Makale

PROF. DR. MÜRTEZA BEDİR:

PROF. DR. MÜRTEZA BEDİR:
“Yeni şeyler söyleyebilmemiz, yeni bir üslup üretebilmemiz için evvela geleneği bilmemiz gerekiyor.”

Kamil BÜYÜKER

Din ve onun vazettiği değerler elbette ki kıyamete kadar geçerliliğini sürdürecek. Lakin o değerlerin canlı tutulması noktasında zamana, mekâna ve insana bağlı olarak neler yapılmalı? Dini tebliğ ile zamanın ruhu arasında nasıl bir ilişki vardır?
Dini tebliğ ile zamanın ruhu arasındaki ilişkiyi yüce dinimizin değerlerini ve mesajını her zaman ve mekânı kuşatacak şekilde okumaya tabi tutma çerçevesinde ele almak gerekir. VII. yüzyıl Arap Yarımadasında yaşayan Muhammed b. Abdullah’a indirilen son vahiy, muhataplarının güncel bilgi ve durumlarına doğrudan bir hitapta bulundu. O çağın Hicazlı en cahil toplumunu kıyamete kadar insanlığa örnek olacak en erdemli topluluğa dönüştüren Hz. Muhammed’in (s.a.s.) Son Vahyin mesajını o insanların hayatlarının her anına dokunacak şekilde tebliğ etmesi sağlamış olmalıdır. Müslümanların sonraki çağlarda bu mesajı insanlara ulaştırmaları tabiatıyla muhataplarının bilgi ve medeni düzeylerine uygun her daim dinamik ve yenileyici bir okumaya tabi kılmalarını gerektirdi. Dolayısıyla sizin sorunuz aslında bilgimizin derinliğiyle ilgili bir soru. Müslümanlar Kur’an ve sünnetten elde ettikleri dinî bilgilerini şartlar gereği ilimlere dönüştürdüler. Ulema Kur’an ve sünnet bilgisini çeşitli okullar ve ekoller vasıtasıyla ilimlere dönüştürdüler. Bu da kaçınılmaz bir şeydi. Çünkü Hz. Peygamber’in Hicaz bölgesinde aktardığı yerel formdaki mesajın başka coğrafyalardaki insanlara aktarılması bu bilginin insanlığın bilgisiyle bir şekilde yüzleşmesini gerektiriyordu ve bu da o dönemin şartlarına uygun, özgün bir bilgi anlayışı geliştirilmesini gerektiriyordu. Bu nedenle Müslümanlar selefin bilgilerini ilimlere dönüştürdüler. Bizim şeri ilimlerimiz aslında Mekke ve Medine’de inen mesajın temel kaynaklarında mevcut bilginin, farklı şartlarda ve zamanlarda, mesela yüz yıl sonra, mesela iki yüz yıl sonra Irak’ta, İran’da, Orta Asya’da ve yahut dünyanın bir başka yerinde yorumlanma örnekleri olarak çıkıyor karşımıza. Dolayısıyla dinî tebliğin en önemli kısmı bu ilim meselesini ciddiye alması ve ilmî derinliği sağlamasıdır. Tebliğ yapan insanların ilim ehli olmaları gerekiyor. İlim ehli kavramını bilinçli olarak kullanıyorum; ilim Allah’ın indirdiği bilgi ile başlamış ve sonra tüm bilgiler bu ilahî bilginin yorumu olarak gelişmiştir. Bu nedenle İslam öğrencisi için üzerinde durmamız gereken, olmazsa olmaz ilk adım, ilk şart ilimdir. İlim ehli bundan sonra hayatla dinî kaynakların müzakere ettirecektir. Fıkıh, kelam, tasavvuf ve benzeri ilimler işte bu müzakereyi yapan ilimlerdir. Tebliğ yapacak kimseye önce bu ilim geleneğini öğretmemiz gerekiyor. Eğer bunu yapabilirsek o zaman dinin her zaman ve her şartta anlatımı sahih bir temele oturacaktır. Son yüz yıllarda hayatla dinin temel değerlerinin müzakeresini yapmada Müslümanlar olarak zorlanıyoruz. Bunun ilim halkasının kopmasıyla yakın ilişkisi var. Ehl-i ilim dediğimiz bir seçkin topluluk vardı ve bu topluluk kesintisiz bir biçimde ilmi güncellemişlerdi. Fakat son yüzyıllarda biz bunun sıkıntısını yaşıyoruz. Bu ilim ehli halkasına eklemlenme konusunda sıkıntılarımız var. Ehl-i ilmin, yani ve ulema sınıfının, olmaması çok büyük bir eksiklik. Özellikle modernleşmenin ortaya çıkardığı şartların ürettiği sonuçlarla karşı karşıyayız. Burayı yeniden nasıl kuracağımız üzerinde tefekkür etmemiz lazım diye düşünüyorum.
