Makale

KÖKLERİMİZE SEYAHAT

KÖKLERİMİZE SEYAHAT

Muammer Ulutürk
Necmeddin Erbakan Üniversitesi Sosyal ve Beşeri Bilimler Fakültesi

Çocukluğumdan beri tarih haritalarına karşı anlatılmaz bir sempatim oldu. Eskisi meraktan şimdiki ise meslekten devam ediyor onlarla ülfetim. Hafızama kazıdığım ülkeleri ve şehirleri gezebilmek, fotoğraflarını çekip yeni sergilerin heyecanını yaşamak anlatılmaz bir duygu oluyor bende.
6 Nisan 2018 Cuma günü İstanbul Atatürk Havalimanı’nda başladı seyahatimiz. 9-12 Nisan tarihlerinde gerçekleşecek Uluslararası Dinî Araştırmalar ve Küresel Barış Sempozyumu için Kazakistan’ın Türkistan şehrinde olacağız. Yaklaşık beş buçuk saatlik bir yolculuktan sonra Çimkent Havalimanı’na sabaha karşı ulaştık. Birçok ülkeye girişte doldurulması gereken bir deklerasyon/migrational kartı var. Bu, hangi tarihte ülkeye girdiğinizi ve ne zaman ayrılacağınızı beyan ettiğiniz bir kart. Kaybetmemeniz gerekiyor çünkü ayrılırken gümrük polisine vermek zorundasınız. Çıkışta benden kaynaklanmayan bir karışıklık sonucu başıma gelen rahatsız edici durum sebebiyle buraya not etmek istedim. Burada bizi, çocuklarını ülkemizin farklı şehirlerinde okutan Türkiye sevdalısı bir dostumuz karşıladı ve Kazakistan’da bulunduğumuz süre içinde bize eşlik etti.
7 Nisan sabahı gün ışırken Kazakistan’ın Çimkent şehrinden bu ülkeye sınır olan Özbekistan Taşkent’e doğru yola koyulduk. İki ülke sınırı arasındaki bakımsızlık, sınır geçişinde yürüdüğümüz yol, pür telaş Özbekistan’a geçmek için bekleyen insanlar, onlarla yaptığımız televizyon dizisi muhabbetleri ile başlayan samimiyet, bunların hepsi sabahın serinliğinde çaylarımızı yudumlarken bana Kiyarüstemi filmlerini hatırlattı.
Geceden beri Taşkent’e yağmur yağıyor ve duracak gibi de görünmüyor. İlk durağımız Hz. İmam Külliyesi. Külliye, Ebubekir Kaffal Şaşi Türbesi, Sakalı Şerifin ve Halife Hz. Osman’a ait olduğu belirtilen ceylan derisine yazılmış Kur’an-ı Kerim’in saklandığı Muyi Mübarek Medresesi, Barakhan Medresesi, Müftülük Binası ve Hz. İmam Mescidi’nden oluşuyor. Dünyada Hz. Osman zamanından kaldığı söylenen kûfi hatla ceylan derisi üzerine yazılmış toplam dört Kur’an nüshası bulunuyor. Buradakinin dışında diğerleri Topkapı Sarayında, Kahire’de ve İngiltere’de. Hangisinin orijinal nüsha olduğu bilinmiyor ancak Taşkent’teki nüsha Semerkand Kur’an’ı olarak anılıyor ve en eski nüsha olarak biliniyor. Buradan ayrılıp Kukeldaş Medresesi’ne geliyoruz. Sütkardeş anlamına gelen medrese Kulbaba Kökaldaş adlı vezir tarafından 1560 yılında yaptırılmış. Vezir, XVI. yüzyıl ortalarında bölgede hüküm süren bir hanın sütkardeşi. Ruslar Maveraünnehr kentlerindeki İslam eserlerinden 300 kadarını harabeye çevirmişler. Bunlardan çok azı yine Ruslar tarafından 60’lı yıllarda başlayan yenilemelerle ayağa kaldırılmış. Birçok medresenin müze olarak ayrılan bölümlerinde tamir faaliyetlerinin fotoğraflarını görüyorsunuz. Günümüzde bu medrese müze olarak kullanılıyor. Orta Asya’nın neredeyse bütün medreselerinin, türbelerinin cümle kapıları çok yüksek ve nefis tezyinatları dikkat çekiyor. Bizim Anadolu’nun medrese ve türbeleri bunların yanında gayet mütevazı kalıyor. Bazılarının pek de büyük olmayan bahçe peyzajları bana Endülüs saraylarının bahçelerini hatırlatıyor.
