Makale

BEYAZIT’TA YANAN KANDİL: MARMARA KIRAATHANESİ

BEYAZIT’TA YANAN KANDİL: MARMARA KIRAATHANESİ

Mustafa Mirza DEMİR


Toplumsal hafızanın ve kültürel aktarımın sürekliliğini sağlayan, fiziki yapı itibarıyla taştan, betondan ya da topraktan ibaret olsa da kişilik sahibi olduğuna inandığımız mekânlar vardır. Mekânlara kutsallık atfedilmesi, deruni manalar yüklenmesi ekseriyetle insan-mekân ilişkisinden kaynaklanmaktadır. Zira eskilerin dediği gibi, mekân insanla kaimdir… Henüz kendimize alafranga zevkler edinmediğimiz, kültür ve medeniyetimizi gayrimillî unsurlarla sentezlemeye kalkışmadığımız zamanlarda, insandan karakter kazandığı gibi insana da karakter kazandıran, adam yetiştiren mekânlarımız vardı. Medrese ve tekke vazifesi gören mahalle ve sokaklarımız, zamanla içerisinde oluşturulan sohbet halkaları ile içtimai ve ilmî hayatın merkezinde yer edinen kıraathanelerimiz vardı.
Adına mersiyeler, kasideler yazılan, tiryakilerince “abıhayat” ve “ehliirfan şerbeti” gibi güzellemelerle anılan kahvenin; XVI. yüzyılda hayatımıza girmesinin ardından millî bir kimliğe bürünmesi çok sürmedi. Yokluklarla ve yasaklamalarla da mücadele eden kahvenin, dövülmesinden kavrulmasına, pişirilmesinden ikramına ve içilmesine varıncaya kadar her bir ayrıntısı için ayrı törenler uygulamaya, yazılı olmayan bazı kurallar koymaya başladık. Kendimize has millî ve estetik bir kahve kültürü oluşturduğumuzda kahve ocakları/kahvehaneler de kendiliğinden sahnedeki yerini almış oldu. Cemiyet hayatımızda önemli yer tutan kahvehaneler, Mehmet Akif gibi muhaliflerini haklı çıkaracak kötü örnekleri olsa da toplumun ekseriyeti tarafından hüsnü kabul gördü. Kahvehaneler, Osmanlı İstanbul’unun muhtelif semtlerinin ya nefis manzaralara nazır köşelerinde yahut en işlek caddelerinde hizmet vermeye başladı. II. Meşrutiyet’in ilanından sonra İttihatçıların kahvehane ismini yasaklamasıyla “kıraathane” ismini alan ve isminin hakkını vermek istercesine birkaç gazete bulundurmayla “kıraat/okuma” görevini üstlenmeye başlayan mekânlar, kendiliğinden bir değişim sürecine girdi. Kahve tiryakilerini ve sohbet ehlini kâh bir tahta masa etrafında kâh bir çınar gölgesinde yahut asma çardaklarının altında cem eden kahvehaneler; kahve tiryakilerine hitap etmenin yanı sıra sanat, edebiyat, tarih ve siyaset gibi konuların konuşulduğu, ramazan aylarında Hacivat-Karagöz perdelerinin kurulduğu, kış aylarında meddah ve hokkabazların hünerlerini sergilediği ve musikişinasların kulaklarını ve gönüllerini şenlendiren eserlerin icra edildiği kıraathaneler hâline geldi. Meşhur birçok ilim adamı ve aydının da aralarında bulunduğu müdavimlerince “mecma-i zürefa”, “mekteb-i irfan” gibi isimlerle anılan mekânların, eski İstanbul hayatında yıllarca varlığını sürdürebilen en bilinenleri Arif’in Kıraathanesi, Acem’in Kıraathanesi, İkbal, Meserret, Çiçekçi, Taşlık, Çınaraltı, Küllük kıraathaneleri ve Küllük’ün devamı niteliğinde olan Marmara Kıraathanesi’dir.
Yahya Kemal’in, İstanbul’da bulunduğu zamanlarda vakit geçirmekten haz aldığı, Varşova ve Madrid’de elçilik yaptığı yıllarda büyük bir özlem duyduğu ve hasretini, “Aksetti bir dakika uzaktan hayâlime / Sakin Emirgân’ın Çınaraltı kahvesi.” mısralarıyla ifade ettiği Çınaraltı Kahvesi’ni, Ahmet Hamdi Tanpınar ve öğrencileri de mekân tutar ve çay-kahve eşliğinde edebiyat talimi yapar. Şinasi, Namık Kemal ve Muallim Naci’nin müdavimi oldukları Arif’in Kıraathanesi’ne, önceleri sıkı bir kahvehane muhalifi olmasına rağmen daha sonra Mehmet Akif de yolunu düşürür. Tanburi Cemil Bey dâhil devrin en büyük saz ustalarını Fevziye Kıraathanesi’nde dinlemek mümkün olduğu gibi Yahya Kemal’i de İkbal Kıraathanesi’nde şiir yazarken görmek şaşılacak iş değildir.
