Makale

MAVERAÜNNEHİR NOTLARI

MAVERAÜNNEHİR NOTLARI

Dr. Muammer Ulutürk
Necmeddin Erbakan Üniversitesi Sosyal ve Beşeri Bilimler Fakültesi


9 Nisan 2018 günü daima özleyeceğimi düşündüğüm Buhara’dan ayrılıp Semerkant’a doğru yola çıkıyoruz. Yoğunluğumun farkındayım ama zihnim hep dinç. Bir daha buralara ne zaman gelinir bilemem çünkü. Bir grupla birlikte yollardaysanız daha çok fotoğraf çekmek, daha fazla detay yakalamak için herkesten çok çabalamanız gerekir. Buhara-Semerkant yolu üzerindeki Abdülhalik Gücdüvani Külliyesine ulaşıyoruz. Abdülhalik Gücdüvani, Orta Asya sufîliğinin gelişmesinde büyük rol oynayan Hâcegân silsilesinin kurucusu. Buhara’ya yaklaşık 30 km. uzaklıktaki Gucdüvan, yerel halkın tabiriyle Gucdüvan köyünde 575/1179 veya 617/1220 yılında doğmuş. Buradaki medresenin ön kısmındaki açık alanda merkadi bulunuyor. Buhara-Semerkand arasındaki Malik bozkırındayız şimdi. Kermin yakınlarında bulunan Ribat-ı Melik Kervansarayı uzaktan görünüyor. Şemsü’l-Mülk unvanı ile tanınan Karahanlı hükümdarı Nasır bin İbrahim tarafından 471/1078-1079 yılında inşa edilmiş. Geriye portalı kalmış sadece. Yeterli zamanımız olmadığından yola devam ediyoruz.
“Bu Semerkant nasıl güzel bir şehirdir öyle, nasıl!” Sosyal medya sayfama böyle yazmışım. Orta Asya ticaret yolları üzerindeki önemli merkezlerden biri olan, İbn Havkal’in Mâverâünnehir’in limanı dediği Semerkant, dünyanın her tarafından gelen tüccarlar ve getirdikleri mallarla dolup taşarmış. İslam fethinden önce Budizm, Zerdüştilik, Maniheizm ve Hristiyanlık gibi dinler yaygındı buralarda. Timurlu Rönesansı denen bir vakıa var Özbek coğrafyasında. Özellikle de Semerkant’ta. Biz Ankara Savaşı’nı ve Yıldırım Bayezid’i hatırlayıp Timur hakkında iyi şeyler düşünmesek de böyle. Onlarca farklı yapılar, bahçeler, medreseler, kütüphaneler, yollar, çarşılar yaptırmış, kıta ötesi anlaşmalara imza atmış. Semerkant’a gelince gideceğiniz ilk yer Registan Meydanı’dır. Kuruluşundan asırlar sonra bile görkemini koruyan meydanda, Uluğ Bey Medresesi, Şirdor Medresesi ve Tillakari Medresesi bulunuyor. Dünyada benzeri bulunmayan Registan Külliyesi, yüzyıllar boyunca çeşitli hükümdarlarca başkent olarak kul-
lanılan Semerkant’ın gözbebeği olmuş. Kelime anlamı "kumluk yer" olan meydan "Orta Asya’nın incisi" olarak biliniyor. Meydan türlü etkinliklere sahne olurken üç medresede zamanın şöhretli ilim insanları bilgi ocakları kurmuşlar. Akşam sonrası aydınlatmalar kapatılıyor. Üç medrese ve aralarındaki avluya hem gündüzünde hem gecesinde gelmeme rağmen hakkını verdiğimi söyleyemem.