Kukeldaş Medresesine yakın bir yerde bulunan Hoca Ahrar Cami ve Mescidi’ne uzaktan bir nazar ettikten sonra Carsu yani Çarşı’dayız. Burada birkaç gün kalacağımızdan bir miktar Özbek Som’u almamız gerekiyor. Görevli arkadaşımız kendisine verdiğimiz dolarları bozdurmak için yanımızdan ayrıldıktan sonra etrafı kolaçan ediyor ve öteberi satılan tezgâhların, alışverişe gelen insanların fotoğraflarını çekiyorum. Yabancı bir ülkede fotoğrafla ciddi şekilde uğraşısı olanların dikkatli olması lazım. Her ülkede farklı tepkiler alabiliyorsunuz. Özbekler cana yakın insanlar. Poz bile verenler oluyor ki bu hoş muhabbet vesilesi. Türkiye’den geldiğimizi öğrenince hemen tanışmak istiyor ve muhakkak selam ile yanımıza geliyorlar. Pazar yerinde yanıma üniversite öğrencisi olduklarını söyleyen iki genç kız geliyor. Türkçe konuşalım mı diyorum onlara. Anlaşmakta zorlanınca İngilizceye dönüyoruz mecburen. Ortak lisanımızın Türkçe olması ne güzel olurdu. Sohbet konusu yine Türk dizileri oluyor. Benim hiç bilmediğim dizi karakterlerinin adlarını sıralıyorlar. Bu arada somlarımız geliyor. 100 dolar karşılığında bir çanta dolusu Özbek parası alıyoruz. Öğle vakti yemek için dolaşırken âdeta açık bir yemek çarşısı buluyoruz. Uzun ve orta yeri açık mekânın karşılıklı iki tarafında dizili tezgâhlarda yemek yapılıyor. Çeşitli et yemekleri, meşhur Özbek pilavı (plov veya aş), salatalar hemen servis ediliyor. Genellikle kadınların çalıştığı bu tezgâhlardan birini seçip siparişimizi veriyoruz. Farklı lezzetler tadıyorum burada. Yemekler damak tadım açısından pek keyif vermese de karnımı doyuruyorum. Hijyen ciddi sorun buralarda. Çalışanlarla muhabbetimiz ise görülmeye değer doğrusu. Özbek Türkçesini ilkin hemen anlayamasam da birkaç tekrardan sonra hâlledebiliyorum. Taşkent’teki gezimizin ardından otelimize gelip oldukça uzun süren yolların yorgunluğunu gideriyoruz.
8 Nisan günü Taşkent’ten Buhara’ya gideceğiz. Mesafe 575 km olduğundan bir iç hat uçuşu yapmamız gerekiyor. Bunun için otelden ayrılıp Taşkent havalimanına varıyor ve sabah erkenden Özbekistan havayollarına ait bir uçakla bir saat sürecek olan Buhara’ya hareket ediyoruz. Buhara sıcak bir bahar günü ile karşılıyor bizi. Tarihî İpek Yolu üzerindeki Buhara her toprağında ilim hazineleri bulunan kutlu bir şehir. İmam Buhari, İbn Sina, Şah-ı Nakşbend İslam dünyasına Buhara’nın armağanı olan güzide şahsiyetler. İmam Buhari, şöhretli hadis külliyatını burada kaleme almış. Dönemin Buhara emiri çocuklarına özel dinî eğitim vermesini isteyince kabul etmemiş ve herkesin çocuğu gibi emirin çocuklarının da medreseye gelmelerini söylemiş muhaddis. Buna kızan emirin sürgün kararıyla bir daha Buhara’ya dönememiş. Otobüse binerek Muhammed Kasr-ı Ârifan köyüne yani Bahaeddin Nakşibendi Türbesi’ne varıyoruz vakit kaybetmeden. Asıl adı Muhammed bin Muhammed olan ve Bahaüddin ve Şah-ı Nakşbend gibi lakapları bulunan bu zata Allah’ın sevgisini kalplere nakşettiği için, “Nakşbend” denilmiş. 718/1318 yılında Buhara’ya beş kilometre kadar uzakta bulunan Kasr-ı Ârifan’da doğmuş ve 791/1389’da burada vefat etmiş. Hâce Bahaeddin’in Orta Asya’da Kur’an ve sünnet çizgisinde tesis ettiği tasavvuf anlayışı zamanla Anadolu’ya kadar ulaştı malum. Külliyenin hayli ziyaretçisi var. Müze olarak tahsis edilen yapının içinde rahmetli Turgut Özal’ın ziyaret fotoğrafları mevcut.