Dili ve üslubu güncellemenin, geleneği bilmek, onu özümsemekle yakın ilişkisi olduğunu söylüyorsunuz bir bakıma. Öyle mi?
Evet. Önce ilim halkasına eklemlenmemiz gerekiyor. Sonuçta İslam dediğimiz mesaj tarihin bir anında, bir vaktinde insanlığa gönderildi. Ve sonra da tarih içerisinden akarak farklı zamanlarda farklı şartlarda okunarak, müzakere edilerek bize ulaştı. Yeni şeyler söylemek lazım buna katılıyorum. Yeni şeyler söylemezseniz çağınıza giremezsiniz, dünyayı okuyamazsınız, doğal olarak da ona bir şey sunamazsınız. Biz iddia ediyoruz ve diyoruz ki, İslam bütün insanlık için gelmiştir. O zaman eğer New York’taki insana konuşamıyorsak, Japonya’daki insana konuşamıyorsak o zaman bu nasıl bir iddiadır? Ama burada altını bir kez daha çizmek istiyorum. Yeni şeyler söyleyebilmemiz, yeni bir üslup üretebilmemiz için evvela İslam’ın ilim geleneği ile irtibatımızı sağlam bir biçimde kurmak gerekiyor. Önce İslami bilgini bir gelenek bilgisi olduğunu hatırda tutmamız gerekiyor. İslam ilim geleneğinin bu niteliğini, bu karakterini özümsemeden bugüne ait bir şeyler söylemeye çalışmak, tabiri caizse merdivenin en alt basamağına basmadan en üst basamağına çıkmaya çalışmak gibidir. Bunun beyhude bir çaba olduğunu sanıyorum.
Bugün dini tebliğde birbirinden farklı dil ve üslup geliştiren akımlar görüyoruz. Topluma ve özellikle gençlere yeterince ulaşılabiliyor mu? Kıyamete kadar geçerli dinin mesajını bugünkü lisana dönüştürmede, bugünkü lisanla buluşturmada ne kadar başarılı olduk?
Şimdi burada temel sıkıntı, hayatla ulemanın dili arasında bir uçurumun ortaya çıkmış olmasıdır. Uçurum gittikçe büyüyor. Tarihte örneği olduğunu sanmıyorum. On dokuzuncu yüzyılın başından itibaren ortaya çıkan modernite, ulema sınıfını Müslüman toplumların aydınları olmaktan çıkarıp yerine başka bir aydın tipi ikame etti. Bu da ulemanın gittikçe hayattan kopmasına ve dar bir alana sıkışmasına neden oldu. Bence en önemli neden bu. Yani biz aslında neden bu topluma Kur’an’ın o güncel, canlı ve her daim taze mesajını aktarmada sıkıntı yaşıyoruz? Çünkü ilim ehli dediğimiz Müslüman aydınlar sınıfının, yani ulemanın yerine başka bir aydın sınıfı çıktı. Bunun sonucu olarak ulema sınıfı kenara itildi; ardından bu kendi dar etki çerçevesinde bir konuşma alanı oluşturdu ve bir söylem geliştirdi. Bu, geniş kitleleri kuşatacak bir söylem değil. Çok dar ve sınırlı bir alana sıkışmış durumda. Hayatın merkezinden kopuk âdeta gettovari bir çevrede bir söylem geliştirme olgusu söz konusu. Böyle bir problem var ve ilginç bir biçimde biz bu dar çevre içinde kendi kendimizle tatmin olduğumuz için bunu çok fazla sorgulamıyoruz. Ama dışardan bakanlar din ile uğraşanların, din öğrencilerinin, hocaların bu diliyle ilgili bir problemin olduğunu fark ediyor.
Dini tebliğde dil ve üsluptan bahsederken ister istemez konu kıssalara, kıssaların fonksiyonuna da geliyor. Kur’an-ı Kerim’in de pek çok şeyi kıssalar vasıtasıyla anlattığını görüyoruz. Kıssalar aracılığıyla oluşan dil hakkında neler söylemek istersiniz?
