça da öğrendi. Ve İslam felsefesi üzerine araştırmalar yaptı. Farabi’nin eserlerini okudu, özellikle Farabi’nin medeniyet teorisini çok beğendi. Farabi’nin eserlerini merkez alarak fikir sistemi kurmaya çalıştı. 1935 ve 1937 arasında Hitler’in faşizminden kaçtı, İngiltere’ye sığındı, oradan Amerika’ya geçti. Amerika’da Chicogo Üniversitesinde Siyaset Felsefesi Bölümünü kurdu. Orada modern Batı felsefesinin problemlerine karşı çözümler üretmek istedi. Bunu yaparken de iki kişiyi esas aldı. Bunlardan birisi Musa İbn-i Meymun, Yahudilerin büyük hahamı Maymonides. Musa İbn Meymun’un eserlerini esas aldı. XII. yüzyılda eserlerini Arapça kaleme alan İspanyol hahamıydı. Sonra oradan Fas’a geçti, sonra Kahire’ye geldi, Kahire başhahamı oldu ve Selahattin Eyyubi’nin de özel doktorluğunu yaptı. O zamanlar felsefeyle tıp beraber gidiyordu. Dolayısıyla filozoflar tabip, tabipler de filozof oluyorlardı. Musa İbn Meymun, Farabi’nin fikirlerine çok hayrandı. Farabi’nin bütün Yahudiler için örnek alınacak filozof olduğunu söylüyordu.
Dolayısıyla Leo Strauss oradan Farabi araştırmaları yaptı. Farabi’nin Eflatun’un eserlerine yazdığı şerhe ilk defa haşiye yazdı. Hâlbuki bizde haşiye geleneği XIX. yüzyılda bitmişti ve kimse haşiye yazmıyordu ve hatta haşiyeciliğin çok kötü olduğunu söylüyorlardı. Hâlbuki Leo Strauss, Eflatun’un Devlet diyaloğuna Farabi’nin yazdığı şerhe haşiyesini yazarak o geleneği yeniden ihya etti.
Leo Strauss, 1960’lardan itibaren yeni bir teori geliştirdi, medeniyet teorisi. Ona göre medeniyetler tarihine baktığımız zaman rakibi olmayan medeniyetler uzun ömürlü olmuyor. Düşman medeniyetlerin bulunması lazım ki çatışma olsun, birbiriyle mücadele etsin ve yarış olsun. Leo Strauss, 1970’lerde öldü, 1960’lardan itibaren Amerika’nın CIA’ya ajan yetiştiren Ranford Üniversitesinde yıllarca ders verdi. Orada onun derslerinde işlenen konu şuydu: Yakında Sovyetler Birliği dağılacak, Rusya gidecek, dünya medeniyetinin hamiliği Amerika’ya geçecek. Batı medeniyetinin karşısında başka hâkim bir medeniyet kalmayacak. O zaman Amerika tek başına medeniyetin alemdarı olduğu zaman Batı medeniyeti içten çürümeye başlayacak, yeni fikirler üretemeyecek ve yıkımla yüz yüze gelecek. Onun için bu, Batı medeniyetinin çöküşüne sebep olacak. Ne yapmak lazım? Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra düşman bir medeniyet bulmak lazım, yoksa da üretmek lazım. Bir Alman yahudisi olan Leo Strauss’un talebeleri Amerika’da adı ‘’Neoconlar’’ olan yeni bir sistem ürettiler. Yeni muhafazakârlar anlamıyla karşılık bulan Neoconlar, Bush dönemi dâhil olmak üzere siyasette etkin bir yere sahip oldular. Günümüzde dahi Amerika’nın önemli ve güçlü siyasi akımlarındandır. Malum olduğu üzere Samuel Huntington, ‘’Medeniyetler Çatışması’’ adlı on beş sayfalık bir makale yazmış, makalesinde bahsettiği tezi karşılık bulunca bunu kitaplaştırmıştı. Bu tez beraberinde Büyük Ortadoğu Projesi’ni getirdi. Neticelerini bugünlerde daha iyi görmeye başladığımız bu projenin gelişi aslında başlangıcından itibaren hissediliyordu, yani bu projenin bir yıkım projesi olduğu konusundaki kanaatim maalesef tutmuştu. Dolayısıyla günümüzde, medeniyetler çatışması içinde yaşıyoruz. Huntington’a göre Batı medeniyeti, bugün zirvede ve dünyayı yönetiyor. Batı’ya çeşitli nedenlerle gelen insanların Batı’nın müziğini, dansını vb. ögelerini alıp hayran bir biçimde ülkelerine döndüklerini belirten Huntington son yıllara bakıldığında bunun karşı yönde bir değişime uğradığını, yeni gelenlerin Batı’ya karşı direnç hâlinde olduklarını belirtiyor. Şimdiye kadarki çatışmaların din ve milliyet üzerinden olduğunu ancak gelecekteki çatışmaların medeniyetler üzerinden olacağı öngörüsünde bulunan Huntington, bunun da yeryüzünde yaygın olan güçlü 5 medeniyet ile olacağını savunur; Çin medeniyeti, Hint medeniyeti, Ortodoks (Rus) medeniyeti, İslam medeniyeti ve Batı medeniyeti. Bu medeniyetlerden hiçbirisinin hâlihazırda Batı medeniyeti ile boy ölçüşecek durumda olmadığını belirtip buna gerekçe olarak şunları söylemiştir: Hint medeniyetinin hiçbir sağlam temeli olmadığını, çok çeşitli inanca dayalı ve dışa açılamayan bir yapısının olduğunu; Çin medeniyetinin evrensel boyutu olmadığını ve âdeta Çin Seddi’ni aşamadığını; Ortodoks medeniyetinin Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla yıkıldığını belirtiyor. Dolayısıyla İslam ve Batı medeniyetlerinin çatışma hâlinde olduğunu, Batı medeniyetinin İslam medeniyetinin gelişimini önlemek suretiyle ancak kendini korumak zorunda olduğunu söylemiştir.