Orta Asya’da inşa edilen ilk türbe olma özelliğini taşıyan Samani İsmail Bey Türbesi, gerek yapım şekli gerekse kullanılan malzemelerden dolayı kendi sınıfındaki mimari biçimin öncüsü olmuş. Yapıldığı dönem itibarıyla işçilik, plan ve süsleme açısından üstün bir sanat değerine sahip ve dünyaca meşhur mimari eserlerden birisi olan türbe, Moğol saldırıları sırasında çölde meydana gelen fırtınaların ardından kuma gömülmesi sonucu tahribattan kurtulmuş. Türbenin hem içi hem de dışı tuğlaların değişik şekillerde kullanılması suretiyle tezyin (bezekler, süsler) edilmiş. Bu itibarla tuğlanın dekoratif amaçlı kullanıldığı ilk yapının bu türbe olduğu ifade ediliyor. Samani hanedanı adını, Belh şehrinin hâkimi iken düşmanlarının baskısından kaçarak Emevilerin Horasan valisi Esed b. Abdullah el-Kasri’ye sığınan ve onun yardımları sayesinde Belh’i yeniden ele geçiren, sonrasında da Müslüman olan Sâmânhudât’tan alıyor. Çaşme-i Eyüp Türbesi, Samani Türbesi’nin yanında bulunuyor. Türbe ve etrafındaki yapı kompleksinin inşa süreci XIV. yüzyıldan XIX. yüzyıla kadar sürekli devam etmiş. Buraya dair efsane bizi Eyüp Nebi’ye götürüyor. Yaşanan bir kuraklık zamanında burada yaşayan halk ondan su talep edince Eyüp Nebi asasıyla toprağa vuruyor ve hâlen akmakta olan su böylece ortaya çıkıyor. Dünyanın neresine gidersek gidelim Müslümanların peygamberlerin hatıralarını kendi beldelerine taşıdıklarını görürüz. Urfa’daki Eyüp Nebi ziyareti gibi.
Buhara öylesine tarihle bezeli ki adım başı kadim bir eserle karşılaşırsınız. Bunlardan biri olan Bolo Havuz Camii’ne gidiyoruz. 1712’de Orta Asya’ya has klasik tarzda inşa edilmiş. Boyalı tavan işçiliği ve 20 eski ahşap sütunu ile harika bir eser. Adını da karşısında yer alan havuzdan alıyor. Kimileri "Bolo Havuz", kimileri de "Çocuk Havuzu" diyorlar. Buhara kent merkezinin en eski yapısı olarak bilinen Ark kalesi uzaktan bakınca Mağrib-i Aksa’nın, Moritanya şehirlerinin kalelerini andırıyor. Vaktiyle Buhara emirlerinin sarayı olarak kullanılan ve 4 hektarlık bir alana oturan kalenin duvarları 20 metre yüksekliğinde. Burası da ikinci inşasının ardından Moğol zulmüne uğramış ne yazık ki. Hafta sonu olduğundan yüzlerce öğrenci, öğretmenlerinin nezaretinde kale ve çevresindeki yapıları ziyaret ediyorlar. Ark Kalesi’nin önünden geçip büyük kaide anlamına gelen ve dört anıt eserden mürekkep Poi Kalon Kompleksi’ne doğru ilerliyoruz. Bu anıt eserlere kompleks yerine külliye demek daha doğru olur. Birbirine karşılıklı bakan Kalon Camii ve Miri-Arap Medresesinin arasını genişçe bir avlu bölüyor. Aralarında da hakkında birtakım rivayetler bulunan Kalon Minaresi yer alıyor. Minare Karahanlılar zamanında 1127 yılında inşa edilmiş ve gözetleme kulesi olarak da kullanılmış. Küçük Amir Alim Han Medresesi ise Miri-Arap Medresesinin güneyinde bulunuyor. Mekânda aynı anda 10 bin kişi namaz kılabiliyor. O denli geniş bir alana yayılmış eserler. Söylentiye göre Cengiz Han her zaman yaptığı gibi burayı yağmaya gelmiş. Minareye bakacağım derken başlığı yere düşünce onu almak için eğilmiş ve askerlerine: “Bırakın böylece kalsın minare.” demiş. Sonra da eklemiş: “Ömrümde önünde eğildiğim tek şey bu.” Hikâye doğru mu bilinmez ama yağmadan, yıkımdan böylece kurtulmuş. Bulunduğumuz yer Buhara’nın belki de en güzel mekânı. Fotoğraf çektikten sonra kendime bir yer bulup insanları gözlemliyorum. Sonra kalkıp dantel gibi işlenmiş taşlara ellerimi sürüyorum.
Buhara’nın ilginç kapı işçiliğine sahip diğer bir eseri Nadir Divan-Begi Medresesi. Vezir Nadir Divan Bey 1619-1620 yılları arasında buraya bir kervansaray yaptırmış. Eserini göstermek için zamanın hanını buraya davet etmiş. Eseri medrese zanneden Han’ın: “Güzel bir medrese yaptırmışsın.” demesi üzerine cümle kapısının medreselere has bezeme olması için adamlarına emir vermiş. Bu ön cephenin üzerinde simetrik bir Simurg süslemesi bulunuyor. Kuş kanadı altında geyik motifi yer alıyor. Bu detayın bölgedeki diğer eserlerde görülmeyen tezyinatı İran etkisi olarak yorumlanıyor. Hace Nasreddin her yerde. Özbekler bizim Nasreddin Hoca’ya sahip çıkıp Nadir Divan-Begi Medresesinin karşısında bulunan park alanına heykelini kondurmayı ihmal etmemişler. Grubumuza rehberlik eden Mihri Nisa ile aramızda “Nasreddin Hoca kimin?” atışması çıkıveriyor o ara. Buhara’dan ayrılıp Semerkant’a doğru yola çıkıyoruz.