Makale

BİR VARMIŞ, BİR YOKMUŞ

BİR VARMIŞ, BİR YOKMUŞ

Esra Bertan

İstanbul Üsküdar Kur’an Kursu Öğreticisi


Her insan, hayatının tüm katmalarında bir imtihanla karşılaşmakta... Denilebilir ki insan, imtihanlarla insanlık vasfını haiz, o imtihanı kabul edip sabrettiği ölçüde de insanlık vasfını korumaya muktedir oluyor. Kulluğun kabiliyet ve hassasiyetleri, Kelam-ı Kadim’imizdeki tavsiye ve emirlere uymak, yasaklarından kaçınmakla mümkündür ancak kulluğun değer ölçüsü imtihanlarla sınanmak ve onlara karşı takınılan tavırdır.
Varlığı bize eziyet gibi görünen nice sıkıntılar vardır ki karşılığı kader kaleminde rahmet olarak yazılmıştır. Nice şerler vardır ki ayet-i kerimede buyurulduğu gibi “Sizin için hayırdır.” İdrakimizi zorlayan ya da bizleri bazen isyan ve nisyanın bataklığına götüren asıl amil, varlığımızın nüvesinden uzak düşmüş olmamızdır. Peygamberî ahlakın, en çetin vakıalarda bile şuur, sabır ve tevekkül olduğunu bilmek, başımıza gelenleri bu yüksek bilinçlilik seviyesiyle karşılamak, imtihanları, yaratılışımızın bir gereği ve insan olmamızın zorunlu bir sonucu olarak görüp tevekkül etmek, bizleri, musibetlere karşı isyandan ve başımıza gelen herhangi bir olayda umutsuzluk ve çaresizlik hissinden koruyacaktır. Zira bilinmektedir ki, hiç kimse, başına bir musibet gelmemesi için Yaradan’la imtiyaz sözleşmesi imzalamış değil.
O, imtihanının derin manasını kavramıştı. Bakıldığında birçoklarının burun büküp belki de cehalet kisvesi giydireceği, bir tahsilinin olmaması sebebiyle kendisine mağrur bakışlar yönelteceği biriydi. Ne var ki ilmin sadece okumakla elde edilemeyeceğini, “Allah’ım, eşyanın hakikatini öğret!” Nebevi duasının sırrıyla, ilmin sahibine tevekkül ile iltica etmenin, yaşadığı olayları anlamlandırmada tefekkürün, ilmin başka bir boyutu olduğunu onda apaçık görebilirdiniz. Tavırlarına akseden o bilgelik, yaşamı boyunca biriktirdiği tecrübelerin yansımasıydı âdeta.
Ben, onun hayatının üç senesine tesadüf ettim. Yetmiş yılı geçmiş uzun yaşamının bir soluklanma diyebileceğimiz kadar az bir müddetine... Kısa boylu, dar alınlı, mütebessim çehreli, kendisine bakıldığında güvenin tüm içtenliğini yansıtan, doğduğu coğrafyanın sert mizacını ahlakıyle yumuşatan, çevresindeki insanlara karşı gösterdiği merhamet ve anlayışla o, kursumuzun nadide hanımefendisiydi. Onu birçoklarından farklı kılan ya da onun bir yazının konusu olmasına sebep olan şey, diğer hanımefendilerin daha az özelliklere sahip olması ya da onun herkesten çok daha üstün meziyetlerinin olması değil elbet. Her biri birbirinden değerli, her biri evvela insanlık vasfından mülhem bir âlem, anneliğin derin anlamlarını hayatlarına bir nakış gibi işleyen birer nakkaştı. Fakat yazımıza konu olan kişi, bunların dışında ağır bir imtihanı sabırla kabul etmesi, o sınanmanın tüm Rahmani manalarını hayatında yaşatan imanın mümessili olması sebebiyle özel.