Şimdi bu modern İslam yorumlarının kıssacılığı biraz küçümsediğini biliyoruz. Yani bunların gerçekliği sorgulanıyor. Kur’an kıssaları tabi ki Allah’ın kelamı olduğu için biz onların gerçek hikâyeler, olaylar olduğuna inanıyoruz. Ama dikkat edersek Kur’an’ın kıssa anlatımındaki ölçüsü çok farklıdır. Zaman, olayların sırası, hikâyenin bütünlüğü önemli değildir. Burada kıssanın asıl amacını anlamak gerek. Bu ondan ders almak, ibret almaktan ibarettir. Başka bir amacı âdeta yok. Tarihçilik yapma kaygısı yok bu kıssaların. Kur’an kıssaları temelde bize ilahî mesajı edebi bir üslupla hikâye ediyor. Ayrıca bildiğiniz gibi insanların çoğunluğu, kitleler dini kıssalar üzerinden anlamayı ve anlatmayı seviyorlar. Hocalar eğer kıssayla dini anlatıyorsa, buna daha çok itibar ediyorlar. Bizim de geleneğimizde, klasiklerimizde bu sebeple kıssaya çok önem verilmiştir. Hikâyeler üzerinden din anlatılmıştır. Bu aslında bütün dinlerin anlatımında çok önemli bir üsluptur. Özellikle Yahudilerin kendi dinlerini anlatışlarına şahitlik ettim. Aslında dini tamamen kıssalar üzerinden anlatıyorlar. Bizim geleneğimizde de kıssalar böyle oluştu. Ben küçüklüğümden hatırlıyorum. Kıssalar bana dinin mesajlarını doğru bir biçimde verdi diye düşünüyorum. Fakat modern zamanların rasyonel insanı, kıssalara, menkıbelere hurafe diyerek onları küçümsedi, böylece kıssaları dinî eğitimimizden ve dinî üslubumuzdan çıkarma yoluna gitti. Bu bence çok yanlış. Bunun dine faydası olduğunu sanmıyorum. Tam tersine dine zarar veren, dinî duyguyu iyi yönde beslemeyen bir olgu. Kıssaların kendi rasyonalitesi var, ona odaklanmak lazım. Mevlana kıssalarını düşünün. Oradaki mesajı anlıyor okuyucu, dinleyici. Yani gereksiz rasyonellikler, gereksiz akılcılıklar yaparak o hikâyenin burası yanlıştı burası doğruydu tartışmasına girmememize büyük kitleler gerek duymuyor. Halkın sağduyusu kıssanın gerçekliğinin olup olmadığı üzerinde durmuyor. Buradan şuraya çıkabiliriz, modern dünyada dini anlatmada en çok eksik kaldığımız noktalardan birisi de hikâyeciliktir, kıssacılıktır. Şimdi elin senaryosu, hikâye anlatıcılığı bilimsel, cazip, değer verilen bir şey oluyor. Bizim hikâyelerimiz ise anlatıldığında hurafe diye nitelendiriliyor. Bu bir çelişkidir, bir açmazdır, bunu gidermemiz lazım.
Yüzlerce sayfada anlatamadığınız bir meseleyi hikâyeyle, senaryoyla kolayca izah edebiliyorsunuz. Hikâye sanatın böyle bir gücü var. Siz bir insanın zihninde peygamberle ilgili, sahabe ile ilgili bir aşkı bir düşünceyi oluşturamazsanız, yüzlerce rasyonel kitap yazsanız bunu oluşturamazsınız.
Pozitivizmin din dili üzerinde nasıl bir etkisi oldu ve Müslümanların düşüncesi bu süreçten nasıl etkilendi? Bu etkilerin dil ve düşüncemize yansımaları oldu mu?