Timur’un son yıllarında inşaatıyla bizzat ilgilenerek başşehri Semerkant’ta yaptırdığı devasa ölçülere sahip Bibi Hanım Camii’nin taç kapısının yüksekliği tam 40 metre. İnşası Timur’un öldüğü yıl olan 1405’te tamamlanmış. Devletin gücü, büyüklüğü ve ihtişamı kadar kendi şahsi gücünü de sembolize ediyor cami. Adını, Timur’a “han damadı” anlamındaki küreken (gürkan) unvanının verilmesine sebep olan gözde eşi, Çağatay Hanı Kazan Halil Han’ın kızı Saray Melik Hanım’ın halk arasındaki lakabından alıyor. Aslında cuma camisi olarak planlanmış olan caminin görkemli taç kapısından ilerleyince kıble eyvanında bir mermer rahle karşılıyor ziyaretçileri. Bunun Hz. Osman’a ait Kur’an rahlesi olduğuna ve altından geçenin çocuk sahibi olacağına inanılıyor. Geçenler de eksik olmuyor. Caminin iç kısmı tadilatta olduğundan kapalı idi ve ben zorlukla da olsa mihrap kısmından birkaç fotoğraf alabildim. Bibi Hanım’ın türbesi ise caminin tam karşısında yer alıyor.
Şehirleri gezerken pazar yerlerini ihmal etmek olmaz. İnsanlarla hasbihâl etmemek hiç olmaz. Dehqon Siyob Bozorı yani pazar yerindeki satıcılara selam vererek dolaşıyorum. Birinde karar kılıyorum. Tezgâhın ardındaki Osman, kavun kurusu, erik kurusu satacak bana. Fiyatını soruyorum, gayet uygun ama illa pazarlık etmek lazım. Mesele daha az ödemek değil benim açımdan. Muhabbet kurmak. Yanında ailesi olduğunu düşündüğüm insanlar var. "Aranıza gelebilir miyim?" diye soruyorum. Tebessümle buyur ediyorlar beni. Oradan buradan, Türkiye’den Semerkant’tan konuşuyoruz. Selamlaşmayı hiç ihmal etmeyen ve yüzlerinde dinginlik gördüğüm bu insanlar ne kadar konukseverler. Kavun kurusu bizde bilinmez. Nefis bir tadı var. Haylice alıyor ve aralarından ayrılıyorum.
810 yılında Buhara’da doğan İmam Buhari, el-Camiu’s-sahih adlı eseriyle tanınmış büyük muhaddistir. İmam Buhari Türbesi de Semerkant’ta bulunuyor. Kaynaklar, kendilerinden hadis yazdığı muhaddislerin sayısının 1080 olduğunu ve odasında adım atacak yer bulunmadığını, bir gece uyumayıp o güne kadar yazdığı hadisleri hesapladığını ve senetleri muttasıl 200.000 hadis kaydetmiş olduğunu söylüyor. 90 bin öğrencisi olmuş hayatı boyunca. Ömrü boyunca ilim öğrenmek adına seyahatler yapmış. Türbesi ziyaretçilerle dolup taşıyor. Buradan İmam Maturidi Türbesi’ne geçiyoruz. Asıl adı Ebu Mansur Muhammed b. el-Matüridi olan ve Türk kültür çevresinde yetişen en çok da Türkler arasında isim olarak bilinen Türk din bilgini Matüridi, Ebu Hanife’nin yolunu izlemiş, ölümüne kadar (333/944) ehlisünnet çizgisinden ayrılmamış bilindiği gibi. Cenazesi Semerkant’ın Cakerdize Mahallesi’ndeki bilginlerin gömüldükleri mezarlığa defnedilmiş. 2005 yılında da kabri üzerine türbe yaptırılmış. Semerkant’ın kenar bir mahallesindeki türbeye geldiğimizde ortalık gayet sakindi. Güllerle dolu güzel bir bahçe ile çevrilmiş türbesi.