Sait Faik, “Kıraathaneye gitmemiş bir üniversitelinin tahsilini yarım sayarım…” der. Anadolu’nun muhtelif şehirlerinden ilim tahsili için İstanbul’a gelen üniversite öğrencilerinin, en az fakülte ve yurtları kadar mesken tuttukları bu mekânlar, onlara aydınlarla tanışabilme ve sohbet halkalarına dâhil olabilme imkânı verir. Orhan Kemal ve arkadaşları İkbal Kıraathanesine devam ederken, İstanbul Üniversitesinin hocalarının, devrin tanınmış yazar ve şairlerinin uğrak yeri ise Beyazıt’ta, akasya ve çınar ağaçlarının gölgelediği Küllük Kıraathanesi’dir. “1940 Kuşağı” diye bilinen edebiyatçıların devam ettiği, yurttan atıldığında burada sandalye üzerinde yatacak kadar mekânı benimseyen Tarık Buğra’nın, “Küllük” adlı hikâyesinde müdavimlerini kırlangıçlara benzettiği kıraathanenin ömrü fazla sürmemiş, 1950’lerin ikinci yarısında başlayan imar hareketleri neticesinde yıkılmış ve kırlangıçları yeni bir yuva arayışına girmiştir. Bahçesindeki ıhlamurlarla baharı bütün zerrelerde duyumsatan Küllük’ün, 40-50 yıllık olduğu sanılan ömrü sona erdiğinde müdavimlerin bir kısmı Acem’in Kıraathanesi’ne devam ederken, tarih ve edebiyat dünyasının tanınmış simalarını oluşturan büyük çoğunluğu da kendine yeni bir mekân arayışı içerisine girmişti.
Beyazıt Meydanı’nda, ana cadde üzerinde bir mekân açıldı. Giriş kapısı İstanbul Üniversitesi ve meydana bakan, güneyden ise Marmara Denizi’ni gören ve bu manzaraya nispetle Marmara adını alan kıraathane, kısa zamanda Küllük gediklilerinin yeni gözdesi oluverdi. Caddeden yüksekte olan mekâna, beş on basamaklı merdivenle çıkılır, hemen ön tarafta balkonu andıran bir bölüm, camla kahveden ayrılır; güzel havalarda iki üç masa da bu bölüme atılırdı. Daha içeride ve arka taraftaki masalarda bilindik kahve muhabbetleri olurken girişteki masalar, tarih, siyaset ve edebiyat sohbetlerine ve söz sahibi üstatlara tahsis edilmiş gibi bir gelenek oluştu. Her masanın bir “sohbet şeyhi” ve etrafında pervane olan dinleyicileri bulunurdu. Gizli bir hiyerarşisi bulunan masalarda aile ortamı hâkimdi; kimse saygıda kusur etmez, herkes haddini bilirdi. Üniversitede öğretim görevlisi olan talebesiyle aynı masada oturur ünlü bir şair yahut yazar, gedikli bir meczupla da saatlerce sohbet edebilirdi. Masaların üstatları, müdavimleri ve mevzuları ayrı ayrı olduğu gibi bazen “Ehline bir danışmak lazım, bu husustaki malumatımız böyle ise de işin aslını bir de sizden öğrensek üstadım.” diyerek yan masanın fikri sorulur, bazen de bütün masalar cem edilip büyük bir muhabbet halkası oluşturulurdu. Beyazıt, Babıali ve civarında yerleşen müdavimler, yine aynı muhitte yurtlarda kalan öğrenciler olduğu gibi İstanbul’un muhtelif semtlerinden gelen, hatta İstanbul dışında ikamet ettiği için ancak hafta sonları gelebilen ve Beyazıt Meydanı’nda yanan bu kandilden nasiplenmek isteyen pervaneler vardı. Necip Fazıl mekâna seyrek gelenlerdendi. Ama genelde sohbetlerde devamlılık hâkimdi. Mehmet Niyazi Özdemir bu durumu şöyle ifade eder: “Kahvenin müdavimi olmak, âdeta bir cemiyete dâhil olmaktı; hangi fikirden olurlarsa olsunlar, kahvede aynı masada sohbet etmemiş olsalar bile, işi düşenlere yardımda bulunmaları için göz aşinalıkları yeterdi.”
Beyazıt Meydanı’nda yanan ve ziyası oradan bütün Türkiye’ye dalga dalga yayılan Marmara adlı kandile yağ olan, fitil olan, ateş olan ehli sohbetin arasında kimler yoktu ki? Ziya Nur Aksun, Dündar Taşer, Sezai Karakoç, Muzaffer Ozak, Erol Güngör, İzzettin Şadan, Mükrimin Halil Yinanç, Nuri Karahöyüklü, Fethi Gemuhluoğlu, Galip Erdem, Osman Turan, Necip Fazıl Kısakürek, Ali İhsan Yurt, Cahit Zarifoğlu, Osman Yüksel Serdengeçti, Mehmet Niyazi gibi üstatlar ve bir de Filozof Cemal, Zaptiye Ahmet ve Hilmi Oflaz gibi kişilikler… Ve daha niceleri…
Marmara Kıraathanesi müdavimlerinin ekseriyeti atlarına bindiler ve bu diyardan gittiler; ruhları şad olsun…