Kur’an okumasında yüce bir hissiyat gizliydi. Onu derunundan gelen bir iştiyak ve istiğrakla okuyor, her okuyuşunda duyduğu vecd hâli mehabetle birlikte haşyet duygusuna dönüşüyor, bakanı derinden derine kendi dünyasına çekmeyi başarıyordu. Bu durumun, Yaradan’ıyla kurduğu samimi kullukla ilgisi olduğu kadar sonradan öğrendiğim, onunla yaşamaktan usanç göstermediği gibi şükrettiği imtihanla da ilgisi vardı. Onu değerli kılan, bakanda müminlik vasıflarını anımsatacak hâle sebep olan şey de bu imtihana verdiği karşılıktı.
Hatice Teyze, yıllar önce tanışmıştı teslimiyetle kabulleneceği o olayla. Eşi aniden felç geçirmişti, hayatının geri kalanını başkalarına bağımlı olarak idame edecekti. Fakat kendisinin ifadesiyle o, bu zorluğu sabırla göğüsledi, tevekkül etti. Zira Allah’tan gelen bizler yine Allah’tan gelen bir imtihana karşı neden isyan edelim ki! Veren, verilenin sahibi değil midir? Nitekim Rabbimiz bize, “Sizden öncekilerin başına gelen sizin de başınıza gelmeden, cennete gireceğinizi mi sandınız.” demiyor muydu?
Hatice Teyze ve eşi, bu durumu bir eziyet değil, âdeta ahiret azığı gibi karşılardı. Her sabah eşinin -ki sadece ona kendisi hizmet etmek isterdi- kahvaltısını yaptırdıktan sonra, yine onun telkiniyle kursa erkenden gelirdi. Ders arasında eve giderek ihtiyaçlarını gidermede ona yardım eder, ders saatinde kursa yeniden gelmiş olurdu. O, eşine hizmet ederek haklı bir rızaya ermek isterdi. Onca yıl heybesinde biriktirdiği bir azığının olduğunu düşünmezdi. Tevazuu ve teslimiyetin, kendisine atalarından miras geleneğin yolunda yürürken manasını anlayamadığı Yüce Kitab’ına karşı hürmetini de her dem taze tutardı. Hükümlerini, bildiği ve duyduğu kadarıyla sağlam yaşayanlardandı.
Eşinin hastalığının ağırlaştığı günlerden birinde kendisini ziyarete gittiğimizde eşine su vermişti. Nedendir bilinmez, Tahsin Amca’yı düşününce aklıma gelen hep o görüntü olur. Hatice Teyzemiz; hasta yatağında nefes almakta zorlanan eşine su içirip ağzından akan suyu bir bebeğe gösterilecek özen ve dikkatle ve dahi merhametle silmiş, bizlere durumunu anlatırken ben onsuz ne yapacağım, diye ağlamıştı. Suyu vermesindeki merhameti, kendisine muhtaç olan birine gösterilen özenden daha farklıydı. İmanın, temiz bir kalbi nasıl çiçek bahçesine çevirdiğinin canlı örneğiydi.
Hatice Teyze’miz, eşinin vefatından sonra gülemedi. Onu derslerde Kur’an okurken ağlar görürdüm. Çukura yatmış minik gözlerinden sessiz yaşlar dökerdi. Hayat arkadaşının özlemine dayanamıyordu. Allah rızası için sevdiği ve hürmet gösterdiği, ölümünden sonra bir daha gülemediği eşinin vefatının üzerinden henüz bir yıl geçmemişti… Bir akşam haberi geldi. Hatice Teyze hakkın rahmetine ermişti.
Hasta ve yorgun kalbi eşinin kendisini terk etmesine alışamadı, dedi biri. Bir diğeri, çok yorulmuştu, dedi. Bir diğeri ve diğerleri... Ölüm sebebi herkese göre farklıydı fakat herkesin söylediği ortak bir söz vardı, Hatice Teyze eşini çok severdi.