Şah-ı Zinde, 676 yılında Maveraünnehir’de İslam’ın yayılmasına çalıştığı sırada öldüğü rivayet edilen Hz. Peygamber’in yeğeni Kusem b. Abbas’ın türbesi etrafında zamanla oluşan yapılar topluluğuna verilen ad. Yapılar topluluğu kaynaklarda Mecmûa-i (Gûristân-ı/ Kabristân-ı/Ârâmgâh-ı) Şâh-ı Zinde (Şâh-ı Zend) şeklinde geçiyor. Kasım b. Abbas mezarının etrafında daha sonraki dönemlerde yapılan türbelerle oluşan bu yapılar topluluğu, Kasım b. Abbas’ın şehit olmasına izafeten Bakara suresinin 154. ayetinden hareketle Şah-ı Zinde (Yaşayan Şah) olarak isimlendirilmiş. Buradan Emir Timur Türbesi’ne geçiyoruz. Timurlu hânedanının kurucusu ve ilk hükümdarı Emir Timur (1370-1405) Türkçe konuşan, nesebi Türk olan bir hükümdardı. Semerkant merkezli büyük bir medeniyet inşa ettiğini söylemiş ve Timurlu Rönasansı demiştik az evvel. 1405 Şubat’ında bugün Kazakistan’da bulunan Otrar bölgesinde ölünce naaşı başkenti Semerkant’a getirilip defnedilmiş ve üzerine İslam mimarisinin en güzel ve en şatafatlı eserlerinden olan türbesi, yani “Gur-ı Emîr” yaptırılmış. Türbenin muhteşem bir mimarisi ve hakkında bitmek bilmeyen söylenceleri var.
10 Nisan günü de Semerkant gezimiz devam etti. Bu tarih hazinesi şehrin bilinenlerinin dışında kim bilir bilinmeyen neleri vardı. Bazı şehirlerin sembol mekânları vardır bizde. Bunlardan biri de elbette ki Uluğ Bey Rasathanesi. 1394 yılında Azerbaycan’ın Sultaniye şehrinde doğan Uluğ Bey’in babası; Timur’un küçük oğlu Şahruh, annesi ise Gevher Şad. Uluğ Bey unvanı Timurlulardaki “emîr-i kebîr”in Türkçe karşılığı oluyor. Matematikçi, astronom, edip ve şair olmasının yanı sıra Kur’an-ı Kerim’i yedi kıraat üzere okuyacak kadar kıraat ilmine vâkıf bir âlim aynı zamanda. Hükümdarlığı iki yıl sekiz ay süren Uluğ Bey’in kabri Gûr-ı Emîr’de bulunuyor. Uluğ Bey’in ölüm tarihi olan 1449 yılına kadar 30 yıl boyunca çalışan rasathane zamanla kaybolmuş. Burada oluşturulan astronomi tablolarının teleskopun icadına kadar ilim dünyasında etkili olduğunu öğreniyoruz. Rusların yaptığı bir kazı sırasında bulunmuş ve onarılmış.
Özbekistan düzlüklerinde onca yol katettikten sonra Semerkant’tan ayrılıp dağlara doğru çıkıyoruz. Semerkant ile Buhara arasındaki Zerefşan Vadisi dünyanın dört cennetinden biri kabul edilirmiş zamanında. Vadi, güneyinde yer alan Kaşkaderya Nehri ve Bakteria bölgesi, kuzeybatısında Aral Gölü’nün hemen altında Harezm bölgesi, doğusunda en eski Türk şehirlerinin bulunduğu Fergana bölgesi ile çevrilmiş. Semerkant ve Buhara gibi Batı Türkistan coğrafyası ve İpek Yolu’nun en önemli iki şehrinin bulunduğu Zerefşan Vadisi Batılı birçok kaynakta “Sogdiana”, Gök-Türk Abidelerinde “Sogdak, Kengeres” ili olarak geçiyor.
Beni en çok heyecanlandıran yerlerden biri de öteden beri Siri Derya ile Amu Derya’dır. Maveraünnehr’deyiz. Siri Derya, tarihin her döneminde kuzeyde göçebelerin yaşadığı steplerin sınırını oluşturmuş. Siri Derya, Tienşan Dağları’ndan (Tanrı Dağları), Kırgızistan’dan; Orta Asya’nın en büyük nehri Amu Derya Hindikuş Dağları’ndan, Afganistan’ın merkezi ile Pakistan’ın kuzeyinden, Tacikistan’dan doğuyor. Amu Derya ile birlikte Aral Gölü’ne dökülüyor. Siri Derya’nın boyu olarak kabul edilen 2865 kilometrelik uzunluk, Narinderya ile Karaderya’nın Özbekistan’da birleştiği noktadan döküldüğü Aral Gölü’ne kadar olan mesafe. İkindi üzeri nehre yakın bir yerde yemek molası veriyoruz. Güzel bir balıkçı tesisinin çardağında Siri Derya’dan tutulmuş sazan akşam yemeğimiz oluyor.