Medeniyet ve emperyalizm arasında nasıl bir ilişki vardır?
Medeniyet kavramı, karşısındakini sömürme ya da yok etme anlamını içinde asla barındırmaz. Medeniyet ilişki hâlinde olmayı gerektirir, üstünlük kurma çabasını değil. Batı’nın medenileştirme projeleri maalesef dünyada emperyalizmin uygulamasına dönüşmüş durumda. Demokrasi getireceğim diyen birinin petrol yataklarında ne işi olabilir? Ya da medeniyet götürdüğünü iddia eden birinin Afrika’nın madenlerine dair neden birtakım düşünceleri olabilir? Dolayısıyla özünde yıkmak değil yapmak olan ‘’medeniyet’’ asla emperyalizmle ilişkilendirilmemelidir. Medeniyet var olmak ve var etmek için vardır.
İslam medeniyetinin almış olduğu hasarları onarmak için Müslümanlar işe nereden başlamalı ve neler yapmalıdırlar?
Elbette içinde bulunduğumuz bir kaos ortamı ve büyük çapta bilinç kaybına uğramış durumdayız. Bunun yanında kendi içimizdeki İslam algısını da kontrol etmek gerektiğine inanıyorum. Kimisi İslam’ı sadece mistik bir akımdan ibaret hâle getirirken kimisi de terörle eşdeğer hâle getirdi. Bundan dolayıdır ki düşünce yapımızı sağlam temeller üzerine bina ederek başlamalıyız. Olumsuz algıları önleyebilmek için Kur’an ve sünneti esas alarak dünyadaki bilimsel, kültürel gelişmelerden de uzak kalmamak şartıyla yeniden bir düşünce sistemi inşa edebilmeliyiz. Bu sistemin adı İslam düşüncesidir. İslam düşüncesi demek; İslam’ın Allah, insan, kâinat, hayat, ölüm ve ötesi hakkında telakkilerinin bir bütün olarak ele alınıp yeniden değerlendirilmesidir. Bunlardan ne ruh adına bedeni ne Allah adına insanı ne insan adına tabiatı bir kenara bırakmadan hepsiyle ilgili sağlıklı temeller ve değerler üzerine bir düşünce sistemi inşa edilmelidir. Bu yeni düşünce sistemi beraberinde yeni bir medeniyet algısı da getirecektir. İşte bu algı bize büyük bir bunalım içinde bulunan dünyamıza yön verme, dünyamızı güzelleştirme imkânı tanıyacaktır. Unutmayalım ki dünyamızın bunalım hâlinde olmasının sebebi ekonomik ya da siyasi değildir. Esas neden dünyanın entelektüalizmden, kültür ve medeniyet bilincinden uzaklaşmasıdır, uzaklaştırılmasıdır. Şunu da unutmadan eklemek isterim; bahsettiğimiz yeni düşünce sistemi geçmişin körü körüne taklidi ve tekrarı, geleceğin de anlamsız şekilde yorumlandığı bir anlayış şeklinde olmayıp geçmişin ve geleceğin gerçekçi bir biçimde algılanıp değerlendirilmesiyle oluşturulmalıdır. Bu yapıldığı zaman İslam medeniyeti, dünyaya güç verecek yegâne medeniyet olduğunu tekrar gösterecektir.


Prof. Dr. Bekir Karlığa 1947’de Adıyaman’da doğdu. 1961’de ilkokuldan, 1968’de Kahramanmaraş İmam Hatip Okulundan mezun oldu ve Diyanet İşleri Başkanlığında Edirne’nin Keşan ilçesinde vaiz olarak göreve başladı. Aynı yıl, İstanbul Yüksek İslam Enstitüsünü kazandı ve Üsküdar vaizliği görevine atandı. 1972’de İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nden mezun olduktan sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde felsefe lisans öğrenimini 1977’de tamamladı. Aynı yıl, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi felsefe bölümü Türk-İslam Düşüncesi Tarihi kürsüsünde başladığı doktorasını 1980’de tamamladı. 1977’de İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsünde Felsefe ve Mantık Asistanı olarak başladığı akademik kariyerine, 1982’de yardımcı doçent ve Kelam Bölümü Başkanı olarak devam etti. 1987’de doçent oldu ve Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Felsefesi Bölümü Başkanlığı görevine getirildi. 1993’te profesör oldu. Kendi isteğiyle emekli olduğu 2008’e kadar bu görevini sürdürdü. 2008’de başladığı "Batı’ya Doğru Akan Nehir Medeniyet Belgeseli"ni 2011’de tamamladı. Dünyanın en uzun medeniyet belgeseli niteliğine de sahip belgesel 2013 yılında Cumhurbaşkanlığı Kültür-Sanat Büyük Ödülü’ne layık görüldü ve Türkiye’nin yanı sıra 43 ülke televizyonunda yayınlandı.