Şimdi pozitivizmin etkisi çok derin tabi. Pozitivizmin geriye dönük olarak tarihi, dünyayı yorumlama anlamında da bir büyük hikâye önerisi var. Pozitivizm sadece bilimsel sonuçlarıyla yetinmedi, aynı zamanda geriye dönük olarak tarihi başka türlü yorumlamamızı istedi. Pozitivizm aslında temelde varlığı açıklama noktasında bilimin insan düşüncesinin merkezine oturması demek. XIX. yy.’da yoğun bir şekilde ortaya çıkan teknolojik devrimler ve hayatımızı toptan radikal biçimde dönüştüren devrimler bilimin eseri olarak ortaya çıktı. Aydınlar arasında dünyanın tamamıyla bilimle açıklanabileceğine dair fikirler yaygınlaştı. Buna karşı çıkan insanlar olduysa da direnemediler. Böylece geleneksel dinî yapılara karşı düşmanlık baş gösterdi. Bu süreç, başta söylediğim, ulema sınıfı ile aydın sınıfının ayrışmasına zemin hazırladı. Ulema sınıfı pozitivizme cevap vereceğim derken çok fazla bilimciliğin etkisinde kaldı. Mesela, bizim dinimiz akıl dinidir ve benzeri söylemler geliştirildi. Dinimiz bilime karşı değildi zaten. Ama şimdi bunu söyleme gereği hissediyorsunuz. Yoksa İslam her zaman akılla uzlaşmıştı her zaman aklı dikkate almış, onunla yüzleşmiş bir dinî geleneğin adıdır. Ama başka bir problem var burada. Aslında bizim kelam, fıkıh ve tasavvuf alanında oluşturduğumuz dil ve söylem, hayatın akışıyla da yüzleşebilen rasyonalitesi yüksek bir söylemdi. Fakat pozitivizm söylemi üzerimize o kadar etkili geldi ve cazibe yarattı ki geleneksel olanı irrasyonelmiş gibi algılamaya başladık. Hâlbuki bizim geleneğimiz rasyonalitesi yüksek bir gelenektir. İlimlerimiz kesinlikle akli testlere karşı dayanıklıdır. İslam’ı tebliğ edecek Müslüman öğrencilerin, aydınların ve din anlatıcılarının bunu yeniden keşfetmek için daha fazla okumaya, daha fazla dünyayı ve kendi geleneklerini bilmeye yönelmesi lazım. Eksiklerimizden birisi Kur’an’ın ilk emri okumayı zaafa uğratmamızdır. Pozitivizmin açtığı yaraları öyle kolay kolay tedavi edemeyiz ama yüz, yüz elli yıldır bir hayli tedavide bulunduk. Ama hâlâ ciddi sıkıntılar var. Bu hastalıkları gidermenin yolu, benim kanaatimce okumuş kesimimizin seviyesini yükseltmekten geçiyor. İmamımızın, vaizimizin, müftümüzün seviyesinin entelektüel anlamda yükseltmek gerekiyor. Diyelim ki benim cemaatimin içerisinde iktisat mezunu, iktisat alanında bilgisi oldukça iyi birisi var. Siz camide bir iktisadi konuyu, örneğin faiz konusunu anlattığınız zaman, onun zihin dünyasına hitap edecek şekilde söyleminizi ayarlayamıyorsanız ortada bir sıkıntı var demektir.
Son birkaç yüzyıldır İslam dünyası büyük bir özgüven kaybı yaşadı. Bugün dünyada egemen medeniyet, gündelik yaşam pratiklerinden düşünce ufkumuza kadar neredeyse hayatın bütün alanlarında egemen. Savaşlara paralel olarak kimi coğrafyalarda din gittikçe radikalleşen bir dile mahkûm oluyor. Dinin zahiri bir anlayışla yorumlanıp, bu yorum dışındaki anlayışları dışlayan dilin İslam’a, Müslümanlara etkilerini değerlendirir misiniz?