11 Nisan günü Taşkent’ten Kazakistan’a giriyor ve üç gün boyunca kalacağımız Divan-ı Hikmet’in müellifi Ahmet Yesevi’nin yurduna, Türkistan (Yesi) şehrine ulaşıyoruz. Aslına bakılırsa Sovyet Rusya öncesine kadar Orta Asya’daki bütün Türk ülkelerinin adı Türkistan’dı. Şehir Türkistan bir Türk boyları mozayiği oluşturuyor. Kıpçaklar, Oğuzlar, Ahıska Türkleri, Kaşgaylar hep buradalar. Öncelikle usule uyarak Yesevi’nin hocası Arslan Baba Türbesi’ne gitmemiz gerekiyor. Uçsuz bucaksız Kazak bozkırları dümdüz. Yolda deve sürüleri görüyoruz çokça. Gittiğimiz bakımsız 30 kilometrelik yol Arslan Baba’ya ulaştırıyor bizi. Türbe iki parçalı bir yapıdan oluşuyor. Girişin solunda kalan kısmını müze yapmışlar. Burada yapının eskisinden kalan ahşap direkleri ve birkaç parça ahşap malzemeyi sergilemişler. Türbe çevresinde çok geniş bir kabristan var. İrili ufaklı kabirler, türbeler bunlar. Türbeyi ziyaretten sonra avluda bulunan kuyunun suyunu içiyorum. Ziyaretçiler kuyunun tuzlu suyunu içip adak mahalli yaptıkları masanın üzerine bozuk tenge bırakıyorlar. Kabristandan çıkarken hediyelik eşya satıcısından 70 tengeye bir at kamçısı satın alıyorum gördükçe bana hatırlatsın bu diyarları diye. Buradan hazin bir mağlubiyet öyküsüne sahne olan Otrar çok yakın. Moğolların Harezmşah ordusunu perişan ettiği Otrar aynı zamanda Farabi’nin de doğum yeri. Hikâye uzun olduğundan Ortar Savaşı’nı anlatmaktan sarf-ı nazar ediyorum. Hayli zamandır görmek arzusunda olduğum bir yerdi burası. Şimdilerde bir kısmı çöle dönmüş arazilerin sulanabilir kısımlarında tarım yapılıyor. Buradan ayrılıp cuma namazı evvelinde tarihte bilinen ilk büyük Türk mutasavvıfı unvanını taşıyan Ahmet bin İbrahim bin İlyas Yesevi’nin türbesine varıyoruz. Türbe girişinde fotoğraf çekmenin yasak olduğu uyarısını duyunca görevliye çıkışıyorum Türkçeyle; öğrencilerime ne göstereceğim ben? Ahmet Yesevi Türk-Kazak Üniversitesinde çalışan bir öğretim görevlisi arkadaş, olaya muttali olunca bana dönerek maalesef diyor. Külliyenin içi dışı zaten tuğla, taş. Mesele anlaşılıyor. İçeride dolaşan bir fotoğrafçı var. Emir Timur 1396 yılında Ahmet Yesevi’nin o vakitlerde gayet mütevazı olan türbesini ziyaret etmiş ve Mevlana Abdullah Sadri’yi, Ahmet Yesevi’ye ait kabrin üzerine bir türbe yapımıyla görevlendirerek ve türbe yapımına ilişkin bazı ölçüleri bizzat belirlemiş. Hoca Hüseyin Şirazi adlı bir mimar tarafından külliyenin inşasına başlanmış. Devrin mimari şaheserlerinden olan türbenin yapımı iki yılda tamamlanarak mescit, dergâh, mutfak ve diğer hizmet binaları ile beraber büyük bir külliye hâlini almış. Orta Asya’da Türk soylular başta olmak üzere büyük kitleleri bir araya getiren büyük bilgini rahmetle anıyorum.