Müslümanlar kendi bilimsel geleneklerini sürdürebilselerdi ben bu türden yeni yetme düşüncelerin çok kolay zemin bulabileceğini zannetmiyorum. Bu boşluk nereden doğdu? Bir kere en başta konuştuğumuz ilim silsilesine eklemlenmiş, ilim ehli toplulukların var olduğu bir İslam toplumunda öyle kolay kolay birilerinin çıkıp, Kur’an’ı şöyle yorumladım, böyle yorumladım, diyerek zemin bulması mümkün olamazdı. Fakat biz çok ağır darbeler yemiş, çok ağır bir laiklik badiresi atlatmış/atlatmakta olan ve bunun doğurduğu travmaları tesirini üzerinde hala taşıyan bir toplumuz. Bunu sadece Türkiye için söylemiyorum. Türkiye’yi rol model alan bütün İslam dünyası için bu gözlem geçerli. Ulema sınıfından beslenmeyen geniş halk kitleleri ortaya çıktı. Yani dinî bilgiden mahrum halk kesimleri ortaya çıktı. Halk dinî bilgiyi sağlıklı alma mekanizmalarını kaybettikten sonra büyük ölçüde cehaletten beslendi. Geniş kitleleri yönlendiren ulema sınıfının olmaması sebebiyle biraz okuyan insanlar kendilerince din hakkında ahkâm kesmeye başladılar. Bir başka problem selefilikten geldi. Modern selefiliği kastediyorum. Selef-i salihinle ilgili değil. Modern selefilik 1900’lerin başından itibaren güçlü destekler elde etti; önce Arap toplumlarının dokusunu büyük ölçüde bozdu. Ama bu durum sadece Arap toplumlarıyla sınırlı kalmadı. Azınlık Müslüman topraklara, zor durumdaki ihtiyaç sahiplerine yardım götürme adı altında selefilik, vahhabilik ihraç edildi. Müslüman toplumların dokusunu bozan, onları kanser eden bir hastalık gibi görüyorum bu akımları. Bozuyorlar, yıkıyorlar. Yenisini ikame ediyoruz diye de tamamıyla zahiri, yüzeysel, dinî derinliği olmayan, entelektüel derinliği olmayan bir anlayış getirip yerleştiriyorlar. Düşünceye, insan ürünü akıl yürütmelere karşı çıkıyorlar. Tüm bunlara karşı çıkarak yeni alternatif bir din inşa etmeye çalışıyorlar.
Ben doktora yaptığım yıllarda Manchester Üniversite Camisinde cuma namazları sırasında hep şaşkınlık yaşardım. Cuma namazına gelen öğrencilerin hepsi Manchester Üniversitesinden öğrencilerdi. Bir kısmı lisans okuyor, mühendislik okuyor, tıp okuyor ya da bizim gibi sosyal bilimlerde olanlar, yüksek lisans, doktora yapanlar var. Orada hatip inanılmaz bir üslupla İslam anlatıyordu. Hayret edersiniz. Sanki biraz önce gayrimüslimin yanından, mühendislik sınıfında beraber ders aldığı adamın yanından çıkıp gelmemiş gibi. Sanki başka bir dünyada yaşıyormuş gibi. “İşte bu kâfirler, bu zındıklar, bu işte sömürgeciler” ve benzeri bir üslup ile konuşuyorlar. Biraz sonra beraber derse gireceği adam hakkında böyle konuşuyor. Bu üslubu geliştirdiler, beslediler. Onun ben kasıtsız olmadığını, masum olmadığını düşünüyorum. Planlıydı, sonucu DEAŞ’tı. İngiltere’de, Amerika’da, Almanya’da, Fransa’da uzun yıllar hazırlandı, olgunlaştırıldı. Ve sürüldü sahaya.
Son olarak Müslümanlar başta Batı ülkelerinde olmak üzere tüm dünyada sürekli savunma yapmak durumunda bırakılıyorlar. Gayrimüslimler tüm Müslümanları potansiyel suçlu görürken, biz de kendi içimizde bir birimizi aynı şekilde potansiyel suçlu ilan ediyoruz. Bu durum savunma yapmayı sürekli dayatıyor; herkes suçlu ararken diğerine parmağıyla işaret ediyor. Süreç bizi böyle bir üsluba yönlendiriyor. Bizim bunu toptan reddetmemiz gerekiyor. Bütün Müslümanlar olarak biz asla ve asla savunmacı olmak zorunda değiliz. Bizim dinimiz hak dindir. Son dindir. Kıyamete kadar bakidir. Hiçbir biçimde bu inancımızdan taviz vermek durumunda değiliz. Biz asla ve asla kimseye kökten karşı değiliz, kimseye sürekli bir karşıtlık üretmedik. Tam tersine biz tüm insanlığı kuşatan ümmet-i davet ve ümmet-i icabet ifadelerini esas alırız. Tüm insanlık Hz. Muhammed’in davetine icabet edenler ve henüz icabet etmemiş olanlardan oluşur. Bu kadar kapsayıcıyız, İslam’ın hedefinde ne Yahudi ne Hristiyan ne şu ne de bu din mensupları vardır. Bizim böyle kökten karşıtlık gibi bir söylemimiz yoktur. Müslümanlar kendi ayakları üzerinde özgüvenli bir biçimde toptan bu söyleme karşı çıkmalılar. Yoksa davetin ve tebliğin sağlıklı bir zemine kavuşması mümkün olmayacaktır.